The Shapeshifting Detective

İlk piyasaya sürülme tarihi: 6 Kasım 2018

Geliştirici: Wales Interactive

Tür: FMV-Mystery

Platform: PC

Oynama Tarihi: 2 Şubat 2019 – 3 Şubat 2019

Oyun yaklaşık 3-4 saat içinde bitti. Bu yapımda şekil değiştiren bir dedektifi yönetiyoruz. Ardışık işlenen bir cinayet serisi var ve ilki gerçekleştikten sonra orada görevlendiriliyoruz.

Oyunun ilginç yanı yani diğer Choice-Matter Adventure’lardan farklı yanı katilin her hikayede değişebiliyor oluşu. Kime nasıl baskı kurduğumuz ve kime hoş cevaplar verdiğimiz her hikayedeki katili değiştiriyor.

Finalinde şok oldum mu peki? Hayır. Yani şöyle ki kendi ulaştığım sonda bazı karakterler aşırı şüpheliydi bu yüzden de ya odur ya da budur diyordum ki en sondaki tutuklama kısmında doğru seçimi yapıp, ardındaki sahnelerde de dönüşme gücümden faydalanarak katilin işini bitirdim.

Başka kan dökülmedi ve insanlarla ilişkileri de güzel sonlandırdım.

Oyunun UI’yı biraz daha törpülenirse daha iyi olur. Bazen mouse sanki tuşa basmamış gibi efekt yaratıyor.

Olayların gerçekleşme sırası ve şekil değiştirme mantığının polisiye hikayesine güzel yedirilmesi yönünden başarılı buldum. Hoşuma gitmeyen kısımsa her şeyin 5-6 saat içinde gerçekleşiyor oluşu. Yani hangi dedektiflik öyküsünde bir gün bile olmamışken tüm olay çözülebiliyor? Gerçi burada işi hızlandıran faktör karakterimizin farklı kılıklara girebiliyor oluşuydu. Bu da belki başta olayları hızlandırmak için düşündükleri bir fikirdi ama sonra gelişerek ana odağa yerleşti. Kim bilir? Ama yine de akıllıca bir seçim yapmışlar. Takdir ettim.

Oyuna puanım 6.5/10. Keyifliydi. Stüdyonun başka bu tarz işleri olursa zevkle oynarım.

Ateş Arabaları

Orijinal Adı: Chariots of Fire (1981)

Yönetmen: Hugh Hudson

Türü: Dram-Spor-Biyografi

İzlenme Tarihi: 2 Şubat 2019

Filme rastlamam çok şans eseriydi. Tema müziğini izlediğim bir videoda duyup keşfetmiş ve listeme eklemiştim. Konusunu da pek bakmamıştım. İndirip aylarca beklettiğim filmlerden biriydi anca bakma fırsatı buldum.

Film 1924 Fransa Olimpiyatları’na hazırlanan iki Britanyalı atletin öyküsünü konu alıyor. Biri inançlı bir Hıristiyan (Eric Liddell) diğeri de bir Yahudi (Harold Abrahams) olan bu iki karakterimiz aynı kulvarda yarışıyorlar.

Ülkelerindeki yarışta yenilen Eric, Harold’ı yeniyordu ve bunun üzerine Harold’ın daha fazla çalışmaya başlaması, Eric’in de misyonerlik faaliyetlerinden kaytarmaması için kız kardeşi ile girdiği tartışmalar çok hoştu.

Olimpiyatlarda yarış gününün Pazar olması ve kiliseye ayine gitmesi gerektiği için başka bir kulvarda yarışmaya karar vermesi gibi kısımlar çok güzeldi.

Filme puanım 7/10. Filmin genel hızı beni çok yordu. Yordu doğru kelime değil sanırım, baydı demek daha doğru. Yine de farklı bir konu işlediği için bakılmaya değer bir yapım.

