Yu Yu Hakusho: Ghost Files

Seri Çıkış Tarihi: 10 Ekim 1992 – 7 Ocak 1995

Türü: Shounen – Aksiyon – Komedi – Doğaüstü – Dövüş Sanatları

Bölüm Sayısı: 112

İzlenme Tarihi: 18 Eylül 2021 – 23 Ocak 2022

2013 yılından beri Hunter x Hunter ve dolayısıyla Yoshihiro Togashi’nin çok büyük bir fanıyım. Worldbuilding becerisi, hikaye anlatım tarzı ve öykülerine sirayet eden zekası beni kendisine hayran bırakmıştı. Bu güne değin onlarca Shounen eser izledim ancak bunlar arasında HxH benim için çok özel bir yere sahiptir.

Anime serisi 2014 Eylül’ünde final verdiğinde gerçekten çok üzülmüştüm. Bir taraftan mangasını da okumuştum ancak seriyle ilgili olanların malumudur, Togashi pek düzenli çizen bir mangaka değil. Bu sebeple HxH manga ve animesinin hayatımdan birden çıkmış olduğu gerçeğini uzun süre bünyemden atamadım.

Bu bocalama dönemimde iken başka uzun shounenlere sarmış olsam da, örneğin Katekyo Hitman Reborn, Gintama ve Rurouni Kenshin gibi, HxH’ın açtığı boşluğu tam anlamıyla dolduramıyordum. Togashi’nin bundan önceki eseri olan Yuu Yuu Hakusho’ya başlamaya o sıralar çok yaklaştım. Ancak kendimi izlemekten alıkoymayı başardım. HxH açlığını doruklarımda hissettiğim bir vakit başlama kararı aldım. Manganın da 2019’dan beri çıkmadığını düşünürsek artık Yuu Yuu Hakusho’ya başlama vaktimin geldiğine karar verdim. Böylece izlemeye koyuldum.

Hakusho’nun ilk 5-6 bölüm kadarı beni epey baydı. Bunu itiraf etmeliyim. Yusuke’nin cenazesi beni çok üzmüş hatta ağlama eşiğine getirmiş olsa da bir Spirit Realm’de geçen mevzulara hemen alışamadım. Ancak sabredip hikayeye devam ettiğimde Hiei ve Kurama karakterleriyle tanıştım. Ki bu aşamadan sonra hikaye epey bir hız kazandı. Eğer daha geç dahil olmuş olsalardı belki eserden kopabilirdim.

Kuwabara ve Yusuke’nin kılık değiştirmiş bir şeytanı Genkai’nin öğrenci seçim turnuvasında yakalama kısımları ve sonrasında Yusuke’nin Genkai’nin öğrencisi olarak Reihado-ken tekniğini öğrenme süreci beni seriye hafiften bağladı.

Bunun peşinden gelen arcta ise Human Realm’de bir ‘zombi salgını’ ortaya çıkıyor. Bu nedenle Koenma isimli Spirit Realm yöneticisi, Yusuke ve Kuwabara ile suçlarından aklanmak karşılığında Hiei ve Kurama’yı bir araya getirip Four Sacred Beasts’ten esinlenerek yaratılmış 4 Şeytanı ortadan kaldırmak ile görevlendiriyor. Bu arc ile birlikte işlerin ciddileşmeye başladığını hissettik.

Sonrasında Hiei’nin kardeşi Yukina’yı kurtarma operasyonu başlıyor. Ki bu olay serinin en önemli kırılma noktası oldu. Hem Toguro kardeşler ile hem de Sakyo ile tanışıyoruz. Operasyon sonunda öldüğünü sandığımız Toguro, her şey bittikten sonra şehirde rastgele dolaşmakta olan Yusuke’yi bir kenara çekip Dark Tournament’e katılması yolunda tehdit ediyor. Böylece başlayan yeni arc, benim bir shounen animesinde izlediğim açık ara en sürükleyici turnuva arcı idi.

Turnuva finali doğrudan Chapter Black Saga’ya bağlanıyor. Shinobu Sensui isimli eski bir Spirit Realm Detective zamanında Sakyo ve iş arkadaşlarının karıştığı korkunç bir eğlenceye şahit oluyor. Bu olayın ertesinde şeytanlar ve insanlara karşı düşünceleri değişmeye başlıyor. Spirit Realm arşivlerinde bulduğu Chapter Black kasedini izliyor. Bu kaset insanların dünya üzerinde yaptıkları bütün günahların kaydedildiği bir cihazmış. Bu kaset ile birlikte öğrendikleri sonrasında insanlığın yok edilmesi gerektiğini düşünen Sensui, Demon Realm’e açılan bir geçit açıp şeytanları dünyaya salmayı planlıyor. Bunun üzerine Yusuke ve arkadaşları onları durdurmak için yola çıkıyor. Bu arcın final fightı öncesinde Yusuke’nin kalbi duruyor ve ölüyor. Ancak sahip olduğu Demonkin Great Atavism ile içindeki şeytan genleri açığa çıkıyor ve duran kalbine rağmen kalkıp Sensui’yi durdurmak için Demon Realm’e giriş yapıyor. Sensui ile olan savaşında demon güçleri uyanıyor ve kontrolünü kaybetmiş iken onu öldürüyor.

