Bu film çıktığı günden beri kulağıma çalınıp duruluyordu. Hatta ikinci defa sinemada gösterime girdiğini bile duymuştum. Bayağı şaşırmıştım ama yine de sinemayı kendi çapımda boykot ettiğimden gitmemiştim. Açıkçası pişman oldum ve keşke çıktığı gibi izleseymişim dedim. Yahşi Batı’dan bu yana ilk kez bir Türk yapımı filmde eğlendim.
Hikaye örgüsüne Tarantinoesque diyenlere denk geldim fakat Tarantino stiline çok hakim olmadığım için olumlu veya olumsuz bir cevap veremedim. Yine de emin olduğum bir şey var ki o da 1 saat saat 47 dakikanın nasıl çabuk bittiğini anlayamamış olmamdır. Çok kadar sürükleyici ve eğlenceli bir film olmuş ki gerçekten izlerken sıkıldığım hiçbir sahne olmadı.
Doğu Demirkol ve Feyyaz Yiğit’in canlandırdığı Zafer ve Serbest karakterlerine bayıldım. Filmin seyir zevkini kat kat artıran unsurlar olarak görevlerini yerine getirmişler.
Filme puanım 7.5/10. Bir devam filmi çıkar umuduyla beklemedeyim. Ali Atay’ın da diğer işlerini izlemeyi planlıyorum en yakın zamanda.
Çıkışının arifesinde bir ton reklamı yapıldı. Bu diziyi internet kullanan birinin gözünden kaçırması imkansızdı herhalde. Ancak benim onunla tanışmam aşağı yukarı 1 yıl öncesine dayanıyor. Dizinin çıkacağının duyurusu yapıldığında Turkish Comic ve benzeri çr gruplarında haberi paylaşıldı. Çizgi romanını burada okuyan pek olmasa da yine de bir kitlesi mevcuttu. Onların heyecanı ve sürekli bahsetmeleri üzerine bir kulak aşinalığı oluştu. 14 Şubat’ta da metroda, yollarda ve envai çeşit yerde reklam afişlerini görünce birden hatırladım varlığını. Dedim o kadar göze sokularak reklam ediliyorsa güzel bir iş çıkarmışlardır diye düşündüm ve başlamaya karar verdim. Her gün bir bölüm izleye izleye sonunda 8. günde 3 bölümü ardı ardına izleyerek finale ulaştım.
Dizinin hikayesi ilk iki bölümde ilgimi çekti. Dünyayı felakete sürükleyecek olan olayın ne olduğu, gözün bu olaydaki önemi gibi gibi şeyler beni izlemeye devam ettiren unsurlar oldu. Açıkçası bu konuda diziyi başarılı buldum. Merak ve gizem etkenlerini ayarlayabilmişler. İpuçlarını dozajında tattırarak ilgiyi de uyanık tutuyordu.
Karakterler arasında en öne çıkanlar 5 Numara ile Klaus’tu ki muhtemelen diziyi izleyen herkesin favorisi bu iki karakterden biri olmuştur. Evet benim ki No5’ti elbette. Zeki ve sürekli bir şeyler planlayan karakterleri hep sevmişimdir. Oyuncu olarak seçtikleri çocuk da gerçekten başarılıydı. Oyunculuk yeteneğini takdir ettim. 15 yaşında sergilediği bu performans ile, gelecekte de harika işler çıkaracağını düşünmemek elde değil. Klaus da eğlence düşkünü, umursamaz ve komik karakter olarak işlerin karamsarlığını yumuşatan bir etken olarak hikayedeki yerini alıyor. Hal-hareketleri o kadar gerçek hissetiriyor ki aktörün gerçek yaşamında da böyle biri olduğunu söyleseler inanırım, hatta bırak söylemelerini zaten öyle düşünüyorum. Neyse…
Dizinin bu ilk sezonuna puanım 7/10. Devam sezonları gelecek mi, gelecekse de kaç sezon sürecek bilmiyorum ama merakla beklemedeyim. Olur da tekrar çr okuma isteğim gelirse artık göz atacağım bir alternatifim daha oldu.