Sevginin Gücü

Orijinal Adı: Léon: The Professional (1994)

Yönetmen: Luc Besson

Türü: Dram-Suç

İzlenme Tarihi: 1 Şubat 2019

Leon uzun zamandır listemde olup izlemediğim bir başka kült filmdi. Sonunda izleme şansına eriştim. Açıkçası hikaye beni bayağı sürükledi. İzleti boyunca sıkıldığım olmadı. Bir tek tam yarısında yemek molası verdim, onu da saymayalım.

Jean Reno çok takdir ettiğim bir insandır. Oyunculuğu bir kenara, 5-6 dil biliyor oluşu ve filmlerinin dublajlı hallerinde de kendisinin görev aldığını öğrendiğim günden beri idol saydığım insanlardan biriydi. Burada Leon karakteri ile de gayet iyi bir iş çıkarmış.

Natalie Portman’a karşı anlam veremediğim bir nefret var. Bu filmde küçüklüğüdür belki tatlıdır sempati duyarım dedim de yok arkadaş yine ısınamadım kendisine ama rolünü iyi oynamış. İş başka dostluk başka hesabı biz de oyunculuk yeteneğini beğeniyor ama insan olarak sevemediğimi belirteyim.

Gary Oldman da sevdiğim aktörlerden biri. Burada oynadığı psikopat kötü adam rolünü de çok beğendim. Karakteri güzel aktarıyor ve izleyiciye keyifli dakikalar yaşatıyor.

Filmin hikayesi daha doğrusu vermek istediği mesajın saksıdaki bitki üzerinden aktarılması da ayrı bir hoşuma gitti. Kök salmadan, iz bırakmadan hayatını sürdüren Leon’un hayatına sevgi girince nasıl değişmeye başladığı ve sonunda bir şeyleri korumak adına değer vermeye başlaması… Evet, klişe bir konsept ama iyi işlenince böyle keyifle izletiyor kendisini. Klişe hikayelerin doğru kurguyla harika bir izleti sunacağına her zaman inanmışımdır. Sadece film de değil, kitap ve oyunda da geçerli.

Filme puanım 7/10. Bu neden kültleşmiş ki sorusunu sordurtmayan bir filmdi. Şöhretini hak ediyor.

Güneş Ülkesi

Orijinal İsim: La città del sole (The City of the Sun) (1602)

Yazar: Tommaso Campanella

Okuma Tarihi: (22 Ocak 2019 – 31 Ocak 2019)

Ütopyalar ve distopyalar bundan 6-8 yıl önce daha ilgi çekici kavramlar olarak geliyordu. Şu an bu tarz bir eser okurken cidden bunalıyorum. Güneş ülkesini de 1 hafta boyunca toplamda 30 sayfa falan okudum sonraki 2 günde de kalan 70 sayfasını bir çırpıda hallettim gibi bir şey oldu. Cidden okumaya pek davet eden metinler değil, kurguya yedirilmiş olsa bile.

Campanella’nın Güneş Ülkesi adlı kitabı da bu konuda istisna değildi. Kitaplığıma göz atarken varlığını fark etmemiş olsam uzun yıllar daha satın almadan bekletirdim okuma listemde. İyi ki elimde olan bir kitapmış da erkenden aradan çıkarma fırsatım oldu.

Öncelikle kitapta hayali ülkenin tanıtımı Thomas More’un Ütopya’sında uyguladığı teknikle aynı. Onda yanlış hatırlamıyorsam More, han tarzı bir mekanda arkadaşlarıyla oturup yaptığı bir geziyi anlatıyordu. Arada arkadaşları onun anlatımını bölüp sual iletiyorlardı ve o da bunlara cevap vererek ülkeyi tanıtmaya devam ediyordu. Campanella da bu konuşmayı Cenevizli Gemi Kaptanı ile Hospitalier Şövalye Lideri arasında geçiriyor. Kaptan bugün Sri Lanka olarak bildiğimiz Taprobana adasına yaptığı bir gezisinde yerlilerin onu Güneş Ülkesi denen bir yere götürdüğünü söylüyordu. Geri kalan kısımda da ülkenin sosyal, ahlaki, eğitimsel, dini, bilimsel, siyasi, askeri yapısının anlatılması ile ilerliyor.

