Döşeğimde Ölürken

Orijinal İsim: As I Lay Dying (1930)

Yazar: William Faulkner

Okuma Tarihi: 31 Mart 2021 – 13 Nisan 2021

Bazı edebiyat eserleri o kadar ünlü oluyor ki insanların çoğu okumamış olmasına rağmen romanın içeriği hakkında bilgi sahibi oluyor. Döşeğimde Ölürken de şöhreti eserin kendisinden önce giden eserlerden biridir bana göre. Yıllardır aklımın bir köşesinde okumak için bekletiyor olsam da bir türlü girişme fırsatı bulamamıştım. Geçenlerde yaptığım kitap alışverişi sırasında artık bu kitabı da satın almanın vakti geldiğine kanaat getirdim ve sepete ekledim.

Döşeğimde Ölürken’i okumayı o kadar çok istiyordum ki, Paris Sıkıntısı’nı bitirdiğim gece kitabı okumaya başladım. Ama esere ciddi girişi sabah metro yolculuğum sırasında gerçekleştirdim. Anlaması güç bir eser olmasına rağmen metroda başladığım okuma seansımda hiçbir sorun yaşamadım. Hatta bölümlerin kısa kısa olması sürekli başka bir karakterin hikayeyi bir başka gözle anlatıyor oluşu epey hoşuma gitti.

Birden fazla başrolün veya anlatıcının bulunduğu öyküleri genel olarak beğeniyorum. Bu video oyunları, filmler, diziler veya animelerde dahi geçerli. Baccano, Durarara, Snatch veya Heavy Rain gibi eserleri buna örnek verebilirim.

Döşeğimde Ölürken, benim okuduğum ilk William Faulkner romanı oldu. Bilinçakışı tekniğine Joyce’tan aşina olduğum için bu romanın dilini algılamakta zorluk çekmemiş olabilirim. Ancak Joyce ile kıyaslayacak olursam bu roman takip etmesi daha kolay geldi bana. Yine de stile alışık olmamın bu işte bir payı olabilir.

Hikaye tam bir kırsal öyküsü anlatıyor. Tüm karakterler köyde doğmuş ve ömürlerini burada geçirmiş kimseler. Küçük yerde yaşıyor olmanın getirdiği tüm negatiflikleri üzerlerinde taşıyorlardı. Herkesten tiksinme, kimseyi çekememezlik, en yakınını bile dolandırma isteği, tembellik, bencillik ve benzeri özellikler bunlar.

Tüm bu karakterler arasında yalnızca Jewel’ı gerçekten sevebildim. Hikayenin başında Jewel karakterini ailenin klasik şımarık çocuğu zannetmiştim. Ancak kendisine dair bölümleri okuduğumda fikirlerim 180 derece dönüş yaptı. Bindiği cins atı nasıl satın aldığının anlatıldığı bölümde kalbimi kazandı. Nehirden geçişte, katır takasında ve ahır yangını sahnesindeki tavırları ile en sevdiğim roman karakterlerinden biri olmayı başardı diyebilirim.

Jewel’ın bizzat dahil olduğu bu üç olaydan ayrı olarak bence kitabın en etkileyici kısımlardan biri de boş ahırda dolanan akbaba sahneydi. Aşırı sade bir anlatıma sahip olmasına rağmen o kesiti okuduktan sonra içimi bir ürperme kaplamıştı. Aşırı betimleme veya süslemeye gitmediği bir duruluk içinde bu kadar dingin bir dehşeti anlatabilmiş olması beni gerçekten mest etti. Bu etki Murat Belge’nin çeviri kalitesinden de kaynaklıyor elbette. Türkiye’nin edebiyat çevrelerine yaptığı katkı yadsınamaz. Kendisine minnettarım.

Esere puanım 8/10. Southern Gothic türünün en güçlü romanlarından biri.

Ruh Adam

Orijinal İsim: Ruh Adam (1972)

Yazar: Hüseyin Nihal Atsız

Okuma Tarihi: 13 Eylül 2020 – 26 Mart 2021

Üzerine pek laf etmeye dahi lüzum görmediğim bir kitaptı. Ancak alışkanlığım gereği birkaç not düşmem gerekiyor.