Yusuke kendisini kontrol altına alan kişinin büyük büyük atası olduğunu öğrendiğinde onunla yüzleşmek için Demon Realm’de kalacağını söylüyor. Ancak Koenma’nın ikna etmesi sonucu dünyaya geri dönüyor. Demonkin olduğu öğrenildikten sonra Spirit Realm yöneticisi Enma, Yusuke’nin öldürülmesini emrediyor. Koenma ve Botan için de yakalanma emri çıkıyor. Koenma bunca yaşanandan sonra kendini kaybolmuş hisseden Yusuke’yi, Kuroko isimli emekli bir Spirit Realm Detective’in yanına gönderiyor. Orada başına gelenleri Kuroko’ya aktarırken bulundukları yere Demon Realm’den bir grup elçi geliyor. Yusuke’nin atasının kendi kralları Raizen olduğunu ve kendisini yanına götürmek ile görevlendirildiklerini söylüyor. Böylece Three Kings Arc başlıyor. Ölüm döşeğindeki kralın varisi olmak için yetiştirilen Yusuke Raizen’in diyarına giderken, Hiei ile Kurama diğer iki kral olan Mukuro ile Yomi’nin yanına çağırılıyorlar. Geçen bir senenin ardından Raizen ölüyor. Bu beklenmedik gelişme sonrası Yusuke, Yomi’nin ülkesine gidip onu sonucunun tüm Demon Realm’e hükmedecek tek bir kralı belirleyeceği dövüş turnuvasına davet ediyor. Yomi ve Mukuro’nun daveti kabul etmesi üzerine tüm diyardan şeytanlar toplanıp kral olabilme umuduyla dövüşe tutuşuyor. Turnuvanın sonucunda Raizen’in eski bir arkadaşı kazanıyor ve önümüzdeki 3 sene boyunca kral olacağını ilan ediyor. Böylece herkesin memnun olduğu bir sonuç ile seri son buluyor.

Hikaye özetinin ardından değinmek istediğim birkaç nokta daha mevcut. Togashi bu eserinde çok daha karanlık bir dünya ortaya çıkarmış. Hunter x Hunter dünyası Chimera Ant Arc’a değin pek öyle karamsar ve çaresizlik kokan bir atmosfere bürünmüyordu. Yorkshin Arc’ını hariç tuttuğumuz taktirde elbette. Ancak Yuu Yuu Hakusho, Yukina kurtarma operasyonu itibariyle tam bir Megami Tensei öyküsüne bürünüyor. Megaten esintilerini bu kadar net hissediyor olmak bana ayrı bir keyif verdi. Anime 92-95 arası yayınlandığı için SMT oyunları mı Togashi’den yoksa Togashi mi SMT oyunlarından etkilendi emin olamıyorum. Ancak Togashi’nin video oyunlarına düşkünlüğünü HxH’deki Greed Island nedeniyle biliyorum. Üzerine düşünülmesi gereken hoş bir detay bu.

Three Kings Arc’ın muhtemelen Shounen Jump tarafından aceleye getirildiğini düşünüyorum. Bu kadar hızlı işlenen ve arc olmasına rağmen yine oldukça iyi bir anlatım sunabilmiş. Bu da Togashi’nin öykü anlatıcılığının ne kadar iyi olduğuna bir işaret. Gönül isterdi ki Chimera Ant Arc gibi ilmek ilmek işlenen ve finalinde bize hem ahlaki sorgulamalar hem de psikolojik çözümlemeler yapmaya iten bir arc olabilseydi. Ancak bu kısıtlı süre içinde bu kadar heyecanlı bir hikaye anlatıp, yeni tanıttığı karakterleri bile önemsetmeyi başarmış olması büyük bir iş. Yoshihiro Togashi, Kentaro Miura ve Hiromu Arakawa ile birlikte en saygı duyduğum üç mangaka arasındaki yerini asla kaybetmeyecektir. Bu seri ile birlikte tescillenmiş oldu.

Anime serisine puanım 9.5/10. Keşke daha uzun olsaydı. Tadı damadımda kaldı.

Harry Potter 20th Anniversary: Return to Hogwarts

Orijinal Adı: Harry Potter 20th Anniversary: Return to Hogwarts (2022)

Yönetmen: Joe Pearlman – Casey Patterson

Türü: Belgesel

İzlenme Tarihi: 8 Ocak 2022

Bu yazıyı gözyaşlarımı kurutmamın hemen ertesinde yazıyorum. O yüzden fazlasıyla duygusal ve çocukluğuna dönmüş birinin yorumlarını duyacaksınız. Baştan bildireyim.