More ve Campanella aşağı yukarı yanı fikirler. More’u okuyalı rahat bir 6-7 sene olsa da aklımda genel hatlarıyla yer işgal ediyor. Campanella’nın sosyal eşitlik, ahlaki yargılarını çok beğendim. Zenginlik-fakirlik kavramları ile insanların kendilerini başkalarına beğendirmek için girdikleri kılıklar ve süsler üzerine yaptığı çıkarımlar çok hoşuma gitti.

Esere puanım 6/10. Zorluklarla dolu hayatına rağmen azimle fikirlerini savunmayı sürdüren Campanella’nın bu ünlü eserini sonunda okumuş olmak büyük bir mutluluk kaynağı.

Yedinci Mühür

Orijinal Adı: Det sjunde inseglet (The Seventh Seal) (1957)

Yönetmen: Ingmar Bergman

Türü: Dram-Doğaüstü

İzlenme Tarihi: 30 Ocak 2019

Uzun zamandır izleme listemde duruyordu Yedinci Mühür. O ikonik satranç sahnesini sürekli görüyordum ve tüm arkaplan hikayesini merak ediyordum. İzlemeye ancak fırsatım oldu ama geç olsun güç olmasın.

Yapım insan yaşamı üzerinden ölümü ve tanrıya karşı anlam arayışını anlatıyor. Bazı aforizma kasılan sahnelerin çok hızlı geçtiğini düşünüyorum. Basit bir soru gibi görünüp aslında üzerine saatlerce konuşulabilecek birçok meseleyi dillendiriyor. En sevdiklerimden biri de şövalye Antonius Block ilk uğradıkları kilisede günah çıkarma kabininde söyledikleri:

” Is it so terribly inconceivable to comprehend God with one’s senses? Why does he hide in a cloud of half-promises and unseen miracles? How can we believe in the faithful when we lack faith? What will happen to us who want to believe, but can not? What about those who neither want to nor can believe? Why can’t I kill God in me? Why does He live on in me in a humiliating way – despite my wanting to evict Him from my heart? Why is He, despite all, a mocking reality I can’t be rid of? “

Ölüm ve yaşam üzerine verilen romantik eserleri hep sevmişimdir. İnsan ömrünün kısıtlılığı ve sonunun meçhul oluşu hep bir karamsarlık ama bir taraftan da merak yeşertir içimde. Bu eser tam olarak iç dünyamın özeti, siyah-beyaz bir yansıması.

Ölümün herkes için kaçınılmaz oluşu, onu aldatmak ya da ondan kaçmanın mümkün olmayışının insanın bireysel olgunlaşmasındaki en büyük adım gibi hissettiriyor. Onu kabullenmek ve buna göre davranmak. İnsanın varoluş mücadelesini ölümün ensesinden bir an olsun ayrılmadığını bilerek vermesinin hep daha büyük bir olgu olduğunu düşünürüm. Bir son olacaksa görkemli bir sunuş yapmalı. Tıpkı Shakespeare’in Antonious ve Kleopatra oyunundaki gibi heyecan verici bir son:

“Yanıp yakınmayı bırak bu acıklı sonuma bakıp;
Ne olur, yaşadığım şanlı günleri düşün yalnız.
En büyük prensi oldum dünyanın, en soylusu:
Düşkünce ölüyorum şimdi, korkakça değil ama,
Yurttaşımın önünde yerlere yatarak değil:
Caesar’ın gücü değil beni yere seren;
Antonius’a boyun eğdiren kendi oldu.
Bir Romalı kahramanca yıkılıyor,
Bir başka Romalı zafer kazanırken.”