İdeolojisi nedeniyle antipati duyuyorum. Şairliğini de beğenmiyorum. Bu sebeple de kültür-sanat gruplarında muhabbeti geçtiğinde Atsız ile alay etmekten geri durmuyordum. Bu davranışıma karşılık olarak da onun hayranı olan insanlar tarafından bana hep “Ruh Adam’ı okumadan yazarlığını eleştirme hakkın yok” minvalinde yanıtlar gelirdi. Geçtiğimiz aylarda da metroda okumalık pek dikkat gerektirmeyen bir şeyler okuyayım derken bunun PDFsini indirmeye karar verdim. Açıkçası bu kitaba kuruş dahi vermek istemediğim için kendi çapımda bir boykot uyguladım da denebilir. Böylece okumaya başladım.

Başladım başlamasına da hikaye kelimenin tam anlamıyla ‘cringe’ idi. Yani olay örgüsü bir kenara, hikayedeki her karakter de mi garip olur arkadaş. 67 yaşına gelmiş bir ‘yazarın’ ustalık eseri bu mudur yani? Ustalık eseri benim 15 yaşında yazdığım hikayelerden bile daha kötü kurguya sahip ise ben bu adamın yazar/şairliğinin nesine tamam olayım ki?

Selim’inden Leyla’sından, Güntülü’sünden Yek’ine saçma sapan iki boyutlu karakter çorbasından başka bir şey değildi bu kitap. Atsız’ın şiirlerini sevmezdim. Artık hayranlarının en iyi kitabı dedikleri Ruh Adam’ı okuduğuma göre, bundan daha beter haldeki romanlarını okumak ile vakit kaybetmeye pek niyetim yok. Belki ileride bir gün bunarsam ve alay edecek malzeme arayışa çıkmışsam döner diğer eserlerine de bakarım. Umarım öyle bir boşluğa yakın zamanda düşmek nasip olmaz.

Kitaba puanım 5.5/10. Üç yüz sayfalık kitapta güzel olan tek sahne Tanrı’nın önündeki duruşma sahnesi idi. Geri kalan kısmı bomboş idealizm, romantizmden ibaret.

Dune Sapkınları

Orijinal İsim: Heretics of Dune (1984)

Yazar: Frank Herbert

Okuma Tarihi: 15 Aralık 2020 – 13 Mart 2021

Dune serisi en beğendiğim kurgusal evren olma şerefine daha ilk kitabı okurken nail olmuştu. Birbiri ardına devam kitaplarını okuyup İthaki baskılarının günceli olan dördüncü kitap ile maceram son bulmuştu. Beşinci kitabın çevrilip basılmasını bir seneden fazla süredir beklemekteydim. Tanrı İmparatoru o kadar muazzam bir final vermişti ki seriyi bu şekilde tamamlamış olsam dahi gözüm arkada gitmezdim.

2020 yılının Ekim ayında hiç beklemediğimiz bir vakitte İthaki beşinci kitabın reklamını yapmaya başladı. Ön siparişe açık şekilde bir miktar basmışlardı. Kitabın resmi yayını ise Kasım 2020’de gerçekleşecekti. Ben de bir senedir bekleyen biri olarak keyiften dört köşe olmuştum. Hemen ön siparişimi verdim. Birinci baskısı Kasım ayında satışa sunulacak olan Dune Sapkınları’nı 30 Ekim akşamı elimde bulmuştum. Gerçekten mutluluktan uçuyordum. Ancak o sırada Drakula’yı okuduğum için önce onu bitirmek ve sonra sakin kafayla Dune’a geçiş yapmak istedim. Fakat işler istediğim gibi gitmedi.

2021 senesinin üçüncü ayı dolmak üzereyken bir şeyi itiraf etmek istiyorum. Bu üç aylık süreçte tek bir kitap dahi bitiremedim. Dönüşümler, Paris Sıkıntısı, Akdeniz ve Dune Sapkınları gibi kitapları okumayı sürdürüyordum ancak hiçbirine kendimi kaptıramamıştım. İşte de birtakım yoğunluklar cereyan edince kafamı kitap okumaya veremedim. Kitap açısından bu üç ay gerçekten utanç duyduğum bir süre oldu diyebilirim. Ancak döngüyü kırması açısından Dune Sapkınları’na özel bir yer veriyorum zihnimde. Sayesinde kenarda birikmiş vaziyette duran kitap yığınına girişme cesaretini tekrar buldum.