Harry Potter benim için en özel film ve kitap serisidir. Tartışmasız bir mevkinin sahibidir. Felsefe Taşı benim sinemada izlediğim ilk film olma şerefini taşır. İstiklal Caddesi üzerindeki apartmandan bozma sinemalardan birinde babamla birlikte gitmiştik. Filme dair merakımın nasıl oluştuğunu dahi çok net hatırlıyorum.

Henüz 5 yaşındaydım. Hava çok soğuktu bu sebeple ne zaman dışarı çıksam arabanın içinde oluyordum. O zamanlar yol üzerindeki reklam panolarını daha dikkatli incelemeye başlamıştım. Annem de okuma alıştırmaları yaptırıyordu. TV’de izlediğim çizgi filmlerinin (Sevimli Kahramanlar gibi) isimlerini okuyabilecek kadar öğrenmiştim.

Harry Potter’ın film afişini ilk gördüğüm gün yol boyunca onlarca tabelada daha görmüştüm. Daha önce aynı posteri hiç bu kadar sık görmemiştim. Harry’nin omuzunun üzerinden bakan o figürü aklıma kazındı. Daha sonra aynı çocuğu TV’deki reklamlarda görmeye başladım. Daha doğrusu onlar filmin fragmanı idi ama ben o ayrımı yapamıyordum. Her reklam sırasında meşhur Quidditch sahnesi ve ortak salondaki mumlar gösteriliyordu. Reklamın sonunda da “Büyü başlıyor” gibi bir slogan veriliyordu. Bunu görür görmez kendime dedim ki işte bunu izlemeliyim.

Daha sonra babamla nasıl konuştum ve ikna ettim hatırlamıyorum ama film gösterime girdiğinde birlikte izlemeye gitmiştik. Ve yine asla unutmadığım bir an var ki o da filmin sonunda Profesör Quirrell’ın başlığını çözdükten sonra ortaya çıkan Voldemort’un suratını görür görmez salonda çığlığı basmış olmamdı. Babam beni kucağına alıp salondan çıkmıştı. Dar döner merdivenleri inerken korkudan ağlayışımı hala anımsıyorum. Filmi çok sevmiştim ancak sonunu izleyememiştim. Ailem daha sonra filmin CD’sini almıştı. O son sahne geldiğinde annem ileri sarıyor ve izlememe devam etmemi sağlıyordu. Yıllarca Harry’nin Voldemort ile olan ilk karşılaşmasında neler yaşandığını bilmeden yaşadım. Bu korkumu ise Azkaban Tutsağı sonrasında aştım.

İlk filmi o kadar çok izlemiştim ki ikinci filmin çıkacağını öğrendiğimde heyecandan elim ayağım titremişti. Ancak babam sinemaya götürmeyeceğini söyledi. Yine korkarsam diye tedbirli davrandı ve film çıktıktan sonra korsan CD’sini alıp getirdi. Böylece çok vakit geçmeden filmi izleyebilmiştim. Her bir filmi izleme öykümü tek tek anlatırsam bu çok uzun bir yazı olacak o yüzden şimdilik bu kısmı bırakıyorum.

Kısaca anlattığım bölümden de anlayacağınız üzere 5 yaşında tanıştığım bu film serisine 15 yaşında veda ettiğimde içimde bir yerler eksik kaldı. Filmleri birlikte izlediğim o çocukluk arkadaşlarımla da zaman geçtikçe uzaklaşınca Harry Potter benim için daha da kıymetli bir hale büründü. Bozulmamış halde duran bir anılar yumağı idi resmen. Geçmişe dair sevgiyle hatırladığım ne varsa o filmlerle özdeşleşmişti. İlk celebrity crushımı, ilk edgy karakter kimliğimi de bu film serisi sayesinde edinmiştim. Çok eşsiz bir deneyimdi.

Harry Potter’ı benim gibi 90larda doğmuş çocuklar için özel kılan şey, hem öykünün hem de filmdeki oyuncuların biz seyircilerle birlikte olgunlaşmasını seyretmekti. Bunu HP dışında sağlayabilen bir seri daha olmadı. 10 sene ve 8 film boyunca bir grup çocuğun başından geçenleri seyrediyoruz. Ve o çocuklar bizimle akranlar. Kendimizi kolayca onlardan biriyle özdeşleştirebiliyorduk. Arkadaşlarımızla oynarken bile kolayca “Ben Ron olacağım, sen de Ginny ol” diyebiliyorduk. Bu muazzam bir şey. Gerçekten tarifi çok zor duygular yaşattı bu seri.

Bu belgesel tam da bu anlattığım hisleri bana hatırlatan harika bir eser oldu. İlk filmi izlememiş üzerinden 20 sene geçmiş olduğunu ve onunla yoğun olarak ilişkili tam 10 sene geçirdiğimi bana hatırlattığı için bu yapımı hazırlayan herkese teşekkürlerimi iletiyorum. Çok güzel insanlarsınız. Minnettarım.

Duygusal anlar yaşamaya geri döneceğim için yazıyı burada bırakıyorum. Bu seri ile duygusal bağ kurmuş herkesin mutlaka izlemesi gerekiyor. Lütfen izleyin ve o güzel anıları paylaştığınız insanlarla tekrar iletişime geçin. Hoşça kalın.