Filme puanım 8.5/10. Gerçekten harika bir yapımdı. Tek solukta, merak içinde izledim.

Piyanist

Orijinal Adı: The Pianist (2002)

Yönetmen: Roman Polanski

Türü: Dram-Biyografi-Müzik

İzlenme Tarihi: 26 Ocak 2019

Bir başka çocukken izlemiş olup, rewatch yaptığım film daha. Piyanist yıllar boyu aklımdan detaylarını sildiğim filmlerden biriydi.

Polonya Yahudisi piyanist Wladek’in yaşanmış öyküsünü anlatan bu filmde 2. Dünya Savaşı’nın başından sonuna kadar nasıl hayatta kaldığına, ne gibi zorluklar çektiğine şahit oluyoruz.

Daha önce izlediğimde filmin biyografi olduğunu bilmiyordum. Bu sefer bilinçli izlediğim için yaşananları daha da etkileyici buldum. Wladek’e yardım eden Alman subayının adı Wilm Hosenfeld gerçekten de yaşamış biriymiş ve Yahudilere acıdığı için Lehçe öğrenip onların saklanmalarına yardım ediyormuş. Rommel’den sonra sevdiğim bir başka 3. Reich Alman’ı daha bulmak mutluluk verici. Tüm üst kadrolardaki Almanların Hitler gibi bir zalimle aynı şekilde düşünmediğini bilmek insanlığa karşı inancımı tazeliyor.

Film baştan sona bir drama olduğu için burada hikayenin anlatacağım hiçbir kısmı tam olarak yaşananları aktaramaz, birinci elden tecrübe edilmesi gerek. Tabii Tolstoy’un savaş alanında günlerce kamp kurması gibi değil de en azından filmi izlemek yeterli olacaktır.

Filme puanım 8.5/10. İyi ki tekrar izlemişim. Aklımda bütün halde tutmaya değecek türde bir yapım.

Patlak Sokaklar: Gerzomat

Orijinal Adı: Patlak Sokaklar: Gerzomat (2012)

Yönetmen: Kerim Barutçu

Türü: Komedi

İzlenme Tarihi: 26 Ocak 2019

Batesmotelpro ekibini ortaokuldan beri takip ederdim. Sütü seven kamyoncu ve Esmeralda videoları ile keşfetmiştik diğer herkes gibi 2008-2009 yıllarında. Bu film de bizim dönemimiz lisedeyken çıkmıştı. Fragmanını falan izliyorduk oradaki esprileri birbirimize söyledik eğleniyorduk ama sonra filmin varlığını unuttuk. Çok da izlemek istiyorduk halbuki niye böyle oldu bu?

Neyse ne kadar erken o kadar iyi diyerek 7 yıl sonra oturup izlemeye karar verdim. Şimdi öncelikle film absürt komedi. BMP’nin de tarzını aşağı yukarı bildiğim için yaptıkları gerçekten über absürt espriler çok hoşuma gitti. Arada yıllar sonra izlemenin vermiş olduğu anakronik espriler cringe yaşatsa da genel itibariyle keyifli bir polisiye parodisi izletisiydi.

Gerzomat adlı aptallaştırma makinesinin Black Jack tarafından çalınışı ve herkesi aptala çevirmesi. Bizim dedektif ikilinin de peşine düşüp başarısız olması, görevden alınması, sonra bir şekilde tekrar yetkilendirilip Jack’i yakalamaları klasik bir Monte Kristo Kontu formülüne uygun işliyor. Bunu zaman zaman ince zaman zaman da gözümüze sokan cinsten esprilerle de yedirmeye çalışmışlar.

Keşke daha fazla izlenseymiş dediğim bir film. Yerli sinemanın mevcut kalitesinde aslında öyle çok da muazzam bir iş değil. Fakat zamanında takipçileri olduğumdan yaptıkları, emek verdikleri işin daha fazla kişiye ulaşmış olmasını dilemek dışında elimden bir şey gelmiyor.

