Neo-Tokyo tanımını Cyberpunk teriminden daha önce kullanmaya başlamıştım. Animelerle gerçekten aşırı içli dışlı biri olarak 2016 yılında Common Module adı verilen TES II proje dersi sırasında izlediğim Blade Runner filminde geçen şehri tarif etmem gerektiğinde ‘Neo-Tokyo’ ibaresi kullanmıştım. Proje kapsamında futurism ve cyberpunk ın ne olduğu konusunda istişare ettiğimiz için o günden sonra Akira, Matrix ve Ghost in the Shell eserleri hakkında konuşurken Cyberpunk terimini kullanmaya daha fazla özen gösterdim.
Normalde incelemelere o eseri nasıl keşfettiğim ile başlardım. O yüzden şu anki yazının girişi size biraz garip gelmiş olabilir. Ancak tanışma öykümle alakasız olduğunu asla söyleyemem. Ben bu proje için görsel materyal araştırması yaparsak doğal olarak hep Neo-Tokyo etiketini kullandım. Elbette şahane digital artworkler ile karşılaştım ve işimi gördüler. Ancak farkında olmadan zihnime bu filme ait görseller de yerleşti. Eserin orijinal adı ile İngilizce başlığı arasındaki bu uyumsuzluk benim bu üç perdelik film ile tanışmamı sağladı. İşte bu kadar.
Film üç bölümden oluşuyor. Labyrinth Labyrinthos, Running Man ve The Order to Stop Construction.
İlki ne futuristik ne de bilimkurgu denebilecek bir hikaye idi. Sachi adında küçük bir kızın kedisi Cicerone ile birlikte Alice Harikalar Diyarında’yı andıran bir macera yaşamasını konu alıyor. Sanat tasarımı Salvador Dali etkileri taşıyor. Sürreal bir maceraya uygun bir yol arkadaşı olarak seçilmiş.
İkinci öykü daha gerçekçi çizimlere sahip etkileyici bir bölümdü. Zack Hugh adında bir yarış aracı pilotunun son müsabakasını konu alıyor. 10 sene boyunca arka arkaya şampiyon olan Zack’in, son yarışında kendi zihnini ve sürdüğü aracı nasıl kırılma noktasına değin kontrol edip bitiş çizgisine ulaştığını seyretmek gerçekten heyecanlıydı. Bölümü izlerken zihnimde “Bir şampiyonun yüreğini asla hafife almayın” sözü dönüp durdu. Baştan sona şiirsel bir izleti sunmayı başardı. En beğendiğim bölüm oldu.
Üçüncü ve son bölüm ise yapım bütçesini fazlasıyla aşan bir inşaat projesini durdurmak için göreve yollanan bir şirket çalışanının şantiye alanındaki robotlarla başından geçeni konu alıyor. Hikaye kendi başına güzel bir fikir taşıyor olsa da süresi kısa olduğu için ana karakterin psikolojik değişim yaşamasına pek fırsat bulamıyoruz. Ancak çıkış fikri nedeniyle bana harika bir Apocalypse Now uyarlaması yaratabilme ilhamı verdi. Bu yüzden de mutlu ayrıldım.
Esere genel puanım 7/10. Üç farklı yönetmenin elinden çıkan bu üç farklı öyküyü izlemiş olmaktan mutluyum.
Dün acele bir karar alıp Oscar 2022 için hangi filmlerin aday gösterildiğine baktım. Bu ve bir önceki senenin filmlerinin karışık olduğu bir liste yapıp 14 filmi klasörüme ekledim. Bugün de Licorice Pizza’yı izlemek için uygun bir modda idim. İyi de oldu.
Filmi geçen senenin ortalarına doğru öğrenmiştim. Arkadaşım da sağ olsun birkaç kez bu filmi beklediğini dile getirince ufak da olsa bir heyecana kapıldım. Filmin Türkiye’de gösterime girip girmediğine hiç bakmadım. Hakkında pek konuşan çıkmayınca ben bu filmin yayınlandığını unuttum. Anca bugüne imkanları uygun hale getirebildim.