Matrix

Orijinal Adı: The Matrix (1999)

Yönetmen: Lana Wachowski – Lilly Wachowski

Türü: Aksiyon – Sci-fi

İzlenme Tarihi: 7 Ocak 2022

Çocukluğunu 2000’lerin başında geçirmiş her kişi gibi ben de TV’de onlarca defa Matrix izlemiştim. Hatta ortaokul ve lisedeki rehberlik derslerinde bazen film izlenirdi. O zamanlarda bile bir iki defa okulda izlemiş olmamız lazım. Bu sebeple Matrix, özellikle CD playerdan açmamama rağmen en çok izlediğim film falan olabilir.

Birinci filmi her ne kadar baştan sona çok defa izlemiş olsam da ikinci ve üçüncü filme dair anılarım çok silik. Neden bilmiyorum o filmleri çocukken dahi sevmemiştim. İlk filmi ufacık bir çocukken izlemiş olmama rağmen yine de düşünsel, sıradan olmayan bir şeyler olduğunu hissediyordum. Diğer iki film bana hep dümdüz aksiyon filmleri olarak gibi gelmişti. Bu sebeple pek sevemedim ve mesai de harcamadım.

22 Aralık 2021’de gösterime giren Matrix Resurrections üzerine her yerde ilk üçlemenin övgüsü tekrar yapılmaya başlandı. Haliyle benim de ilk filme karşı hislerim kabardı ve bugün birden izleme ihtiyacı hissettim. Eski anıların iyice alevlenmesini sağlamak için de Türkçe Dublaja başvurdum.

Bu film hakkında ne diyebilirim ki. Başlı başına bir öykü. Devamı gelmesine hiç gerek olmayan muazzam bir iş. İzleyen herkesi farkında olmadan yaşama ve gerçekliğe dair bir sorgulama içine sokuyor. Hiçbir çıkarımda bulunamayan düz seyirci bile kurgunun sürükleyiciliği tarafından büyüleniyor. İlk film gerçekten çok özel bir yapım. Kaç defa izlediğimi bilmiyorum bile. Bunca seyirden sonra hala ilk seferimmiş gibi beni heyecanlandırmayı başardı.

Filme puanım 9/10. Beyaz perdede yıllara yenik düşmeyen çok az bilim kurgu eserinden biri.

Türk Pasaportu

Orijinal Adı: Turkish Passport (2011)

Yönetmen: Burak Arliel – Meta Akkuş

Türü: Belgesel

İzlenme Tarihi: 4 Ocak 2022

Bu belgeselden çok uzun yıllar önce haberim olmuştu. Herhalde lisenin son yıllarına doğru falandı. Tarihi net olarak anımsayamıyorum. Bugüne dek izleyememiş olmamın geçerli bir mazereti yok.

Belgeselin konu aldığı meselenin var olduğu bilgisi beynimin bir noktasına yerleşmişti. Bahsi ne zaman açılsa 1492’deki Sefaradlar ve 1930-40lardaki Avrupalı Yahudilerin Türkiye’ye sığınma öykülerinden bahsederim. Toplumdaki çoğu insan bu iki olayın gerçekleştiğinden habersiz.

Bunu çok garipsiyorum. Bir imparatorluk başkentinin bu kadar tek kültürlü hale dönüşmüş olması çağdaşlarımı “bu şehir hep bu şekildeydi” düşüncesine yöneltiyor. Ne yazık ki bu düşünceye sahip olduklarını rahatça anlayabiliyorum. Ulus devlet olgusu öyle bir işlemiş ki içimize, bu topraklarda daha önce Rum, Ermeni, Yahudi ve diğer çevre milletlerin de yaşadığını duyduklarında tuhaf karşılıyorlar.

Öyle 500-600 sene öncesi için değil ha, bundan 50 sene öncesine kadarki tarihleri kastediyorum. İnsanlar 1950lerde Beyoğlu’nda, Beşiktaş’ta, Şişli’de geniş bir gayrimüslim komünitenin bulunduğunu duyduklarında garipsiyorlar. Bense kızıyorum bu tepkilerine. Ya yaşadığın ülkenin, ya da ülkeyi bırak, yaşadığın şehrin geçmişini de mi hiç merak etmedin be arkadaşım. Hiç mi ya şu semtin ismi neden falanca diye düşünmedin. Niye bu mahallenin ortasında bakımlı duran bir kilise var diye sormadın. Gerçekten kaygı verici bir vurdumduymazlık bu.

Bu kaygılarımı telafi edebilecek işlerden biri ise bu belgesel oldu. Ancak Türkiye halkının bu tarz belgeselleri göğüslerini kabartsın diye izleyeceklerini düşünerek yine canım sıkıldı. Belgesel insanlık onurunun nasıl sergilendiğini, bizi insan yapan şeyin ne olduğunu, yardımseverliğin nasıl yıllar boyu sürecek dostluklar doğurabileceğini anlatıyor. Fakat bunu propaganda malzemesi haline getirecek güruh için bu belgesel “yüce” milletlerinin nasıl “başka” milletlere lütfedip de yardım eli uzattığını ve diğer “alçak” milletlere örnek olduğunu gösterecektir. Ki izlediğim videonun yorumları tam olarak bu kaygımı doğruladı.