Filme puanım 5.5/10. Yakın arkadaşlarla kafa dağıtmak için izlenecek geyik bir yapım.

Taksi Şoförü

Orijinal Adı: Taxi Driver (1976)

Yönetmen: Martin Scorsese

Türü: Drama-Suç

İzlenme Tarihi: 25 Ocak 2019

Taxi Driver zamanında televizyonda denk geldiğim fakat bitiremediğim filmlerden biriydi. Bunu da izlemek kış tatiline kısmetmiş.

Hikaye metal sağlığı yerinde olmayan bir savaş gazisinin gece taksisine çıkmasıyla başlıyor. İtalya’dan Amerika’ya gelmiş bir genç olarak 26 yaşında hayatını New York’ta yaşamaya çalışıyor.

Aşık olması ve kendisini insanlara ispatlamak için gelişmeye çalışma çabası gerekenden farklı bir yönde gelişiyor. Robert de Niro’nun oyunculuğunu izlemek çok keyifliydi.

Finali çok daha epik bir şey diye düşünüyordum ama yine de fena değildi.

Puanım 8.5/10. Gayet güzel bir filmdi.

Blade Runner 2049: Bıçak Sırtı

Orijinal Adı: Blade Runner 2049 (2017)

Yönetmen: Denis Villeneuve

Türü: Drama-Sci-Fi

İzlenme Tarihi: 24 Ocak 2019

Blade Runner’ın orijinal ilk filmini üniversitenin birinci senesinde ve 2. döneminde aldığımız Common Module kapsamında 1-2 haftalık sanat dersinde izlemiştik. Bu CM kursu sonucunda bizden seçtiğimiz film üzerine bir takım değişik şeyler yaptırmışlardı. Storyboardlar, karakter ve mekan çizimleri, analizler ve son olarak da masaoyunu tasarlamıştık. Çok keyifli bir dönem olmuştu gerçekten ama konumuz bu değil.

Blade Runner 2049’un reklam afişlerini metroda ilk gördüğümde tepkim ‘nasıl ya?’ şeklinde olmuştu. Cidden nasıldı yani nasıl olacaktı ki? Yaşlı Deckard falan da vardı. Şaşırmıştım. Eh gel zaman git zaman film çıktı ama o dönemler benim sinemaları kendi çapımda boykot ettiğim bir dönemdi. Bir de farklı tarz dertlerim olduğu için hiç birini alayım yanıma da gidip izleyeyim demedim. Öyle kaldı. İzlemek ancak 1.5-2 sene sonra bugüne nasip oldu.

Ryan Gosling gerçekten son yıllarda performansını en beğendiğim aktör diyebilirim. Bu filmde de sahip olduğu anıların kendisine mi yoksa bir başkasına mı ait olduğunu çözmeye çalışan Blade Runner replicant K’yi canlandırıyor. Filmin geçtiği mekanlar, insanların giydiği kostümler, teknolojik araç gereçler vs bir cyberpunk eserde beklediğim türdendi, işin hakkını vermişler. İlk filmin yönetmeni Ridley Scott idi ve bu filmin başkası tarafından yönetilmesi kafamda önceden soru işaretleri bıraksa da izleyince hiç de korktuğum gibi olmaması beni çok mutlu etti.

Filmin o vurucu finalinde aynı DNA’ya sahip çocuklar hikayesinin bu şekilde bağlanacağını az buçuk tahmin etsem de yine de ilgimi açık tutabilmeyi başardı.

Filme puanım 8/10. Başarılı bir devam filmi olmuş, oyunculuklar, müzik ve mekanlardaki ışıklandırma gayet yerindeydi ve sahnelerinin renk paletleri göz dolduran cinstendi.