Filmin konusu 1970ler San Fernando Vadisi’nde yaşayan Gary isimli bir gencin, Alana isimli bir kız ile tanışması ve birlikte çeşitli iş girişimlerinde bulunmaları üzerinden şekilleniyor. Tabii film petrol krizi ve ekonomik sıkıntıları hikayenin bir baharatı olarak kullanmayı tercih etmiş ki bence çok doğru bir karar olmuş. Bu iş dünyasında bata çıka yol almaya çalışan bir aşık çiftin arasında yaşanan gerilimi seyretmek hem daha eğlenceli hem de ilgi çekiciydi.
Alana Haim’ı bu filmden önce tanımıyordum. Kardeşleri ile birlikte kurdukları bir müzik grubu varmış. Filmde gördüğümüz de gerçek ailesiymiş. Canlandırdığı karakter ile gerçek kişiliğini ne kadar uyumludur bilemiyorum ama ben Alana Kane karakterine bayıldım. Komik, sempatik ve çok tatlı biriydi. Filmin sonunda kendisine aşık olacağımı falan düşünüp ufaktan bir korku yaşamadım da değil. Kamera onu seviyor. Umarım ileride başka filmlerde de kendisini seyretme şansına nail olabilirim.
Filme puanım 7.5/10. Biraz biyografik yönü de bulunan filmin, dönemin Hollywood ünlülerine yaptığı magazinsel göndermelerini falan çok anlamasam da genel itibariyle beğendiğimi söyleyebilirim.
Arsenal’in bu seneki yükselen performansı ile birlikte geçmişteki kötü durumun izleri genel taraftarın gözünde yavaştan silinmeye başladı. Bu rehabilite süreci ile birlikte geriye geçmişte yaşanan güzel anılar daha parlak hatırlanır oldu.
Ben başarıdan çok verilen mücadelenin, yaşanılan tecrübenin daha kıymetli olduğuna inanan birisiyim. Bu bir kurgu eserde de olabilir, hayatın kendisinde de. Ancak spor gibi devamlı bir yarışın olduğu arenada, belirttiğim tercihlerim için daha kolay örnekler bulabiliyorum. Bir takımın kendini adamışlığı, taraftarın desteği, bir teknik direktörün inancı, 27 senede 13 title alıp istikrar gösteren bir oluşumdan daha kıymetli gelmektedir. Ancak anıları kıymetli yapan, koşulların ne kadar çetin olduğudur. Bu yüzden mücadele edilen arenada diğer rakiplerin ne kadar güçlü isen senin de onlar karşısında alacağın sonuç o kadar değerli olur.
Bir Arsenal taraftarı olarak Manchester United’a hiçbir zaman sempati duyamadım. Fernando Torres dönemi Liverpool desteklediğim oldu ancak 40 yıl sonra şampiyon olduklarında birden herkesin Liverpoollu olduğunu iddia etmesi nedeniyle oradan da elimi eteğimi çektim. Çocukluk takımım olan Arsenal’dan hiç ara vermemiş bir halde devam ediyorum. Ancak bu diğer takımları daha aşağı görmeme sebep olmuyor. Yukarıda da belirttiğim gibi, senin rakibin ne kadar kuvvetli ise sen o kadar büyük bir başarı yakalamış olursun. Bu benim hayatın içinde de sürdürdüğüm bir düsturdur. Karşımdakini aşağılamamaya özen gösteririm, çoğu kez de onu başkalarına karşı över, güçlü yönlerini vurgularım. Böylece onları alt ettiğimde herkes ne kadar büyük bir iş yaptığım konusunda ikna olurlar. Pragmatik bir tavır mı bilmiyorum ama ben bu davranışımı rakibe saygı olarak nitelemeyi tercih ediyorum.
Belgeselin incelemesini yazacağım diye gelip yine kendimden bahsedip durdum. Neyse içeriğe dönelim. Arsene Wenger benim en sevdiğim teknik direktördür. Aynı dönemde yaşayıp da en çok saygı duyduğum şahsiyetlerinden de biridir. Hayatından 22 seneyi bir kulübe adamak ve 20 sene firesiz Şampiyonlar Ligi katılımcısı olmak çok çok büyük bir başarı. Bunu iflasın eşiğine gelmiş, borç içinde yüzen bir kulüpte yapabiliyor olmak çok özel bir mücadele demektir. Asla küçümsenemez.
