Yakıcı Sır

Orijinal İsim: Brennendes Geheimnis (Burning Secret) (1911)

Yazar: Stefan Zweig

Okuma Tarihi: 17 Mart 2022 – 26 Mart 2022

Yalnızca başlangıçtaki vesileye bakmakla yetinirseniz bir sevginin gücünü yanlış değerlendirirsiniz, aslında daha öncesindeki gerilime, ruhun bütün büyük sarsıntılarına zemin hazırlayan, yalnızlığın ve düş kırıklıklarının yarattığı o bomboş karanlığa bakmak gerekir. Yaşanmamış duygular burada birikerek aşırı ağırlaşır ve değeceğine inanılan ilk kişiyle karşılaşıldığında alabildiğine boşalır.

Bu kitaba başlarken ne bekliyordum emin değilim. Naziler tarafından sinema uyarlamasının yasaklandığını öğrenince Alman değerlerine karşı alay ediliyor falan zannetmiştim. Ya da yakıcı sır olduğu için bir kundaklama faaliyeti gerçekleştiğini dahi düşünmüş olabilirim. Aşırı alakasız bir şekilde zihnimde bambaşka bir öykü kurmuşum lakin bunların hiçbiri ile ufaktan dahi olsa kesişimi olmayan bir öykü idi.

Nazilerin bu eserin uyarlamasına karşı yasak getirmesinin sebebi hikayenin içermekte olduğu ‘ahlakdışı eylemler’ imiş. Milyonlarca insanı gözünü kırpmadan katleden bir topluluğun böyle minik aldatma öykülerinden bu kadar etkilenmesi epey komik geldi. 1930lar ve 40ların insanları ne kadar aptalca hassasiyetler taşıyormuş bir kez daha hatırlamış oldum.

Daha bir saat öncesine kadar her şeyi bildiğini sanırken şimdi onca sırrın ve sorunun yanından dikkatsizce geçip gitmiş olduğunu hissediyor ve hayata daha ilk adımını attığında bilgisizliği yüzünden tökezlediğini görmekten utanç duyuyordu. İstasyona yaklaştıkça çekingenleşiyor, güvensizlik içinde attığı adımlar giderek yavaşlıyordu. Bu kaçışı ne kadar çok hayal etmişti, hayatın içine dalmayı, kral veya imparator, asker veya şair olmayı düşlemişti, şimdiyse karşısındaki açık renk badanalı küçük istasyon binasına kaygıyla bakıyordu, düşündüğü tek şey cebindeki yirmi kronun büyükannesine gitmeye yetip yetmeyeceğiydi.

Eserin hiçbir olayı yok. Aldatma öyküsü diyeceğim ama aldatma dahi yok, bir aldatma teşebbüsü ancak denebilir. Bu yaşanan olayları Edgar isimli bir çocuğun gözünden takip ediyoruz. Annesini çapkın bir Baron’un elinden kurtarmak için casusluk yapan bu 12 yaşındaki delifişeğin olayları nasıl değerlendirdiğini görmek az da olsa komikti.

Annesi ile kavga edip de Avusturya’daki otelden ayrılıp tek başına tren ile İsviçre’ye büyükannesinin yanına gitmeye kalkması hariç karakterin gelişim gösterdiği bir kısım yoktu. Hatta öykünün başında hiç yaşına göre bile hareket etmiyordu. Daha ufak bir çocuk olduğunu sanmıştım ama değilmiş.

Esere puanım 6/10. Yani okuyacak bir şey bulamazsanız bir bakın derim. Kısa bir öykü ama pek bir derinlik vaat etmiyor.

Orient

Seri Çıkış Tarihi: 6 Ocak 2022 – 24 Mart 2022

Türü: Shounen – Macera – Fantastik – Tarihi

Bölüm Sayısı: 12

İzlenme Tarihi: 6 Ocak 2022 – 24 Mart 2022

Sengoku dönemi ve özellikle bu dönemi ele alan fantastik kurgulara özel bir zaafım var. Gerçekçi bir iç savaş öyküsü yerine Sengoku Basara, Dororo veya Nioh gibi doğaüstü güçlerin işe dahil edildiği hikayeleri izlemek ve oynamak bana çok eşsiz bir keyif veriyor. Orient’i bu dönemde geçip geçmediğini bilmeden izlemeye başladım. Seriyi izleme kararını eserin yaratıcısı olan kişi sayesinde verdi. En sevdiğim shounen serilerden biri olan Magi isimli manganın da çizeri olan Shinobu Ohtaka’nın elinden çıkmış bir seri olduğunu görünce ikinci kez düşünmedim, direkt üzerine düştüm.