Her şeye rağmen oldukça güzel hazırlanmış bir belgesel olduğunu söylemeliyim. Akıl sahibi bir vatandaşsanız bu ve benzeri çalışmaları safsataya düşmeden izlemeye özen göstermelisiniz. Gururlanmak normaldir ancak kendinizi bir kimliğe ait olduğunuz için bir başka kimlikten üstün görmek bir akıl tutulmasıdır. Bunu unutmayın.

The Incredible Adventures of Van Helsing: Final Cut

İlk piyasaya sürülme tarihi: 7 Ekim 2015

Geliştirici: Neocore Games

Tür: Action – Adventure – RPG

Platform: PC

Oynama Tarihi: 5 Aralık 2021 – 3 Ocak 2022

Van Helsing Act 1 14. saatte, Act 2 29. saatte olmak üzere Act 3 ile birlikte toplam 48 saat 18 dakikalık bir oynanışın sonunda final verdi.

İlk TIA of Van Helsing oyununu 2015 yılında oynamıştım. O vakit henüz 3. bölümü çıkmamıştı diye anımsıyorum. Bu nedenle önce birinciyi sonra ikinciyi oynarım diye planlamıştım. Ancak benim bir oyunu bitirdikten sonra seriye ara vermelerim meşhurdur. Bundan etkilenen bir diğer iş de ne yazık ki bu seri oldu. Oyunu kafamda Dr. Fulmigati’yi cam kubbe altında yaptığımız savaşın ardından sonra kapatmış ve kenara koymuştum. İkinciye başlamak hep içimden gelmiş olsa da bir türlü elim varmadı oynamaya. Bitirmek bu son bir aya nasipmiş demek.

Oyun mekaniksel olarak standart bir A-RPG. Hangi classı seçersek seçelim yanımızda Lady Katarina isimli bir companionımız bulunuyor. Kendisi Torchlight’ta da bulunan dövüşçü petlerden farklı olarak ana karakterimizle diyaloga girerek ortaya komik anların çıkmasına sebep oluyor.

Birkaç gündür tek oynadığım oyun Van Helsing olduğu için biraz kusma noktasına geldiğimi itiraf etmeliyim o yüzden ne kadar istesem de pek detaylı bir yazı çıkarabileceğimi düşünmüyorum. Bu yüzden kısaca birkaç şeyden bahsedeceğim.

Hikayesi fena değil. Müziklerinin çoğu atmosferik, Secret Lair müziği hariç hiçbiri akılda kalıcı parçalar değil. Sanat tasarımı konusunda steampunk bir Balkan diyarında geziyor olmak beni mutlu etti bunu özellikle belirtmek istiyorum.

Oyunda sahip olduğumuz itemleri güçlendirmek için yol bulunuyor. Biri essence basmak diğeri de efsunlamak. Paranız olduktan sonra istediğiniz efsun gelene değin tekrar tekrar zar atabilirsiniz böylece sağlam bir set kurmanız mümkün.

Birebir dövüşlere dahil olmak dışında oyunda yaptığımız etkinlikler tower defense görevleri, casus teşkilatını yönetmek ve chimeramızı ava göndermek olarak sıralanabilir.

Oyunun beni act 3te sıkmasının bir diğer nedeni de oyunun aniden zorlaşması oldu sanırım. Ya benim itemler çok güdük kaldı ya da düşmanlar adaletsiz düzeyde güçleniverdiler. Ki bana ikincisi geliyor. Bazı düşman tipleri ile karşılaşınca ölüp dirilmeden işini bitirmem neredeyse imkansız hale gelmişti. Ama neyse ki finale doğru yine zorluk seviyesi dengelendi.

Oyuna puanım 7/10. İyi çalışan bir A-RPG. Türün severleri kaçırmamalı. Ayrıca diğer popüler kültür eserlerine tonla gönderme mevcut. Onları keşfetmek de ayrı bir hoştu.

Kurban

Orijinal Adı: Offret (Sacrifice) (1986)

Yönetmen: Andrei Tarkovsky

Türü: Drama

İzlenme Tarihi: 31 Aralık 2021

Kendi kendime kısa bir gelenek yarattım. 31 Aralık 2020 gecesi Tarkovsky’den Nostalgia’yı seyretmiştim. Seneyi Tarkovsky ile kapatma işine bugün de uymuş olmaktan çok mutluyum.

Offret benim şu ana değin izlediğim Tarkovsky filmleri içerisinde Ivan’s Childhood ile birlikte en az sevdiğim yapımlardan olabilir. Henüz sıcağı sıcağına yazıyorum ve açıkçası biraz hastayım. Bu sebeple zorlukla yürüttüğüm seyretme eyleminin karşılığında tam anlamıyla bir tatmin duymadığım için acımasız davranıyor olabilirim. Ancak bu filmin Tarkovsky’nin o çok sevdiğim yönüne biraz ters olduğunu düşünüyorum. Yani samimi inanç ve ruhaniliğe.