Bu yapım ile birlikte Wenger hocamın çocukluğuna ve İngiltere’ye geliş öyküsüne tanık olmuş oldum. İlk yıllarında şahsına gelen eleştiriler ve namağlup şampiyon olunan 2003-04 sezonuna kadar sürekli üstüne koya koya yükselmesini seyretmek benim için çok duygusal bir yolculuk oldu. Ve 2018 yılındaki ayrılış seramonisini izlemek tüylerimi diken diken yaptı. Çok büyük bir figür. Belki onun gibisi bir daha gelmeyecek.
Yaşattığın tüm bu gurur dolu hatıralar için teşekkürler.
Teito Monogatari yanlış hatırlamıyorsam eğer bu ay içinde varlığından haberdar olduğum bir eserdi. Shin Megami Tensei oyun serisine ilham olan eserler neler diye araştırırken Devil Summoner serisinin 3 ve 4. oyununun ana karakteri olan Raidou Kuzunoha XIV tasarımının Teito Monogatari’deki villain Yasunori Katou’dan esinlenilerek oluşturulduğunu öğrendim. Bunun üzerine ufak bir araştırma yaparak orijinal eserin Hiroshi Aramata tarafından 1985’te yazılmış bir roman olduğu ve 1988 yılında çekilmiş bir filminin de bulunduğunu keşfettim. Ancak ben 1991 yapımı anime serisinin seyir zevkime daha çok uyacağını düşündüğüm için buradan giriştim.
Eserin güçlü yanı kesinlikle hikayesi değil. Baştan bunu belirteyim. Ancak hikaye Japon popüler kültürü için önemli bir mihenk taşı görevi görüyormuş. Onmyoudou’nun işlendiği ilk kurgusal eser olduğuna dair bir yazı okumuştum araştırma yaparken. Bu da anime ve video oyun dünyalarına uzanan önemli bir geçit açmış demek oluyor.
Bu anime adaptasyonu, 12 ciltten oluşan orijinal roman serisinin ilk dört kitabını konu alıyor. Ancak pek sadık bir uyarlama olmadığına da dikkat çekmek isterim. Olay örgüsünü genel olarak benzer tutsa da bu anime serisi kaynak materyalden daha şiddet içerikli ve provokatif bir yön taşıma seçiminde bulunmuş. Tabii farklılıkların ne olduğunu sıralayabilecek kadar bilgim yok. Ancak ilerleyen dönemlerde çevirisini bulabilirsem seriyi de okumak istiyorum.
Eserin kurgusunu Japonya’daki büyük eventlere bağlama şeklini epey beğendim. Tokyo yeraltı demiryolu projesi ve 1923 Kanto Depremi gibi önemli gelişmeleri hikayedeki doğaüstü meselelerle ilişkilendirmiş. Dönemin ünlü şahsiyetleri de eserde yer alıyorlar. Bu da Taishou ve Shouwa dönemi ile ilgili insanları ana eseri okumaya yönlendirecek küçük bir detay diyebilirim.
Anime serisine puanım 7/10. İlk bölümdeki creepy havanın diğer bölümlerde ciddi şekilde azalması beni üzdü.
İrlanda ve İngiltere arasındaki gerilim çocukluğumdan beri haberdar olduğum bir şeydi. İlk nasıl haberim olmuştu emin değilim ama oldum olası İrlandalılar ve diğer Keltlere karşı bir sempatim vardı. İnsanlar birbirine olayın içeriğini anlatmasalar da 2000lerin başında The Cranberries – Zombie şarkısı inanılmaz popülerdi. Belki tüm bu anıların üst üste binmesi nedeniyle bugün dahi İrlanda tarafına bir sempatim bulunuyor.