Hikayeye dönecek olursak. Beşinci kitap II. Leto’nun ölümünün yaklaşık 1500-2000 sene sonrasında geçiyor. Rahibeler Birliği evrenin kontrolcüsü konumunu tehlikede hissetmektedir. Tanrının ölümü ardından meydana gelen Dağılış sonrasında Saygın Analar ismi taşıyan sapkın Bene Gesserit topluluğu ile tanışıyoruz. Siyasi oyunlar ve entrikalar açısından da oldukça tatmin edici bir eserdi. Hatta politik hamleler açısında değerlendirildiğinde Dune Tanrı İmparatoru’ndan sonraki en çok siyasi kurnazlık barındıran kitap Dune Sapkınları idi diyebilirim.

Bene Tleilax ve Rahibeler Meclisi arasında dönen siyasi hamleleri takip etmek oldukça keyifliydi. Yeni Duncan klonu Dune kitaplarının vazgeçilmezi olduğu için artık eski bir dostla karşılaşma hissi yaratır oldu. Bu kitapta solucanlara hükmedebilen Sheeana isimli Arrakisli bir kız ile tanışıyoruz. Başrahibe Ana Taraza’nın Başar’ı olan Miles Teg isimli şahıs da hikayedeki en dikkat çekici karakter diyebiliriz. Kişiliği, duruşu, konuşmaları, geçmişte ve hikayenin geçtiği dönemde yaptıkları ile okurları kendine hayran bırakıyor. Teg’in kızı olan Odrade ve yine bir Atreides olan Lucilla da hikayede önemli yer tutan karakterler arasındalar.

Sapkınlar beni ilk dört kitap kadar yükseltememiş olsa da Dune evreninde geçen tutarlı bir öykü okuduğuma ikna olmuştum. Sırf bu hissi bozmadan verebilmiş olması bile Herbert’ı takdir etmeme yeter. Büyük bir anlatı, bir epiklik vaat etmemesine rağmen bu kitabı sonuna kadar okumamı sağlayan tek şey Dune evreninin ilginç yapısında biraz daha derine inebilme istediğimdir. Başka bir şey değil.

Kitaba puanım 8/10. Gayet başarılı ve etkileyici bir devam kitabıydı. Altıncı kitabı da bir sonraki alışverişimde sepete eklemeyi planlıyorum.

Dracula

Orijinal İsim: Dracula (1897)

Yazar: Abraham Stoker

Okuma Tarihi: 22 Eylül 2020 – 13 Aralık 2020

Drakula ile tanışıklığımdan bahsederek bu yazıyı uzun tutmaya hiç niyetim yok. Belki ilerleyen günlerin birinde aklıma takılır da geri dönüp bu yazıyı düzenlerim. Ancak o zamana dek kitap hakkında kısa bir yorum yapıp, dosyayı rafa kaldıracağım.

Kitabı okumaya başladığımda oldukça ürpermiştim. Jonathan Harker’ın Kont’un şatosunda iken başından geçtiklerini okumak epey sürükleyici ve merak uyandırıcı idi. Ancak bu kısmın hemen ertesinde öykü İngiltere’ye bağlandı. Ve ben kitaptan acayip soğudum. Olaylar çok ağır gerçekleşiyordu. Van Helsing’in hikayeye dahil olduğu noktaya değin sıkıntıdan ölecektim. Ancak sonrasında işler hız kazandı. Hatta kitabın özellikle son çeyreğinin epey sürükleyici bir köşe kapmaca yarışına dönmüş olması beni oldukça keyiflendirdi.

Kitabın teknik olarak sıkıntılı bulduğum bir yanı var. O da baştan sona mektuplardan, günlüklerden ve telgraflardan oluşuyor olması. Sıkıntı yarattığı kısım da anlatımın inandırıcılığını sekteye uğratıyor olmasından kaynaklanıyor. Ölüm kalım savaşının verildiği bir sahnede, bir adam veya kadının kağıt-kalem çıkarıp duygu ve düşüncelerini aktardığını hayal etmek oldukça absürt geliyor. Böyle bir anlatım yolunu niçin seçtiğini tam olarak anlayamadım. Belki de tarihler, gün ve mesafe olguları üzerinden öykünün gerçek dünyada geçtiğine dair bir kat inandırıcılık katmayı planlamış olabilir. İngiltere’deki kısımlarda bu kararı doğru sonuç vermiş olsa da, Romanya ve Bulgaristan kısımlarında ikna kabiliyetini ciddi bir şekilde zedeliyor.