Filmi klasik düsturuna göre çekmiş olması muhtemel. Çünkü hayatını Tanrı inancına ve manevi değerlere adamış bir insanın bile isteye bir parodi çekeceğini düşünmüyorum. Ancak filmdeki olayların gelişim aşaması beni gerçekten hayal kırıklığına uğrattı. İnançlı bir insanın eylemlerinin eleştirildiğini düşündüm seyir boyunca. Önceki filmlerdeki gibi beni kurgusuna ve karakterine ikna edemedi.

Ana karakteri ve yan rolleri karikatürize ve tek yönlü buldum. Bu beni gerçekten üzdü. İzlemediğim tek uzun metraj Tarkovsky filminin daha iyi çıkmasını umardım. Ömrünün sonunda formunu biraz kaybettiğini düşündüm ister istemez. Her şeye rağmen sinematografi ve mekanların hissettirdiği atmosfer beni tatmin edebildi. Bu sebeple büsbütün kırgın ayrılmadım. Stalker ve Zerkalo ile seviyeyi benim gözümde öyle bir yükseğe çekmişti ki bu film içimde buruk bir tat bıraktı.

Filme puanım 7.5/10.

Amok Koşucusu

Orijinal İsim: Der Amokläufer (Amok) (1922)

Yazar: Stefan Zweig

Okuma Tarihi: 27 Aralık 2021 – 31 Aralık 2021

Şimdilik susuyordum. İnatla ve acımasızca. Onun peçenin altından bana baktığını hissediyordum, dimdik ve meydan okuyarak; beni konuşmaya zorladığını hissediyordum. Ama o kadar kolay pes etmedim. Konuşmaya başladım, ama… lafı dolandırarak… hatta farkında olmadan onun o geveze, umursamaz tarzını taklit ederek. Sanki onu anlamamış gibi yapıyordum, zira –bunu şimdi hissedebilir misiniz bilemiyorum– onu daha açık konuşmaya zorlamak istiyordum, bir şey sunan değil, tersine bir şey istenen kişi olmak istiyordum… özellikle de onun tarafından, bu kadar dominant geldiği için… ve beni kadınlarda bu kibirli ve soğuk tavırdan daha çok boyunduruğu altına alan bir şey olmadığı için.

Zweig’ın yazarlığına pek bayıldığımı söyleyemeyeceğim. Bana zamanının popüler edebiyat yapan bir üyesiymiş gibi geliyor. Yaşadığı dönemde de epey geniş bir çevresi olduğunu ve romanlarının cok sattığını düşünürsek sanırım bu düşüncelerimin doğru olduğunu da varsayabilirim.

Söylediğim yanlış anlaşılmasın. Döneminin her ünlü insanı aslında overrateddır gibi bir şey demeye çalışmıyorum. Yalnızca bu kadar düz öykü yazıp, hayatın içinden meseleleri işleyip çok satıyor olmasının başka bir açıklamasını göremiyorum. Herkesin okuyabileceği kadar basit yazdığı için toplumun geneline yayılabiliyor.

Her ne kadar yozlaşmış biri olsam da bir doktor olarak hiçbir zaman durumdan faydalanmaya çalışmadım… Ama bu seferki şehvet değildi, azgınlık değildi, cinsellik değildi, gerçekten değildi… yoksa bunu itiraf ederdim… sadece bir kibrin efendisi olma hırsıydı… Bir erkek olarak efendi… Size söyledim, sanırım, kibirli, görünürde soğuk kadınların üzerimde büyük bir güç sahibi olduklarını söylemiştim… ve bu sefer, bu sefer, hiçbir beyaz kadınla birlikte olmadan yedi yıldır orada yaşıyor olmam, artık hiçbir kadının bana direnmemesi de buna ekleniyordu… Zira buradaki kızlar, o cıvıl cıvıl, narin hayvancıklar, bir beyaz, bir ‘efendi’ onlara sahip olmak istediğinde saygıdan tir tir titriyorlardı… tevazu içinde eriyip gidiyorlardı, her zaman müsait, her zaman sessiz, kıkırdayan gülmeleriyle insana hizmet etmeye hazırdılar… ama işte tam da bu itaatkârlık, bu kul kölelik insanın zevkini kaçırıyordu… Şimdi anlıyor musunuz, kibir ve nefret dolu, tepeden tırnağa örtülü, ama aynı zamanda etrafa gizem saçan ve eski bir tutkuyla yüklenmiş durumda bir kadın birden karşıma çıktığında… bunun üzerimde nasıl yıkıcı bir etki yaptığını anlıyor musunuz… böyle bir kadın böyle bir erkeğin; böylesine yalnız, aç, kapana kısılmış bir insansı canavarın kafesine pervasızca girdiğinde…

Bu kadar gömdükten sonra öyküye dönebilirim. Az önceki yermelerimin üzerine biraz saçma olacak ama aslında hikayeyi beğendim. Satranç’tan sonra okuduğum en iyi hikayesi olabilir. Temelde iki öykü de birbirine benziyor. Okurken bunu sürekli düşündüm. Bu kötü bir şey değil tabii.