Bundan iki sene önce Troubles dönemi ile çok ciddi araştırmalar yapıyordum. Belgeseller, şarkılar ve filmler keşfediyordum. Aynı millet olmalarına rağmen sadece farklı dini mezheplere sahip olduğu için birbiriyle çatışan Kuzey İrlanda insanlarının hikayesi beni gerçekten çok üzüyordu. Birkaç ay süren bir mesele olsa bir şekilde atlatılabilirmiş ama 30 sene boyunca devam etmiş bir kaos ortamı Ulster yerlileri için kim bilir nasıl kapanmaz yaralar bırakmıştır.
Dönemi birinci elden deneyimleyen kurbanlardan biri de Kenneth Branagh imiş. Daha önce kendisine ait hiçbir film izlememiştim. Bu film için eleştirmenler son derece kişisel bir öykü anlattığını söylemiş. Ki daha ilk 5 dakika içerisinde bu hikayenin birinin anılarına göre şekillendiğini söylemek mümkün.
Hikaye Buddy isimli bir Kuzey İrlandalı çocuğun 1969 senesinde başından geçenleri anlatıyor. Protestan bir İrlandalı olan Buddy’nin ailesi, şehirdeki Katoliklere ait evlerin ve dükkanların Protestan çeteler tarafından nasıl kundaklandığını kendi gözleriyle görüyorlar. Bu faaliyetleri izleyen günlerde de Belfast şehrinde güvende olamayacaklarına kanaat getiren babaları da İngiltere’de kalıcı bir iş bulup göç etmenin yollarını arıyor.
Film boyunca olaylara Buddy’nin çocukluk penceresinden bakıyoruz. Bu da olayları karanlık bir hale sokmak yerine komedi kıvamında tutuyor. Şehirde Protestanlar ile Katolikler birbirini boğazlarken Buddy’nin tek derdi matematikte yüksek not alıp aşık olduğu kızla ön sıralarda oturabilmek. Açıkçası bu öykü perspektifini çok beğendim. O yaşlardaki bir çocuğun anılarını anlatmanın daha iyi bir yolunu düşünemezdim.
Filme puanım 7/10. Troubles dönemi ile ilgili insanların mutlaka izlemesi gereken bir yapım.
Fena bir film değildi aslında. Ama Yu Yu Hakusho evreninde geçen ek bir hikaye izlemek o kadar da keyifli olmuyormuş. Yapılan iki film sayesinde bunu anlamış oldum.
Hikaye örgüsü son derece sıradan. Zaten çoğu anime dizisinin popüleritesinden faydalanmak için çıkan anime filmleri iyi olmuyor. Eğer seri iyiyse ve seyirci karakterleri beğeniyorsa ultra saçma bir şey yapmadıkları sürede ortalama bir iş çıkarmayı başarıyorlar. Bu da öyle bir film olmuş. Ne akılda kalıcı bir villaini ne de olay örgüsü var.
Şöyle bir dönüp bakıyorum da tek başına değerlendirince dahi güzel olduğunu söyleyebileceğim anime filmleri gerçekten çok az. Hızlıca bir düşününce bu beğendiklerimi şöyle sıralayabilirim: Cowboy Bebop Knocking on Heaven’s Door Bleach Hell Verse Naruto Road to Ninja Gintama Yorozuya yo Eien Nare
Bu listeyi direkt movie olarak çıkmış eserler olarak düşünmeyin. Orijinal eserin canon öyküsü olmamasına rağmen ek olarak çıkmış ve beni gerçekten etkilemiş filmler olarak ele alın. O yüzden Evangelion gibi devam sezonunu veya seri finalini movie olarak çıkaran yapımları dahil etmiyorum.
Üzerine konuşulacak çok fazla bir malzeme yok. 20 dakikalık one-shot macera hazırlamışlar. Eğlenceli mi? İdare eder. Yıllar sonra döner izler miyim? Belki karakterleri hatırlamak için.
Film demek çok doğru mu bilmiyorum her ne kadar resmi olarak movie diye geçiyor olsa da ben special bölüm izlermiş gibi hissettim. Bu bölüm muhtemelen Dark Tournament Arc başlamadan evvel yayınlanmış. Çünkü Hiei ve Kurama’nın hiçbir gücünü görmüyoruz. Hatta Hiei hiç konuşmuyor. Basit eğlence içeren bir bölümdü.