Animenin çıkış yaptığı gün üzerine balıklama atlamış olsam da pek aradığımı bulabildiğimi söyleyemeyeceğim. Magi gibi bir şaheserden sonra Orient aşırı yavan bir tat verdi. Ne yazık ki böyle hissediyorum. İki seriyi birbiriyle kıyaslamamak elde değil. Evet tamam biraz haksızlık ediyor olabilirim. Ne de olsa Magi, sırtını bir dünya klasiği olan Bin Bir Gece Masalları’na dayıyor. Orient ise sadece büyülü bir Sengoku dönemi anlatısı. Ve henüz kitleleri kendine çekecek kadar büyük bir event veya ilgi çekici öge tanıtabilmiş değil.

12 bölüm içinde yalnızca Musashi’nin kotetsu blade’ini uyandırma evresini aşabildik. Musashi 9 ya da 10. bölümde üvey babası olan Jisai’nin, aynı zamanda ikinci ana karakter olan Kojiro’nun babası, Obsidian Goddess isimli insanüstü bir varlığı bedeninde taşıdığını öğreniyor. Hemen ardından da bu tanrıçanın bundan böyle Musashi’nin bedeninde bulunacağını görüyoruz. Bu iki olaya ek olarak ekibimiz Jisai’nin eski bir bushi olduğu ve eskiden Uesugi Klanı’na hizmet ettiği bilgisine vakıf oluyor. Musashi, Kojiro ve yanlarına katılan Tsugumi isimli genç kız ile birlikte üç kişiden oluşan bir bushi band kurup Uesugi Klanı’nın düzenlediği sefere dahil olmaya doğru giderlerken ilk sezon final veriyor.

Bu arada iki ana karakterin Kojiro ve Musashi olması da hoş bir detay. Belki serinin finaline doğru gerçekten Miyamoto Musashi ve Sasaki Kojiro benzeri bir gelişme yaşanır. Tsugumi’nin soyadının Hattori olması da yine kurguya bir noktada gerçekten katkı yapacaktır diye umutlanmama neden oluyor.

Sezona puanım 6.5/10. Son bölümün ardından ikinci sezon duyurusunu görünce şaşırdım. Puanı bu kadar düşük olup hemen ardında ikinci sezon duyurulan bir animeyi de ilk kez görüyorum sanırım. Gerçekten aklıma başka bir örnek gelmedi. Umarım devam sezonu gerçekten heyecanlı bir hikaye içeriyordur ve iyi bir şekilde adapte edilir. Dilerim ki yapımcılar ikinci sezonu üstlendikleri için pişman olmazlar ve ben de Shinobu sensei tarafından daha fazla hayal kırıklığına uğratılmamış olurum.

Asura

Orijinal Adı: Asura (2012)

Türü: Drama – Tarihi

Stüdyo: Toei Animation

İzlenme Tarihi: 20 Mart 2022

Listeme çok önceden eklediğim bir animasyon filmi idi Asura. O kadar eski ki, Türk Anime’nin çöktüğü dönem MyAnimeList hesabı açmıştım. Bu filmi o olaydan önce mi yoksa sonra mı keşfetmiştim onu dahi hatırlayamıyorum. Böyle önceden farkına vardığım eserleri 5-6 yıl hatta daha fazla bir süre sonra izlemek sahip olduğum kötü alışkanlıklardan biri ne yazık ki.

Asura’yı da hiç hesapta yokken geçen hafta listemde fark ettim. Kısa olduğunu da görünce, izlemeyi kafama koydum. Ama öyle kafaya koyar koymaz izleyemedim tabii. Bir şeyler girdi araya ben de bugüne bıraktım. İyi ki de bıraktım. Sakin kafayla oturup izledim.

3. boyut katmanı eklenen animelerde genel olarak bir ruhsuzluk gözlenebiliyor. Çok kötü örnekler izledim. Ancak bu konuda Berserk Golden Age movieleri kadar başarılı olana henüz rastlamadım. Araya da bu notu sıkıştırmış olayım. Asura ise çok gözümü tırmalamadı. Gerçi online izlediğim için görüntü kalitesi pek yüksek değildi. 1080p izlemiş olsam belki rahatsız edebilirdi.