Bir korku romanı olmasının hakkını verdiğini söylemem gerekiyor. Lucy’nin son günlerini anlatırken karakterlerin yaşadıkları gerilim, dörtlünün Lucy’nin cesedini kazıkladıkları kısım ve Mina’nın Kont tarafından ısırıldığı sahnenin tüyler ürpeticiliğini zihnimde layıkıyla canlandırabildiğimi düşünüyorum. Bu anlatımın gücü ile birlikte çevirinin de başarılı olmasından kaynaklanıyor.

Kitaba puanım 7/10.

Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç

Orijinal İsim: Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç (1912)

Yazar: Hüseyin Rahmi Gürpınar

Okuma Tarihi: 10 Eylül 2020 – 17 Eylül 2020

İş Bankası Yayınları iki sene evvel Türk Edebiyatı Klasikleri’ni basmaya başlamıştı. Bu bilgi birkaç ay evvel hatırıma geldi. Şöyle bir bakayım neler çıkmış dedim. Sanırım henüz 45 kitap basmışlardı o vakitler. O anda kafa koydum. Hazır seri çok ilerlememişken almaya başlayayım ki güncelini takip etmenin keyfine varayım dedim. Bu sebeple dizinin ilk kitabı olan Kuyruklu Yıldız’ın yanında on bir kitap daha alıp dizinin kitaplarını biriktirme işine girdim.

Hikaye 1910 senesinde dünyanın yanından geçecek olan Halley kuyruklu yıldızının İstanbul halkı üzerinde nasıl bir etki yarattığı üzerine düşüyor. İrfan Galip isimli bir kalem memuru bu konularla epey alakalı olduğu ve ilgili Avrupa yayınlarını yakından takip ettiği için, mahallesindeki meraklı kadınlara bu hadiseye dair bir konferans verir. Ancak konferansın ertesinde kuyruklu yıldız ve dünyanın kaderine dair bilgi almak isteyen kimliğini gizli bir kadından mektup almaya başlar. İrfan bir kadın düşmanı olmasına rağmen bir kadından gördüğü ilgi neticesinde birden kendini gizemli mektup arkadaşına aşık olmuş halde bulur. Böylece olaylar gelişmeye başlar.

Kitap bir roman olarak nitelendirilebilir mi emin olamıyorum. Teknik açıdan biraz kusurlu gibi gözüküyor. Düz yazı birden diyalog odaklı bir piyese dönüşüyor, piyesten mektup yazışmalarına, sonra tekrar düz yazı şeklinde ilginç bir döngüye giriyor. Bu açıdan değerlendirince deneysel bir çalışma izlenimi bırakıyor. Ancak Hüseyin Rahmi’nin kalemini kendi gönlünce sallayıp, hikayesini en uygun gördüğü şekilde yazmış olmasından dolayı memnunum.

Romantik komedi türünde bir film olarak izlemesi epey keyifli olacak bir eser. Duyduğum kadarıyla vaktinde çekilmiş bir TV filmi de mevcutmuş. Belki ilerleyen yıllarda bir göz atarım. Ancak kitabı okurken, modern dönemde geçen bir adaptasyonu çekilse ne kadar eğlenceli olur diye de düşünmeden edemedim.

Esere puanım 6/10. Eski İstanbul’un mahalle hayatını, her ne kadar detayına girmese de, gösteren eğlenceli bir eserdi.

Babalar ve Oğullar

Orijinal İsim: Otcy i deti (Fathers and Sons) (1862)

Yazar: Ivan Sergeyeviç Turgenyev

Okuma Tarihi: 2 Eylül 2020 – 9 Eylül 2020

Rusya ile ilk temasım ilkokul 4. sınıf itibariyle başlamıştır diyebilirim. Bir pilot okulda okuduğum için İngilizcenin yanında Rusça da eğitim görürdük. Beşinci sınıfa geldiğimiz Rusya’daki kardeş okulumuzdan bize değişim öğrencileri gelmişti. Bir dönem kadar kalıp bizimle birlikte mezuniyet töreni yapmışlardı. Rusça öğrettiler öğretmesine ama biz o çocuk kafamızla notlar karneye girilmediği için dersleri umursamıyorduk. Neyse bu başka bir hikaye ve konudan da bağımsız kalıyor.