Ben artık Kimetsu no Yaiba ve Jujutsu Kaisen’in son 10 yıl içinde çıkmış en iyi shounen serileri olduğu konusunda ikna oldum. Boku no Hero Academia’yı da onlardan biri sayacak insanlar çıkacaktır elbette. Onu da seviyorum ama bu ikisi çok başka bir seviyedeler.
Bu arc ile birlikte tanıdığımız Hashira Uzui’yi ve eşlerini çok sevdim. Kadınların pek fazla screentime ı olmasa da Uzui kendisini kolayca sevdirmeyi başardı. Kimetsu no Yaiba yazarı Koyoharu Gotouge karakter tanıtma konusunda oldukça başarılı. Bir sonraki çıkaracağı mangasını (eğer devam edecekse) merakla ve ilgiyle bekliyorum.
Sezon finali ile birlikte üçüncü sezonun duyurusunu da almış olduk. Bu da oldukça sevindirici bir haber. 2023 Kış mevsiminde de Jujutsu Kaisen devam sezonu gelecek. Mappa ve Ufotable anime sektörünü omuzlarında taşıyorlar. Bir zamanlar Madhouse da vardı. Ah anılar…
Bir de bu sezonun openingi olan Zankyo Sanka’yı bir önceki Gurenge’ye oranla kat kat fazla sevdim. Aimer tarafından yapılan her müziğin bu kadar iyi olması meslektaşlarına karşı biraz acımasızlık bence. Fazla kaliteli ve bundan son derece memnunum.
Sezona puanım 8.5/10. Sürükleyici, eğlenceli ve bol aksiyonlu bir arctı. Devamını sabırsızlıkla bekliyorum.
İlk piyasaya sürülme tarihi: 14 Şubat 2013 (21 Haziran 1987)
Geliştirici: Nihon Falcom
Tür: Action RPG
Platform: PC (PC-8801)
Oynama Tarihi: 5 Şubat 2022 – 7 Şubat 2022
Ys I, steam sayacına göre, tam 8 saatlik bir oynanışın sonunda final verdi.
Kısa bir oyundu. Adol Christen isimli bir karakteri yönetiyoruz. Büyük bir destanın ilk aşaması olan bu oyunda da kahramanlığa geçiş yolundaki Adol’u yalnızca 10 seviyeye kadar geliştirebiliyoruz. Oyun remake edilip görsel ve mekaniksel olarak yenilenmiş olsa da hikaye anlatımı olarak 1987 oyunu olduğunu sonuna kadar hissettiriyor. Oyun size çok az ipucu veriyor. Aslında NPC diyalogları ile az çok nereye gideceğinizi anlıyorsunuz ama final boss a giden Dahm Tower tam bir muammaydı. Neyi önce yapıp neye sonra uğramak gerektiğini anlamanın pek kolay bir yolu varsa da ben fark edemedim.
Üzerine bahsedilebilecek tek şey oyunun combat mekaniği olan Bump System. Ben steamde oynadığım bu versiyon esasında 2009 senesinde PSP’ye yapılmış olan remake’in PC’ye portlanmış hali. Ve bu oyunu diğer JRPGlerden ayrı kılan özelliği de bu sürümde eklemişler. Bump Combat adından da anlaşılacağı gibi çarpışma ile gerçekleşen dövüş sistemini işaret ediyor. Adol eğer düşman birimler ile kafa kafaya çarpışırsa hem kendisi hasar alıyor hem de normalde vermesi gereken hasarın yarısı kadarını verebiliyor. Ancak düşman spriteının merkezinden uzak bir tarafına yani sağ veya sol yanına doğru çarparsa kendisi hasar almadan güçlü bir darbe vurmuş oluyor.
Oyunda böyle bir dövüş sisteminin var olduğunu hiç bilmiyordum. Gerçi Ys serisini oynayan kimseyi de tanımıyorum. Kendi arkadaş çevremdeki ilk kişi olabilirim. Bu da esere karşı daha bir sempatik yaklaşmama sebep oldu.