Hikaye 16. yüzyıl Japonya’sında kendi başına hayatta kalıp vahşi bir yaşam stili benimsemiş 8 yaşındaki Asura isimli bir çocuğun başından geçenleri anlatıyor. Budist bir rahiple tanışması ve bir genç kadının onu koruyup kollaması sonrasında insanlara alışıp, vahşiliği yavaş yavaş bırakışını seyrediyoruz. Ancak Sengoku döneminin vazgeçilmezi kıtlık dönemi gelip çattığında sorunlar da baş göstermeye başlıyor.

Film hakkında pek bilgim olmadığı için Asura’s Wrath isimli oyunun bende bıraktığı intiba dolasıyla önüne geleni biçen bir vahşet makinesini izleyeceğim diye düşünmüştüm. Bu fikrimde yanılmış olmak beni mutlu etti. Hikayenin finalde bağlandığı nokta da 1 saat 15 dakikalık bir sürede anlatılan bir öykü için yeterince iyi bir sondu.

Yapıma puanım 7/10. Mutlaka izlenmesi gereken bir eser olduğunu düşünmüyorum. Ancak farklı bir animasyon tarzına bakış atmak isteyen varsa izleyebilir.

The Night Is Short, Walk on Girl

Orijinal Adı: Yoru wa Mijikashi Arukeyo Otome (2017)

Türü: Komedi – Romantik

Stüdyo: Science SARU

İzlenme Tarihi: 19 Mart 2022

Masaaki Yuasa yönettiği animelerden görülebildiği üzere diğer meslektaşlarından son derece ayrılan bir stile sahip. Hikaye anlatım tarzı, sanat tasarımı, panel açıları ve mizah tarzı olsun her şeyiyle nevi şahsına münhasır bir kişilik. Kendisi hakkındaki düşüncelerimin bir kısmını Devilman Crybaby ve Ping Pong The Animation inceleme yazılarımda paylaşmıştım. Dileyen olursa bunlara da göz atabilir.

Ancak yazının akışını bozmak istemeyenler varsa buradan devam edebilir. Ben Yuasa’nın yönetimindeki bir Devilman adaptasyonu haberini alınca çok şaşırmıştım. Çünkü Tatami Galaxy ile tanıdığım bu stilin tatlı hisler uyandıran bir etkisi vardı. Esasında Yuasa’nın stili ile Cat Soup adlı kısa animasyon ile tanışmış olsam da aklımda yer eden en karakteristik işi Tatami’de idi. Bu yüzden Devilman gibi gore ve korku ögeleri bu stil ile kafamda bir türlü uyum gösteremedi. Haliyle ilk 2 bölümü izledikten sonra seriyi bırakmıştım. Ancak sonra dönüp baştan izledim ve bitirdim. Şu an en sevdiğim Yuasa işlerinden biri olarak gönlümde özel bir yere sahip.

The Night is Short, Walk on Girl yani esas konumuza dönelim. Ben bu yapım ile 2018 yılında iken Facebook’taki bir anime sayfasının paylaşımı üzerine görmüştüm. İlgili videoyu merak edenler buradan ulaşabilirler. İzlediğim bu tatlı AMV sonrasında filmi hemen plan to watch listeme aldım. Ancak oturup da izlemek bir türlü fırsat olmadı. Bugün dahi izlemek aklımda yoktu. Birden keyifli bir şeyler izlemek istedim ve tak diye aklıma geliverdi.

İzlerken iş yerinden tadımı kaçıracak bir haber almama rağmen film bir 5-6 dakika içinde modumu tekrar yerine getirdi. Eserin o 5 dakikalık kısmı biraz çöpe gitti ama olsun. Yıllar içinde ben bu filmi tekrar dönüp dönüp izlerim. Birileriyle toplu olarak izlemek de eğlenceli olacaktır.

Hikayemiz ‘Siyah Saçlı Kız’ olarak bahsedilen genç bir kızın eğlenceli ve koşuşturmacanın hiç azalmadığı son derece heyecanlı bir gecesini konu alıyor. Olaylara dahil olan her karakterin birbiri ile mantık sınırlarını zorlayan derecede bağlanması ve bununla birlikte kendini izletebilen sürükleyici bir öykü çıkarılmış olması tam bir hikaye anlatıcılığı başarısı.

Bu animasyon filmi aşık olduğu kızı bulana kadar kıyafetini değiştirmemeye yemin etmiş Don Underwear, nadir kitapları koleksiyonculardan çalıp özgür bırakan Robin Hood-vari Kütüphane Tanrısı, çapkın ressam Toudou ve içki yarışması yapan Rihaku gibi akılda kalıcı ve renkli kişiliklere sahip karakterlere ev sahipliği yapıyor.