Orijinal Adı: Monty Python and the Holy Grail (1975)
Yönetmen: Terry Gilliam, Terry Jones
Türü: Macera-Komedi
İzlenme Tarihi: 23 Şubat 2019
Yıllar yıllar sonra, nihayet, Kutsal Kase’yi baştan sona izleyebildim. Bugüne dek hep skeç halinde belli başlı kısımlarını açıp izliyordum. En sonunda bu şerefe nail olabildim.
Monty Python’un mizah tarzına bayılıyorum. Hatta direkt İngilizleri espri anlayışlarını beğendiğimi söylebilirim. Cinselliği minimumda tutup, tamamen olgular ve göndermeler üzerinden dönen şakalarını anlamak beni acayip mutlu ediyor.
Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri efsanesinin bir parodisi olan bu filmde de her şövalyenin gerçekte başından geçen olayların güzel bir dalgası geçilmiş. Lancelot’un Shalott Leydisi ile olan münasebeti, Galahad’ın kase imgesi görüp bir kalede onu araması ve namus sözü vermesi gibi özellikleri de efsaneyi bilenlerin çok keyif alacağı kısımlardan.
Hikayeye eklenen Sir Robin karakteri de saçmalıkların dozunu daha da artırıyor. Diğerlerinin aksine korkak ve şapşal olan bu şövalyenin hikayesini izlemek çok eğlenceliydi.
Bölüm aralarında giren Ortaçağ çizimlerinden yapılmış parodiler de seyir zevkini artıran ögelerden biri.
Filme puanım 8/10. Bir klasiği daha baştan sona izlemiş olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Skeçlerini tekrar tekrar izlemeye dönebilirim artık.
Çocukken televizyondan baştan sona izlediğim fakat sonra adını unutup yıllarca aradığım bir filmdi. Tabii bulalı 4-5 sene oluyor ama tekrar izlemek ancak bugüne fırsat oldu.
Film Kick-Ass tadında süper gücü olmayan bir grup çatlağın villain avına çıkmayı kendilerine dert edinmesi ile başlıyor. Sonra daha gerçek bir kahramanın kurtarılması görevini kendi kendilerine üstleniyorlar.
Tüm bu süreç içinde bir ekip kurmaya ve kendilerini geliştirmeye çalışmaları çok eğlenceliydi çünkü esasında bir şey yaptıkları yoktu.
Bir grup kostüm giymiş yetişkinin roleplay yapmasını izlemek gibiydi. Filmin sanatsal veya kurgusal açıdan büyük bir olayı yok. Asıl mesele eğlendirici olması ki bunu da başarıyor.
Filme puanım 6.5/10. Uzun zaman sonra bir Ben Stiller filmi izlemek iyi geldi.
2017-2018 Güz yani 5. dönemimde aldığım Antropoloji dersindeki eğitmenin tavsiyesi üzerine not etmiştim bu filmi. Fakat gel zaman git zaman aklımdan çıktı. Uzun da bir filmdi, yaklaşık 3 saatti ama hoşuma gitti.
Film Kayserili bir Yunan olan Stavros’un Amerika’ya göçme macerasını konu alıyor. Hikaye, tarih net verilmese bile kendi çıkarırım ile ulaştığım sonuca göre, 1895’teki İstanbul Osmanlı Bankası’nın Ermeniler tarafından basılması ile başlıyor. Daha doğrusu haberi geliyor. Ermenilere karşı yaptırımların uygulanıyor. Bu sırada da Yunanlarda büyük bir korku baş gösteriyor.
Ana karakterimiz de ailenin tüm ziynetini emanet alıp İstanbul’daki akrabalarına gidip iş kurmaya yollanıyor. Yolda başına türlü şeyler geliyor. Karşılaştığı Türk karakter Osman tam bir köylü kurnazı olarak karşımıza çıkıyor ve hikayeden çıkışı da aslında Stavros’un değişmeye başladığı düğüm noktası.