Yapıma puanım 6.5/10. Puan kırıyor oluşum oyunun kötü olmasından kaynaklanmıyor. Yalnızca eski bir oyun olduğunu hem hikaye hem de görev yönlendirmeleri ile hissettirdiği için bu puanı veriyorum. Oyunun çok sıcak ve çocuksu bir tarafı var. Bu masalsı yapısı beni gerçekten kendine çekti. Serinin diğer oyunlarını da oynamak için sabırsızlanıyorum.
İlk piyasaya sürülme tarihi: 14 Haziran 2012 (10 Temmuz 2008)
Geliştirici: Atlus
Tür: RPG
Platform: PC (PS2)
Oynama Tarihi: 3 Ocak 2022 – 5 Şubat 2022
Persona 4 Golden 114 saat 45 dakikalık bir oynanışın sonunda 99 levela ulaşmış Yu Narukami (Ana Karakter) ve main personası olan 93 level tüm statları fullenmiş bir Izanagi ile final verdi. Compendium %84 oranında tamamlanmıştı.
Bir blog klasiği olması icabında incelemeye oyuna nasıl başladığımın hikayesi ile girişiyorum. Tabii ki Persona 4’ü nasıl bildiğim gibi bir şeyden bahsetmeyeceğim. 2022 yılı benim için epey şanssız başladı. 31 Aralık günü Covid olmam, gün içinde aniden vuran diş ağrını takip eden baş ağrıları, kış mevsiminin beraberinde getirdiği cilt kuruluğu ve son bir haftadır hayat kalitemi ciddi oranda etkileyen diz ağrılarım… Sadece bir ay geçtiğini düşünürsek bayağı berbat bir yıl olacağını söylemek mümkün.
Yeni yıla karantinada girmenin iyi yanından faydalanarak moralimi yüksek tutmaya çalıştım. Öncelikle bitmek üzere olan Van Helsing’i tamamladım. Hemen ardından da Persona 4 Golden’a giriş yaptım. İki hafta evde kalacağımı düşünerek girdim bu topa. Ama talihsizlik o ya tam benim yakalanmamı beklemişler gibi yeni yılda çıkan kararla birlikte karantina bir haftaya düşürüldü. Ancak bu haberi almadan evvel ben P4G’nin derin sularına yelken açmıştım.
Oyun, resmi adı Yu Narukami olan ana karakterimizin İnaba isimli küçük bir kasabaya dayısının yanına taşınması ile başlıyor. Ailesi yurtdışında çalışan Yu, bir senelik eğitim dönemini bu kasabada ikamet eden polis dayısı Dojima Ryotaro’nun yanında geçirmeyi planlar. Ancak daha kasabaya adımını atar atmaz kendisini garip gelişmelerin ortasında bulur. Kasabada bir seri cinayet vakası gerçekleşmektedir. Okuldaki arkadaşları ile ilişkiler kurup yeni hayatına alışmaya çalışan Yu birden kendisini bu vakaya bulaşmış halde bulur. Hikayenin başlangıcını sanırım bu şekilde özetleyebilirim.
P5’te bulunan metaverse yerine bu oyunda demon dünyasına Midnight Channel ismi verilen creepy pastayı andıran bir TV kanalı aracılığıyla geçiş yapılıyor. Ben daha önce Persona 1 ve 5’i oynadığım için bu oyunda da demonlarla dövüşüp, konuşarak ikna edeceğim diye bekliyordum. Ancak 3 ve 4. oyunda shadow isimli yaratıklar ile dövüşülüyormuş. Bunu öğrenince yaşadığım hayal kırıklığını hayal bile edemezsiniz. Önceden oynadığım Personalarda en sevdiğim özellik buydu. Bunun yerine her dungeonda birbirinin farklı renkli hallerini göreceğimiz shadowları kesmek aynı keyfi vermeyecek diye düşündüm. Haklı çıktım. Aynı keyfi vermediler belki ama çok da sıkıldığımı söyleyemeyeceğim. Her dungeondaki shadowların elemental affinitylerini keşfetme süreci de kendi içinde eğlenceli bir meşgaleydi.