Yapıma puanım 8.5/10. Yorucu günün ardından ve üzgün bir ruh halindeyseniz sizin ilacınız bu filmdir. Açın, izleyin. O sizi alıp götürecektir.

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört

Orijinal İsim: Nineteen Eighty-Four (1949)

Yazar: George Orwell

Okuma Tarihi: 25 Eylül 2021 – 16 Mart 2022

İngiliz emperyalizmi kötüdür, ama onu siyaset sahnesinden silen yeni emperyalizm türleri daha da kötüdür. Tüm uluslar iğrençtir, ama bazıları ötekilerden de iğrençtir… Orwell pek de çekici olmayan, bu dolambaçlı yoldan yurtseverliğe varır. Bazılarımız için, bu en temiz yoldur. Güllere, kurbağalara, sanata inanırız ve biliriz ki, kurtuluş, kurtuluşun küçücük bir kırıntısı, ancak bu yolda bulunabilir. Siyasal alanda bulamayız kurtuluşu, aldatılmaya da niyetimiz yoktur.

Ben bu kitabı okumamak için kendimi yıllardır zorluyordum. Turkiyedeki twitter ve diğer sosyal medya platformlarında belli aralıklarla “abi aynı Türkiye” muhabbeti döner durur. Bu muhabbetin mezelerinden biri de 1984 adlı roman idi elbette.

Küçük ya da büyük, kaydedilen her gerçeğin acı sonu buydu. Her şey, bir gölgeler dünyasında solup gidiyor ve sonunda, yılın hangi gününde oldukları bile, kesinliğini yitiriyordu.

Totaliter bir rejime sahip Okyanusya denilen bir ülkede geçiyor bu roman. Winston Smith adlı ana karakterimizin bu ultra baskıcı ülkede bir devlet memuru olarak başından geçenlere şahit oluyoruz. Devlet çalışanı olması sayesinde siyasî propaganda ürünlerinin nasıl üretildiğinden haberdar oluyor. Bu sürece maruz kalması ile birlikte yavaş yavaş bir aydınlanma yaşar ve sistemin bir yalan hatta yalanlar silsilesi üzerine kurulu olduğunu anlar.

“Saflıktan nefret ediyorum, iyilikten nefret ediyorum. Erdem denen şey hiçbir yerde var olmasın istiyorum. Herkesin iliklerine dek ahlâksızlaşmasını istiyorum.”

Hikaye böyle açılıyor. Sonrasında Winston’ın hükümetin gözü ve kulağı olan Düşünce Polislerinden nasıl uzak durmaya çalışarak yaşamaya çalıştığını anlatıyor.

En üst sınıf, uzun dönemler süresince, yönetimde kalmış, ama iktidar yetilerini ve kendilerine olan inancın yittiği dönemler de olmuştur. Böyle zamanlarda, orta sınıf özgürlük ve adalet için çarpıştıklarını öne sürerek alt sınıfı kendi saflarına alarak üst sınıfı devirmişlerdir. Orta sınıf amacına ulaşır ulaşmaz, alt sınıfı eski yerine indirip, kendisi üst sınıfı oluşturur. Çok geçmeden bu iki gruptan birinden ya da her ikisinden ayrılanlar, yeni bir orta sınıf oluşturur ve savaşım yeniden başlar. Bu üç grup arasından amacına, geçici bile olsa, ulaşamayan, alt sınıftır. Tarih boyunca hiçbir somut ilerleme olmadığını ileri sürmek abartma olur.

Bir çöküş dönemi olan günümüzde bile, insanlar birkaç yüzyıl öncesine oranla çok daha iyi yaşamaktadırlar. Ama ne zenginliğin artması, ne davranışların yumuşaması, ne reformlar, ne de devrim insanları eşitliğe bir milimetre olsun, yaklaştırmamışım Alt sınıf açısından, hiçbir tarihsel gelişme, efendilerinin adının değişmesinden öte bir anlam taşımamaktadır.

Entel çevreler tarafından bir meme haline getirilmiş olmasına rağmen olabildiğince objektif bir şekilde değerlendirmeye çalışacağım. Bu kitap sahip olduğu şöhreti kesinlikle haketmiyor. Kurgusu düz. Karakterleri kötü yazılmış. Hikayedeki ilginç tek olay Winston’ın çocukluk anılarını hatırladığı kısımlardı. O da toplasan 10 sayfa falan ediyordur, belki daha az.

Bu romanı da epub olarak okudum. O yüzden normalden daha uzun ve bayık geldi bana. 3 aydır bitirdiğim ilk kitap bu oldu. Hicbir şey okumaya karşı sevk bırakmadı.