Rus edebiyatı ile tanışıklığım ise daha sonrasına varıyor. Hatta öyle ki Rus edebiyatı ile arama mesafe koyma kararını lisedeyken almıştım. İlkokulda Maksim Gorki’den Ana ile Puşkin’in Yüzbaşının Kızı isimli kitabını daha ilkokul sonu ya da ortaokul başında okumuştum. Rusların çektikleri sıkıntıların, yüzleştikleri zorlukların Türkiyeliler ile epey benzerlik gösterdiğini söyler dururum. Halkın geneline yayılmış fakirlik, eğitim düzeyinin düşük olması, bilimde geri kalmak, tarım toplumu olmak, modernleşmeye çalışırken milliyetçilik ve dindarlığın pençesinde kıvranmak şeklinde çeşitlendirilebilecek onlarca benzer nokta mevcut. Haliyle bu benzerlik edebiyat eserlerine de tesir ediyor. Bundan sebeple Tanzimat ve Cumhuriyet romancılarını, Rus edebiyatına hep denk görmüşümdür.

Babalar ve Oğullar özeline gelelim. Hala kitabın etkisi altındayım. Sonunda ne olacağını bildiğiniz halde bile bile canınızı yaktığınız seçimler vardır ya. İşte bu kitabı okuma kararım da tam olarak bunlardan biriydi. Şu aralar mental olarak hiç de uygun değilmişim bu kitaba. Okurken sürekli kendimi kaptırdım. Olaylarla dertlendim. Kitaptaki karakterlere “aman aman sakın yapma,” diye seslenir halde buldum kendimi. Çok üzüldüm. Hislendim. Hassaslaştım.

Bu kitabı yakın zamanda okumayı planlamıyordum. Bir arkadaşım beni sürekli Bazarov’a benzettiğini söyleyip duruyordu. Ben de niçin böyle söylediğini sorduğumda kişiliğimizin benzer olduğunu söyledi. Hatta “kaderiniz benzemesin,” şeklinde bir temenni de dahi bulundu. O böyle deyince iyice meraklandım. Kitabı okumaya başladım. Ve Bazarov daha ilk sahneye çıkar çıkmaz içime bir kurt düştü. Kendimi kurgusal karakterlerle benzeştirme gibi bir huyum yoktur. Hatta bu davranışı gülünç bulurum. Ancak Bazarov’un asi, dikbaşlı ve kendi başına mücadele veren yalnız adam imajı, bana yakın gelen huyu, suyu ve tavırlarıyla içimi epey rahatsız etti.

Kendimi, arkadaşımın aksine, Bazarov’dan farklı buluyorum. Öncelikle nihilist değilim ve her otoriteye karşı çıkmak gibi bir amacım yok. Ayrıca Romantizm bu hayatta en sevdiğim sanat dalıdır. Öte yandan Bazarov’un kendi benliğinde taşımış olduğu tüm özellikleri gösteriyorum. Tartışmacılığı, topluma karşı öfkesi, kibri, Rusların vurdumduymazlığı, ülkesinin geri kalmışlığı yüzünden duyduğu tiksinti ve daha nicesi. Türkiyeli bir Bazarov olabilirim ancak yine kendi standartlarım içindeyim. Kişiliğimiz benzese bile ideallerimizin aynı olduğunu hiç düşünmüyorum. Ancak yine de onun trajedisine ortak olmak, gelecekteki ‘ben’i düşünmeme neden oldu. Ve bu sözcükleri yazarken dahi bunu düşünmekteyim.

Beni en çok etkileyen beş kitap listesini güncellemeye karar verdim:
Kayıp Cennet
Frankenstein
Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi
İki Şehrin Hikayesi
Babalar ve Oğullar

Kitaba puanım 8.5/10. Sanırım bu öykü 19. yüzyıl Rusya’sında yaşasaydım nasıl bir trajediye kurban gideceğimin resmini çiziyor. Üzülüyor, dertleniyor ve kendi varlığımı sorgulatıyor bana.