Oyunda Persona 5’teki Mementos’a benzer bir alanın olmaması beni yer yer epey baydı. Önceden bitirilen dungeonlara tekrar girip farklı bir boss ile kapışmak ilk fena fikir değil de tasarımını sevmediğim yerlerde oynamak çok can sıkıcıydı. Oyun bence genel olarak bayağı kolaydı. Ben Yukiko’nun kalesi hariç hiçbir yerde ölmedim ve boss ile tekrar yüzleşmek zorunda kalmadım. Final boss ile Goldena özel olan boss da son derece kolaydı. En ufak bir taktiksel düşünce dahi kurmadım. Sırası gelen karakterle direkt daldım ve dövüşler bitti.
Oyundaki karakterlerden bahsetmek istiyorum. Çünkü bu oyunun en güçlü yanı kesinlikle bu idi. Persona 1’de Nate dışında hiçbir karakteri öyle çok sevmemiştim. Persona 5 bu yönden çok kuvvetliydi. Ana tayfada Ann dışında vakit geçirmekten sıkıldığım bir karakter olmadı. Ryuji biraz aptal olsa da onunla takılmak keyif veriyordu. Persona 4’teki arkadaş grubu yani Investigation Team yine grup olarak değerlendirecek olursam Phantom Thieves’ten daha samimi geldi bana. P5 karakterleri bireysel olarak harika yazılmışlardı. Ancak bir grup halinde iken bana aşırı havalı bir Rock grubu hissi veriyordu. P4 ise bunun tam tersi. Investigation Team parçası olmak isteyeceğim kadar sıcak gelen bir arkadaş grubuydu. Tek tek kıyaslayacak olursak P4’ten yalnızca Kou ve Kanji’yi gerçekten P5 karakterleri kadar sevebildim. Kız arkadaş olarak Yukiko’yu seçmiş olsam da hiçbiri öyle aman aman düşündürtmedi.
Dövüşlerde shadowlar ile karşılaştığımıza değindim ama demon personaları nasıl edindiğimizden bahsetmemişim. Çoğu dövüşün sonunda Shuffle Time adlı bir sekans başlıyor. Bu kısımda sayısı değişen birtakım kartlar ekrana diziliyor. Bu kartlar Personalar ile birlikte ekstra para, ekstra exp, HP-SP yenileyici, Stat yükseltici veya belli bir koşul karşılığında birden fazla kart çekme imkanı sunan kartları içeriyor. Bu özellik orijinal P4’te yokmuş diye duydum. Daha doğrusu kartlar ekrana geldikten sonra kapanıyor ve yerleri değişiyormuş. Haliyle olumsuz bir kart yoktur diye düşündürdü bu. Çünkü P4G’daki olumsuz koşul içeren kartlarla birlikte ek kart çekebilme durumu Sweep yapabilme şansı için strateji dahi yapmanıza imkan sağlıyor. Bir mini oyun olarak dahi değerlendirilebilecek bu sekans benim ilk başta canımı sıkmış olsa da oyunun ilk çeyreğinden sonra tamamen sweep challenge haline getirdiğim bir meşgale oldu.
Oyunun hikayesi çok kötüydü. Bunu dile getirmeden edemeyeceğim. Karakterler küçük bir kırsal kasabasında olması gerektiği gibi sıcak ve hayat dolu tiplerdi. Onlarla vakit geçirmek keyifli olmasa bu oyunu bitirebileceğime dahi inanmıyorum. Hele oyunun plottwisti falan rezalet. Kötü adamı hem çok rezil bir karaktere sahip hem de hiç de sağlam bir motifi de yok. P5’in twisti ipuçları ile bir şekilde anlaşılabiliyor olsa da bu twisti anlamanın yolu gerçekten sıfır. Sırf oyuncular şaşırsın diye zorladıkları aptalca bir senaryo yazımı olmuş.