İstanbul’da kuzeninin yanına beş parasız gidince tavır yiyor ancak yine de kapılar açılıyor önünde. O yine de kendi başına çalışmak istiyor ve İstanbul’da türlü işlere karışıyor. Hamallıkla geçiniyor. Garabet adlı bir hamal dostu ona yardımcı oluyor. Bir gece Ermeni çetesinin gizli toplantısı gibi bir ortamda yakalanıyor. Oradan tekrar akrabasının yanına geliyor. Evlilik planları vs derken bir şekilde parayı buluyor ve Amerika’ya yola çıkıyor.
Tam bu süreçte atladığım bir şey vardı ki o da Kayseri’de yardım ettiği bir Hohannes adlı bir Ermeni’yle İstanbul’da tekrar yolları kesişiyor ve denizde de birlikte gidiyorlar. Onunla olan dostluğu ve finalde başka bir isim alması gibi kısımlar çok hoşuma gitti.
Bugüne kadarki tarih okumalarım ışığında diyebilirim ki o buhranlı son günleri çok iyi anlatmış bu film. Ne Türklere ne bir başkasına olduğundan fazla bir eleştiri ya da aşağılama yapılmamış. Bu beni mutlu etti. Zor zamanların zor insanlarıydı onlar. Herkes yaşamaya ve kendini kurtarmaya çalıştı. Sonuç acı deneyimler ile oldu.
Şimdi filmin o çok hoşuma giden açılış konuşmasıyla eleştirime son noktayı koyuyorum:
“Anadolu, Yunanların ve Ermenilerin çok eski tarihlerindeki yurtlarıydı. Beş yüz küsur yıl önce, bölge Türkler tarafından istila edildi. O günden sonra Yunanlar ve Ermeniler burada yaşadılar, ama azınlık olarak. Türkler gibi fes ve çarık giydiler, aynı yiyeceği yediler, birlikte sıkıntı çektiler, yük işlerinde ve ulaşımda eşekleri kullandılar. Aynı dağa baktılar, ama farklı duygularla…”
Filme puanım 8/10. Gerçekten çok başarılı bir filmdi.
2018 Kasım’ındaki kitap fuarında tamamen şans eseri İş Bankası standında muhabbet ettiğim bir insan sayesinde keşfettim bu kitabı. Sohbetimiz sırasında bana tarihi mizah-hiciv içeren bu kitaptan bahsetti ve benim de ilgimi çekti. Böylece almış ve Rabelais’in bu eşsiz eseriyle tanışmış oldum.
Hikayeden nasıl bahsetsem tam bilemiyorum. Pantagruel adlı bir devin maceraları demek en doğru özet oluyor sanırım. Çünkü gerçekten de bu devin doğumundan başlayarak gençliğinde deneyim ettiği şeylerin bahsidir bu kitap.
Rabelais’in genel tavrı, dönemin soylu aileleri, hanedanları, kendince garipsediği toplumsal davranışları, ritüelleri, gelenekleri ve daha birçok farklı mevzunun alaya alınması üzerine kurulu. İnsan soylarından bahsederken mesela büyük kulaklılar soyunun Bourbon hanedanını oluşturduğunu iddia etmesi buna bir örnek. Veya Pantagruel’in hastalıktan sonra işemesi ile Fransa’nın sıcak su kaynaklarının oluştuğu bahsi. Veya Rhône Nehri kıyısına kadar kovaladığı adamların korkudan yeri kazıp saklandıkları ve o çukurların bugün hala olduğunu söylemesi gibi durumlar bana Türk edebiyatındaki Hüsn-ü Talil üslubunu hatırlattı. Bilinen bir meselenin komik ve gerçekdışı bir nedene bağlanması ve bunu farklı bağlamlarda zekice yapması çok hoşuma gitti.
Panurge karakteri kitaptaki direkt favori karakterimdi ki muhtemelen çoğu okurun da favorisi odur. Kendine göre bir adalet ve ahlak anlayışı olan haylaz bir genç kendisi. Panurge’un sahneye ilk girişi kitaptaki en ikonik ve akılda kalır kısım olabilir. Muhtemelen yıllar sonra hatırlayıp tekrar eğleneceğim. Her bir dilde konuşması ve yardım istemesi buna karşılık Fransızca konuşmadığı için onu anlayamayan Pantagruel ve üç arkadaşının verdiği tepkiler çok keyifliydi.