Karanlığın Yüreği

Orijinal İsim: Heart of Darkness (1899)

Yazar: Joseph Conrad

Okuma Tarihi: 29 Ağustos 2020 – 31 Ağustos 2020

Heart of Darkness çok özel bir hikaye benim için. Öyle garip bir tanışıklığım var ki kendisiyle, nereden nasıl başlasam bilemiyorum. Eserden ilham alınarak yapılmış filmler ve video oyunlarını bitirdim. Üstelik beğendim de. O yapımlar hakkında bir şeyler okuduğum veya birileriyle tartıştığım sırada hep bu kitabın bahsi geçerli. Dolaylı olarak kitabın ne anlattığını biliyor olsam da direkt baştan sona okuma fırsatı bulamamıştım. En son yapmış olduğum kitap alışverişinde artık okumanın sırası geldiğini kabullendim ve böylece başlamış oldum.

Hikaye Charles Marlow isimli denizcinin yanındaki tecrübesiz mürettebat ile Thames Nehri üzerindeki sakin yolculukları ile başlangıç yapıyor. Batan güneşin yarattığı atmosfer ile kendini anılarıyla baş başa buluyor. Yanındaki gençlere Kurtz isimli bir adamla Kongo’da yaşamış olduğu macerayı anlatmaya girişiyor. Gördüğü bir harita sayesinde Afrika topraklarına ilgi duyması ve oraya giden bir gemide görev alabilmek için tanıdıklarına başvurduğu anlatıyor. Teyzesi sayesinde Kongo Nehri’nin Atlantik ile birleştiği noktaya kadar giden bir gemide iş buluyor. Ancak işi nehrin yukarısındaki şirket kamplarında görev almaktır.

Öykü Marlow’un nehrin yukarısına doğru yaptığı yolculuk sırasında Kurtz’a dair öğrendiği ilginç şeyleri kafasında çevirmesiyle geçiyor. Ancak onun düşünce dünyasını yalnızca Kurtz işgal etmiyor. Kurtz’un da zihnini bir şekilde ele geçirmeyi başarmış olan bu antik dünyanın vahşiliğe alışmaya çalışıyor. Açlık, susuzluk, hastalık ve ölümün kol gezdiği bu topraklarda yolculuk ederken insan hayatının ne kadar ucuz olduğunu ve yaşam gayesinin ne kadar bayağı şeyler olduğunu kafasında çevirir.

Karanlığın Yüreği beni en çok etkileyen beş edebiyat eserinden biridir. Tam listeyi sıralamak gerekirse:
Kayıp Cennet
Frankenstein
Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi
İki Şehrin Hikayesi
Karanlığın Yüreği

Kitaba puanım 8/10. Belki de türünün ilki denilebilecek bir psikolojik öykü.

Tatsız Bir Olay

Orijinal İsim: Skverny anekdot (A Nasty Story) (1862)

Yazar: Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

Okuma Tarihi: 27 Ağustos 2020 – 28 Ağustos 2020

Doğrusunu söylemek gerekirse bu uzun öyküyü daha önce hiç duymamıştım. Geçen gün alışveriş sepeti oluştururken bedava kargo elde edebilmek için sınırı açmamı sağlayacak miktarda ucuz neler eklemişim diye alışveriş listemi kontrol ederken denk geldim. Listeye bile ne zaman aldığımı hatırlamıyorum. O kadar unutmuşum ve aklımdan çıkmış bu eser.

Kendisiyle gerçekleştirdiğim bu rastgele hatırlayış anına rağmen eserin kendisi beni epey eğlendirdi diyebilirim. Öykü, Rus toplumunun en üst basamaklarından olan askeri sınıfa mensup bir generalin başından geçenleri anlatıyor. Hikayenin başında meslektaşları ile bir masanın çevresine oturmuş, halkçılıktan bahsediyordur ana karakterimiz olan İvan İlyiç. Arkadaşları ise onun bu idealist tavrının gerçekleşemeyeceğini söylerler. Alt sınıftan olan köylüler bir kenara, memurlara daha kendi denkleriymiş gibi davranamayacaklarından bahsederler. Buna bozulan İvan, onların haksız olduğunu ispatlamak için yürüdüğü yolda tesadüf eseri karşılaştığı astının düğününe dahil olur. Bu hareketiyle onları mutlu edeceğini, varlığıyla onların birlikteliğine şeref katacağını zannetmektedir. Bu düşüncesi bile içten içe büründüğü kibrin bir göstergesidir. Kendisi de bu davranışını bir lütuf olarak görür. Ancak işler onun hayal ettiği gibi gitmez. Kötü gidebilecek ne varsa daha da rezil gitmeyi sürdürür. En nihayetinde hem konuk olduğu ev ahalisini hem de kendisini küçük düşürerek, bu utanç verici geceyi tamamlar.