Benim bir Persona oyununu bad ending görmeden temiz bir şekilde bitirmem mümkün olmayacak sanırım. Çünkü 12/03’teki kritik olayda tereddüt etmem nedeniyle Nanako’nun hayata döndüğü, Teddie’nin ayrıldığı ve katilin ortaya çıkmadığı bir sona ulaştım. Kapanış sinematiğini izlerken öyle hüzünlendim ki biri odama girip beni yumruklasa ve ağzımı burnumu kırsa kesinlikle daha az canım yanardı. 80 saatlik oynayışın sonu böyle olamazdı. Neyse ki ayrı save almıştım. Hemen günün başına geri döndüm ve internetten normal endinge ulaşmak için ne yapmam gerektiğine baktım. Tabii bunu kendi başıma bulmayı daha çok isterdim ama artık öğrencilik hayatındaki kadar bol vaktim yok. Bir oyuna veya esere kendimi o kadar odaklayamıyorum. Neyse o akşam vermem gereken doğru yanıtları verdim ve hikaye akmaya devam etti. P4’ün orijinal hikayesini normal bir şekilde tamamlamış oldum.
Golden içeriği başladığımda için gerçekten çok ferahtı. Social Linkini fulleyemediğim Rise ve Naoto ile vakit geçirebileceğim için rahattım. Naoto’yu oyun sonuna değin 10 seviye yapamamış olsam da pek pişman değilim. Asıl beni üzen şey Golden’da 3rd Awakening’in olduğunu çok geç fark etmemdi. Marie dungeonına girmeden evvel son 5-6 gün kala Kanji ile takıldım. Zaten 2nd Awakeningi geçirmiş olan karakterler ile dönüp buluşmuyordum. O gün ortalıkta kimse yoktu ve Kanji’yi sevdiğim için gidip konuşayım dedim. Buluşmanın ardından bir baktım Personası şekil değiştirmiş. Bunu fark edince acayip mutlu oldum. Hemen sonra diğerleriyle buluşmaya çalıştım. Yukiko, Yosuke ve Rise’yi üçüncüye yükseltmiş olsam da Chie’yi son boş günümde hiçbir yerde bulamadım. Sonra zaten kayak tatili kısmı başladı ve dönüşü olmayan yola girdik.
Ben oyunda biraz daha mitolojik temelli bir rivalry oluşur diye düşünüyordum. Bizim ana personamız İzanagi olduğu için ana kötünün de bir kadın olabileceği ve İzanami personasına sahip olacağını düşünmüştüm. Adachi’nin kadın personası olması çok saçma olacağı için onu eledim kafamda. En uygun aday Marie gibi duruyordu. Bize kendi öyküsünün sonunda tarak hediye ediyordu. Tarak İzanagi ve İzanami için önemli bir bağlantı olabilir diye düşündüm. Çünkü İzanami’yi dünyaya getirmek için Yomikuni’ye inen İzanagi etrafını görebilmek için İzanami’nin ona verdiği tarağı yakarak meşale yapmıştır. Tabii ben kafamda bu kadar kurdum ama bununla karşılaşamadım. O da ufak bir hayal kırıklığı oldu.
Oyunun bir de ‘True ending’i olduğunu öğrendim. İzanami bossu ile burada karşılaşıyormuşuz. Ancak ben yaklaşık 120 saat oynadıktan sonra daha fazla devam etmeye halim kalmadığını fark ettim. Çünkü Marie dungeonında iken boss fighta varana kadar shadowlarla girdiğim dövüşlerde inanılmaz sıkıldım. Hatta dungeonı dün gece bitiririm diyordum. Ama o kadar uykum geldi ki pes ettim ve gidip uyudum. Anca bu sabah bitirebildim. True ending için oynamaya devam etsem oyuna karşı sahip olduğum güzel hisleri de kaybedeceğimden korktum. O yüzden bu maceraya burada noktayı koydum.
Müzikler ve karakter dizaynları klasik Atlus düzeyinde idi. Personaların dizaynları da çoğu oyunda benzer olduğu için özellikle ifade etmem gereken bir şey var mı emin olamıyorum. Bu oyunda bulunan ana karakter personaları hariç çizimlerini beğendiğim demonları saymam gerekirse: Yaksini, Kaguya, Ares, Titania, Odin, Cybele, Dominion, Virtue, Principality, Lamia, Siegfried ve Yoshitsune.
Oyuna puanım 8.5/10. Hikayesi de iyi olsaydı gönül rahatlığı ile 9 verebilirdim. Ne yazık ki kaderi böyleymiş.