Dönemini konu alan bu öyküde kullandığı dil gerçekçi olsun diye mi yoksa gerçekten kendi düşünceleri olduğu için mi sert, ırkçı ve cinsiyetçiydi emin değilim. Zweig’ın Viyanalılıktan gurur duyduğunu hatta 1.Dünya Savaşı sırasında Fransız arkadaşlarına sizler benim artık düşmanımsınız dediğini biliyorum. Yine de Avrupalı olmayanlara karşı nasıl bir duruşu olduğundan hatırlamıyorum. Eğer bu onun gerçek kişiliği ise tipik bir erken 20.yy Avrupalı erkeği şeklinde yaşadığına kanaat getirebiliriz. Ve bu cidden berbat bir şey. Neyse kişiliğini bir kenara bırakırsak romanın epey akıcı ve kendini okumaya devam ettirdiğini kabul etmek gerek. Çevirinin de iyi olmasından kaynaklanıyor olabilir. Yine de iyi bir eser ve okursanız pişman olmazsınız.

Şimdi anlıyor musunuz… şimdi anlıyor musunuz… neden insanları görmeye dayanamadığımı… gülüşmeleri duymaya… flört etmelerine ve birlikte olmalarına… çünkü altlarında… altlarındaki ambarda, çay balyalarıyla Brezilya kestanelerinin arasında onun tabutu duruyor… oraya gidemiyorum, ambar kilitli… bütün duyularımla biliyorum, her saniye biliyorum… burada vals ve tango yapsalar da… bir yandan da aptalca bu, deniz milyonlarca ölünün üzerinde süzülüyor, ayak basılan her karış toprağın altında bir ölü çürümekte… ama yine de ben katlanamıyorum, katlanamıyorum, maskeli balolar düzenlemelerine ve şehvetle gülmelerine… o ölü, onu hissediyorum ve benden ne istediğini biliyorum… biliyorum, bir görevim daha var… henüz işim bitmedi… henüz onun sırrı kurtarılmış değil… o beni henüz özgür bırakmadı…”

Esere puanım 7/10.

Hababam Rock

Orijinal Adı: School of Rock (2003)

Yönetmen: Richard Linklater

Türü: Komedi – Müzik

İzlenme Tarihi: 26 Aralık 2021

School of Rock çocukken izleyip sevdiğim yapımlardan biriydi. Bugün Amazon videoda gezerken birden karşılaştım. Tam da izleyecek bir şeyler ararken görmüş olmam çok hoş oldu. Seçme hakkımı bu yönde kullanmış olmaktan memnunum.

Hikaye özel bir okula sözleşmeli öğretmen olarak giren Dewey Finn’in, öğrencileriyle birlikte bir Rock grubu kurma macerasını anlatıyor. Komediye odaklanan bir kurgusu olmasına rağmen çocuk gelişimine değinen bir noktası da mevcut.

Üzerine uzun uzun yazılabilecek bir şey yok aslında. Film oldukça akıcı ve keyifli. Bir çocuk filmi olarak oldukça başarılı bir yapım. Yıllar sonra izleyince dahi hoş anıları geri çağırmamı sağlayabiliyor.

Filme puanım 6.5/10.

Fransız Postası

Orijinal Adı: The French Dispatch (2021)

Yönetmen: Wes Anderson

Türü: Komedi – Drama – Romantik

İzlenme Tarihi: 25 Aralık 2021

Wes Anderson’ın merceğini çok beğeniyorum. Basit öyküleri dahi oldukça eğlenceli bir şekilde sunmanın yolunu bulabiliyor. Buram buram kendi dokunuşlarını taşıyan tiyatrovari sahneleri izlerken kendimi kaptırıyorum. Hele bir de o sahnede sevdiğim bir aktör/aktrist varsa tadından yenmiyor.

The French Dispatch, 2020 senesi içinde çıkması planlanan yapımlardan biriydi. Malum mesele her eserin çıkışını etkilediği gibi bu filmin de gösteriminin 2021 sonlarına doğru itelemiş oldu. İki sene önce çok hype yüklü olmama rağmen ertelenmesi beni pek etkilememiş diyebilirim. Çünkü beklediğim çok az filmi veya oyunu çıkış tarihinde deneyim ediyorum. Bu benim biraz da tembelliğimden kaynaklanıyor da olabilir. Ya da belki de bir şeye ulaşmak için geçen süre ona ulaşmaktan daha keyifli geliyordur. Net bir cevabım yok. Artık filmin içeriğinden de bahsetsem fena olmayacak.