Buster Scruggs Balatı

Orijinal Adı: The Ballad of Buster Scruggs (2018)

Yönetmen: Ethan Coen & Joel Coen

Türü: Dram-Komedi

İzlenme Tarihi: 23 Ocak 2019

Film her ne kadar Buster Scruggs Balatı adını taşısa da bu sadece ilk hikayenin başlığı. Film kısa öyküler derlemesi bir kitabın filme uyarlanması gibi. Genelde de kısa öykülerin olduğu kitaplara içlerindeki en ünlü hikayenin adı verilir, aynı mantık bunda da kullanılmış.

Hikaye, başlarda görünüşü ne kadar komik ve ciddiyetsiz gelse de civarın en tehlikeli kovboyunun hikayesini anlatıyor. Komedi seviyesi gayet iyiydi. Espriler kaliteliydi. Bar sahneleri ve düellolar aşırı keyifliydi. Hikayenin finali de kısa bir hikaye için kabul edilebilir bir sondu.

Filmin ikinci hikayesi de banka soygunu yapan ya da yapmaya çalışırken yakalanan bir eşkıyanın hikayesi. Filmi de bu bölümdeki bir sahneden dolayı biliyorum zaten. İdam sahnesini internet meme’ine dönmüştü. Bu da görece bir komedi hikayesiydi. Bu iki bölümü böyle arka arkaya izleyince ‘tamam ya güzel bir komedi filmi ve daha 3-4 hikaye daha var’ dedim. Demez olaydım. Bundan sonrası tüm hikayeler git gide daha karamsar bir havaya büründüler.

Karanlıklaşmaya başlayan hikayelerden ilki. Bir gösteri arabasının sahibi tarafından kurtarılmış kolsuz-bacaksız hikaye anlatıcısını anlatıyor. Her durdukları yerleşim yerinde aynı hikayeleri anlatıyor. Gösteri sonunda işvereni izleyicilerden para topluyor. Sanatlarını bu şekilde icra ediyorlar. Fakat git gide daha az para kazanır oluyorlar. En sonunda işverenin daha çok para kazanabileceği bir metoda, hikaye anlatıcısını tercih etmesi ile acı bir final veriyor.

Bu hikaye de dere tepe düz giderek bir nehir kenarına kurulan altın avcısının hikayesi. Günlerce altın damarına ulaşmak için kazıp, toprağı suda eleme yapıyor. Bulduğu zaman da yaşananlar ve hikayenin nihayeti tatmin ediciydi. Ne karanlık ne de mutlu, hayatın içinden bir hikayeydi.

Bu filmdeki en sevdiğim hikaye idi. Tam bir trajedi. Abisini kaybeden bir kız ve yolcu konvoyunu idare eden genç adamın arasındaki aşk üzerinden gidiyor. Hikayenin katmanlaşarak finalde bize yaşattıkları gerçekten tam bir kısa öykü örneğidir. Konvoy idarecisinin ortağının finaldeki sahneleri cidden heyecanlandıran kısımlardı. Finalini aşırı beğendim bu hikayenin ve filmin geneline vereceğim notu da yükselten kısım bu oldu.

Filmde en az keyif aldığım kısım buydu. Ölüm metaforu üzerinden ilerlediğine yorduğum bir hikayeydi. Styx nehri ve botçusu Charon benzeri bir arabada, yolcularımızın duraklayacakları hotele yolculukları sırasında kendi hayat hikayelerini birbirlerine anlattıkları bir meseleyi konu alıyor. Hoştu aslında final için güzel seçilmiş bir hikayeydi. Fakat çok içine çekemedi. Fotoda solda bulunan Fransız René’nin hikayesini hatırlamadığımı farkettim bunu yazarken. Bir ara kopmuşum yani.

Filme puanım 7.5/10. Her hikayede kısa molalar vermem dışında film baştan sona keyifli öykülerden oluşuyordu. Başarılı bir iş çıkmış ortaya.