Rabelais’in yaşadığı dönemde dünyada gerçekleşen olaylara değinmesi ki direkt biri hikayenin başında Pantagruel’in adının Afrika’daki bir kuraklık dönemiyle bağdaştırılması, Türk korsanlarının Panurge’u esir etmesi, Dante’nin İlahi Komedya’sına olan atıflar, Fransa ve özellikle Paris insanlarının hal-hareketleri gibi gibi bir sürü farklı meseleye de parmak basmıştı.
Bel altı esprilerinin bazılarında bugün ‘ilkokul esprisi bu ya’ dediğimiz seviyeye de düşse, dönemi için ciddi cesaret isteyen şakalar barındırıyordu.
Kitaba puanım 7/10. Çok keyifli bir eserdi. Devam kitaplarının da çevirisinin ilerleyen yıllarda gerçekleşmesini umut ediyorum.
O sevdiğim ‘Wes-And’ stili yine beni sonuna kadar eğlendiren bir film çıkardı karşıma. Arkadaşlarıma önerdiğim halde kendim izleme fırsatı bulamamıştım. Hazır Budapeşte Oteli’ni de izlemişken buna da el atayım dedim iyi ki de demişim.
Filmde hoşuma giden bazı konseptler var. Çocukluktan ergenliğe geçiş, ailevi problemler gibi konular farklı bakış açılarından hep deneyimlemeyi sevdiğim meselelerdir. Evden kaçış ve yolculuk üzerine odaklanan öyküler de her zaman üzerimde bir çekime sahip kurguların başında gelir.
Çocukken izci olduğumdan dolayı buradaki askeriye benzeri kampı görünce bir mutlu oldum. Kıyafetler, mekanlar yine beni son derece tatmin etti.
Müzikler sahnelerle son derece uyumlu kullanılmış. Oyunculuklar da keyif veren cinsten. Özellikle Wes-And’in ciddi fakat çocuksu espri anlayışını filmdeki küçükler güzel yansıtabilmiş.
Kurgusal olarak da filmin hikayesi çok derin değil fakat bu bir olumsuz yön değil tabii ki. Tam istediğim sadelikte. Olayların sebep-sonuçlarının mantıklı bağlanması ve yönetmenlik sanatının başarılı kullanımı ile hiç baymadan bu tatlı hikayeyi bize aktarabilmişler.
Filme puanım 7/10. Keyifli bir izleti sunuyor. Tavsiye ediyorum ama bu sefer gerçekten izlediğim için ediyorum.
Wes Anderson’i yönetmen olarak, Budapeşte Oteli film olarak hep merak ediyordum. İkisiyle de tanışmam bugüne denk geldi ne yapalım.
Sinematografik anlamda çok beğendiğim filmi. Kamera açıları, zoom-outlar, kameranın sağa sola kaymaları, kostümler ve mekanlardaki renk paleti, müzikler, setler görsel estetik hislerimi tamamen tatmin ettiler.
Film aynı zamanda bir yıldızlar geçidi adeta. Jude Law, Edward Norton, Tilda Swinton, Ralph Fiennes, Jeff Goldblum, Adrien Brody, Willem Dafoe diye gidiyor bu liste. Hem oyuncular rollerini layıkıyla taşımış hem de kendilerini izleyiciye kolayca sevdirebilmişler.
Hikaye anlatımında benim en sevdiğim tarzlardan birini kullanmışlar, hikaye içinde hikaye anlatımı. BBO aslında filmdeki yazar karakterin yazdığı kitabın adı ve bu hikaye otel sahibi ile tanışmasını anlatıyor. Bir akşam yemeğinde de otel sahibinin ‘lobby-boy’luk yaptığı dönemde eski sahibiyle başından geçen olayları anlatması üzerine kurulu tüm hikaye. Tüm bu çember içinde çemberler hikayeyi katmanlaştıran şeyler ve nedenini bilmediğim bir şekilde acayip hoşuma gidiyor.
Filme puanım 8/10. Başından sonuna kadar çok eğlendim. Kısa olması da pozitif bir yönü.