Film üç ayrı bölümden oluşuyor. İlki Kansas’ın ücra bir noktasında bulunan sanat sergisine, ikincisi Fransa’daki bir öğrenci ayaklanmasına ve üçüncüsü de Fransız polisiyesi tadında bir kovalamaca öyküsüydü. Bu öyküler arasında en keyif aldığım ise ikincisi idi. Bölümde Timothée çocuğun rol alıyor olması da önemli bir etkendi elbette. Yine de komedi miktarı diğer ikisine göre daha yüksekti.

Filme puanım 7/10. Uzun zamandır Wes Anderson filmi izlememiş olduğum için bu film moralimi yükselten bir ilaç etkisi gösterdi. Dilerim daha nice projelere imza atar ve beni eğlendirmeye devam eder.

Digital Devil Story: Megami Tensei

Orijinal İsim: デジタル・デビル・ストーリー 女神転生 (Dejitaru Debiru Sutōrī Megami Tensei) (1986)

Yazar: Aya Nishitani

Okuma Tarihi: 26 Kasım 2021 – 17 Aralık 2021

Atlus sayesinde giriştiğim SMT ve Persona dünyalarının ilham aldığı ilk eser olan bu romanı okumayı pek uzun zamandır düşündüğümü söyleyemem. Hatta oyunların çıkışından evvel aynı isimle onlara ilham veren bir romanın varlığını dahi bilmiyordum.

Youtube’a SMT 5 ile alakalı bir video çekmiş olan arkadaşım sayesinde öğrendim bu kitabı. Hazır oyun yeni çıkmışken ve benim de SMT dünyasına karşı ilgim tekrar alevlenmişken bir taraftan da her şeyin başlangıcı olan o kitabı okuyayım dedim. Böylece hemen İngilizce’ye çevrilmiş bir versiyonu var mı diye arşivleri taradım. Neyse ki ilk iki kitabınkini kolaylıkla bulabildim. Üçüncü için ise hala ümidim var. Bir yerlerde karşıma çıkacağına inanıyorum.

Öykümüz Nakajima Akemi isimli okült ve demonoloji ile ilgilenen bilgisayar dahisi bir gencin merkezinde şekilleniyor. Bu genç dostumuz yıllar süren yazılım ve kodlama çalışmaları sayesinde sanal alemde büyü benzeri faaliyetlerde bulunabildiğini fark etmiş. Okulda zorbanın birinden haksız yere dayak yedikten sonra kafayı kırıyor ve başını belaya sokan o iki kişiden intikam almaya yemin ediyor. Eve gider gitmez bilgisayarının başına oturuyor. Kodlama ile sanal ortamda bir şeytan çağırma girişiminde bulunuyor. Ancak kişisel bilgisayarı yazdığı programı çalıştırabilecek güce sahip olmadığından bu yazılımı lisesinin bilgisayar odasında çalıştırmaya karar veriyor. Ertesi gece okul gizlice kalıyor ve serverın bağlı olduğu ana bilgisayarda bu yazılımı yürütüyor. Böylece bir daha önünü alamayacağı bir felaketler silsilesi başlamış oluyor.

Her olayı teker teker anlatmaya epey üşendim. O yüzden buradan sonrasını ikonik anlar ve sevip sevmediklerim üzerinden ilerleteceğim.

Her şeyden önce bahsetmem gerekiyor ki ben romana çok az bir beklenti ile girdim. 80’lerde yazılmış bir bilim kurgu novelı olduğunun farkındayım. Ve edebiyatın kırıntısı dahi bulmayı planlamıyordum. Yine de kitabın Prologue kısmı beni yer yer cringe krizine soktu. Nakajima’nın edgy tavırları ve hiç kimseyi umursamayan halleri beni fena gıcık etmişti. Hele Loki isimli şeytanı çağırma sebebinin kıytırık bir dayak olması da ayrı bir saçmalık. Giriş faslı bittiğinde benim hikayenin ilerisine dair sahip olduğum heyecan neredeyse sıfırlanmıştı. Fakat okumaya devam ettim.

İyi ki de etmişim. Çünkü Yumiko Shirasagi isimli genç kızın hikayeye dahil olması ile birlikte kurgu gerçekten merak ettirici bir serüvene dönüşüyor. Özellikle de beş ana bölümden son üçü o kadar hızlı akıp gitti ki işyerinde dururken akşam olsa da dönüş yolunda Megami Tensei okusam diye düşünür oldum. Kurgu iyi olduğundan falan değildi bu durum. Hikaye gerçekten akıp gidiyordu. Tempoya kapılıp yokuş aşağı yuvarlanıyordum ve bu beni çok mutlu ediyordu.

Izanagi ve Izanami’nin öykü içindeki varlıkları bu korku ve sci-fi odaklı olan eserin mitolojiye kuvvetli bir bağ kurmasını sağlamış. Bu kitabı, Japonların antik öykü ve efsanelerini nasıl modernize ettiklerine dair güzel bir öykü olarak sunabilirim. Son 40-50 yıl içinde böyle bir anlatı geleneği üretmiş olmaları beni gerçekten çok mutlu ediyor.

Kitaba puanım 6.5/10. İkinci kitap olan Warrior of the Demon City’i de ilk fırsatta okumayı planlıyorum.