Öykünün satirik yapısı anlatılan trajikomedi ile harika bir uyum sağlamış. Rusya’nın üst sınıfa mensup bireylerinin takındığı tepeden-bakmacı tavrı güzelce iğnelemiş. Ancak ailenin haline hüzünlendirirken, İvan’ın haline güldürmeyi de başarabilecek kadar iyi bir denge kurabilmiş.

Esere puanım 7.5/10.

Alçaklığın Evrensel Tarihi

Orijinal İsim: Historia universal de la infamia (A Universal History of Infamy) (1935)

Yazar: Jorge Luis Borges

Okuma Tarihi: 13 Temmuz 2020 – 15 Temmuz 2020

Borges, şahsı ve eserleri hakkında hep kulaktan dolma bilgilere sahip olduğum bir yazardı. Hangi eserinden başlamam gerektiği üzerine çok kafa yormadım. İsmi çok vurucu ve akılda kalıcı olduğu için Alçaklığın Evrensel Tarihi ile giriş yapmaya karar verdim.

Kitap aslında tamamen kurgusal öykülerden oluşmuyor. Borges, tarihi şahsiyetleri ve olayları, farklı isimler ve olay örgüleriyle anlatmayı seçmiş. Bu durum Borges’in diğer eserlerinde de mevcutmuş diye hatırlıyorum. Ancak bu kitabın özel bir durumu var. Bu derlenmiş olan hikayelerin her biri aslında Arjantin’in Critica isimli dergisinde Borges tarafından köşe yazısı olarak yayımlanmış.

Kitabın en sevdiğim öykülerini şöyle sıralayabilirim; Mahalle Kabadayısı, Görgüsüz Görgü Hocası Kotsuke no Suke ve Maskeli Boyacı Mervli Hakim. Vesaire bölümündeki ultra kısa öyküler içinde beğendiğim birkaç öyküden de bahsetmek gerekirse; Yontu Odası, Düş Gören İki Adamın Masalı ve Yaya Kalan Büyücü şeklinde dizin oluşturabilirim.

Kötülüğün ve haysiyetsizliğin, insanların genelinde ırk, cinsiyet ve yaş gözetmeksizin görülebildiğini örnekler üzerinden anlatmayı hedeflemiş bir eserdi. Amacını da gayet güzel bir şekilde gerçekleştirebilmiş. Alçaklığın Evrensel Tarihi’nden son derece mutlu ayrılıyorum. Ayrıca bende tekrar Bin Bir Gece Masalları’na dair bir merak uyandırdığı için Borges’e müteşekkirim.

Kitaba puanım 7/10. Direkt sekiz puan verebileceğim öyküler olmasına rağmen genel puanlamak gerektiği için bir puan aşağı vermeyi uygun gördüm.

Deliliğin Dağlarında

Orijinal İsim: At the Mountains of Madness (1936)

Yazar: Howard Phillips Lovecraft

Okuma Tarihi: 10 Temmuz 2020 – 12 Temmuz 2020

Deliliğin Dağlarında isimli öykü Lovecraft’ın Call of Cthulhu isimli hikaye derlemesinden sonra en çok duyduğum ancak bir türlü okuma fırsatı bulamadığım bir eseriydi. Geçen ay yaptığım on iki kitaplık toplu alışveriş sırasında Innsmouth ile birlikte bu kitabı da sepete eklemiştim. Böylece okuma şansına erişmiş oldum.

Deliliğin Dağlarında bugüne değin okuduğum Lovecraft hikayeleri içerisinde betimlemeye en çok önem verilmiş olan öyküydü. Son üç bölüme değin neredeyse hiçbir aksiyon yok. Ancak Lovecraft’ın detaylı tasvirleri, kadim korkunun altyapısını muazzam bir şekilde kuruyor. Ayrıca bu öykü Cthulhu, Shoggoth ve Kadimler arasındaki savaş hakkında önemli bilgiler barındırıyor.

Kitaba puanım 7/10. Lovecraft evreninin lore una dair en dikkate alınması gereken eser olduğunu düşünüyorum.