Çok uzun zaman önce, Beyaz Kule diye bir forumda LOTR rpsi yaparken oyundaki GM’nin bir paylaşımı sayesinde haberim olmuştu 13. Savaşçı filminden. Cenazede söyledikleri şu sözler ile aklımda yer etmişti film.
“Lo there do I see my father; Lo there do I see my mother and my sisters and my brothers; Lo there do I see the line of my people, back to the beginning. Lo, they do call to me, they bid me take my place among them, in the halls of Valhalla, where the brave may live forever. “
Yine yıllar geçti ve bu adını sanını bildiğim filmi ancak şimdi izleme fırsatı buldum. Filmle ilk tanıştığımda hikayenin ana karakterinin Ibn Fadlan olduğunu bilmiyordum. Benim Fadlan ile tanışmam Türk tarihi okumaları yaparken öğrenmiştim. Ayrıca kendisinin Kiev Rus’unu kuran Viking kabilesi Rus’larla tanışıklığı ve Slav olmamasına rağmen dilimize Slav=Rus kavramının onun ile geçtiğini öğrendiğimde bayağı şok olmuştum.
Filme gelirsek alternatif tarih olarak keyifli bir izleme sunuyor. Fadlan’ın Vikinglerle birlikte savaştığını biliyoruz seyahatnamesi sayesinde ama böyle yarı-fantastik yarı-ucube tiplerle değil de civar ahalisiyle çıkan meseleler dolayısıylaydı onlar.
Filmin ana tema müziği çok iyi. İnsanın duyunca bohçasını sırtlanıp çizmesini giyip dere tepe yol alası geliyor.
Filmde kalan 3 Viking ve Fadlan ile favori karakterlerim hayatta kalmış oldu. Kralın vedası da çok karizmatik oldu. Son direniş ve cenaze duasının tekrar edilmesi çok duygu yüklü bir sahneydi. Filmdeki en beğendiğim yer olabilir.
Filme puanım 6.5/10. Mükemmel değil ama izlerken hiç baymadı ve bir noktaya kadar merakımı canlı tuttu.
Oyun yaklaşık 3-4 saat içinde bitti. Bu yapımda şekil değiştiren bir dedektifi yönetiyoruz. Ardışık işlenen bir cinayet serisi var ve ilki gerçekleştikten sonra orada görevlendiriliyoruz.
Oyunun ilginç yanı yani diğer Choice-Matter Adventure’lardan farklı yanı katilin her hikayede değişebiliyor oluşu. Kime nasıl baskı kurduğumuz ve kime hoş cevaplar verdiğimiz her hikayedeki katili değiştiriyor.
Finalinde şok oldum mu peki? Hayır. Yani şöyle ki kendi ulaştığım sonda bazı karakterler aşırı şüpheliydi bu yüzden de ya odur ya da budur diyordum ki en sondaki tutuklama kısmında doğru seçimi yapıp, ardındaki sahnelerde de dönüşme gücümden faydalanarak katilin işini bitirdim.
Başka kan dökülmedi ve insanlarla ilişkileri de güzel sonlandırdım.
Oyunun UI’yı biraz daha törpülenirse daha iyi olur. Bazen mouse sanki tuşa basmamış gibi efekt yaratıyor.
Olayların gerçekleşme sırası ve şekil değiştirme mantığının polisiye hikayesine güzel yedirilmesi yönünden başarılı buldum. Hoşuma gitmeyen kısımsa her şeyin 5-6 saat içinde gerçekleşiyor oluşu. Yani hangi dedektiflik öyküsünde bir gün bile olmamışken tüm olay çözülebiliyor? Gerçi burada işi hızlandıran faktör karakterimizin farklı kılıklara girebiliyor oluşuydu. Bu da belki başta olayları hızlandırmak için düşündükleri bir fikirdi ama sonra gelişerek ana odağa yerleşti. Kim bilir? Ama yine de akıllıca bir seçim yapmışlar. Takdir ettim.
Oyuna puanım 6.5/10. Keyifliydi. Stüdyonun başka bu tarz işleri olursa zevkle oynarım.