Adaletli ve barışçıl bir toplum yaratılmasının olanaksız olduğu ilkel çağlarda, insanların eşitliğine inanmak oldukça kolaydı. Binlerce yıl boyunca, insanların düşlerini, kardeşlik içinde, hiçbir yasaya bağlı olmaksızın ve ağır iş koşullarının bulunmadığı cennetsi bir dünyada yaşayacakları düşüncesi doldurmuştu. Fransız, İngiliz, Amerikan devrimlerinin mirasçıları, insan hakları, konuşma özgürlüğü, yasalar karşısında eşitlik ve buna benzer kavramlara kendileri de kısmen inanmışlar ve hatta eylemlerinin, bir dereceye kadar bunların etkisi altında kalmasına izin vermişlerdi. Ama yirminci yüzyılın ortalarında yaygınlaşan siyasal düşünce akımlarının hepsi, buyurganlık eğilimindeydi. Yeryüzündeki cennet, tam gerçekleşebilecekken yadsınmıştı. Her yeni siyasal kuram, kendisine ne ad takarsa taksın, hiyerarşiye ve baskıya dönüş yapmıştı.

Distopya okumayı zaten sevmezdim. Muhtemelen bunun üzerine başka birini uzun bir süre okumam diye düşünüyorum.

Esere puanım 6/10.

The Hand of God

Orijinal Adı: È stata la mano di Dio (2021)

Yönetmen: Paolo Sorrentino

Türü: Drama

İzlenme Tarihi: 13 Mart 2022

Geçen hafta yaptığım tick, tick…BOOM! incelemesinde de bahsettiğim gibi 2021’de çıkmış filmleri hızlıca bir derliyordum. The Hand of God isimli bir İtalyan yapımı filmin Oscar adayı olduğunu görünce hemen izleme listeme alıverdim. İtalyayı seviyor olmam filmi izlemek için aslında yeterli bir sebepti ama Oscar yabancı film ödülü adayı olmasa muhtemelen pek haberim olmayacaktı.

Film 1980’lerin başında ailesiyle Napoli’de yaşayan Fabietto isimli bir gencin büyüme öyküsü diyebiliriz. Hatta spesifik olmak gerekirse 1984 ve 1987 yılları arasında ailesi ve kendisinin Napoli’de yaşadıklarını konu alıyor. Filmin adına ilham olan Maradona ve olayların geçtiği yer Napoli olunca haliyle futbol odaklı bir yapım olacak diye beklemiştim. Hani gönlünü futbola kaptırmış bir gencin Maradona ile tanışması veya yardımlaşması gibi bir şey kurmuştum. Ancak hiç öyle olmadı.

Hikayede gösterilen ufak detayların filmin gelişme bölümünde önemli olaylarla bağlanması kısmı hoşuma gitti. Bu sık yapılan bir şey elbette bunu yalnızca bu eserde görmedim. Ancak Çehov’un Tabancası kuralını iyi bir şekilde yerine getiren yapımları bu eylemlerinden dolayı takdir etmeyi seviyorum. Fabio’nun babasının bir dağ evi yaptırdığı, annesinin şömineli bir ev hayali kurduğu, babasının gayrimeşru bir çocuğu olduğu gibi laf arası eklenen detaylar iyi foreshadowing örnekleri olarak sayılabilir.

Evet. Bunlar iyi yönleriydi. Beğenmediğim kısmına gelelim. Burayı fazla uzun tutmamayı düşünüyorum. Film senaryosu itibariyle birbirinden kopup 3 senelik bir döneme dağılmış çocukluk anılarından ibaret. Filmin en başındaki aile toplanması, çocuğun futbol sevdası, klasik edebiyat üzerine eğitim görmesi ve film yönetmeni olmak istemesi birbirinden son derece kopuk bir izleti sunuyor ortaya. Çünkü hikayenin başında herkes Maradona Napoli’ye gelir mi acaba diye konuşurken ben de sıradan bir izleyici olarak acaba film futbol sevgisi ile mi alakalı dedim. Sonra abisinin Fellini filmi seçmelerine katılması ve Galleria Umberto’da bir film setine denk gelmesi üzerine acaba film yapımına merakı üzerine mi yoğunlaşan bir öykü olacak düşüncesine kaydım. Ama film ikisine de odaklanmadan sağa sola savrulmayı tercih etti.

Filmin adının Tanrının Eli olması, Maradona’nın ve tabii ki Napoli takımının farkında olmadan Fabio’nun hayatını kurtarmış olması. Bu da ilginç bir gelişmeyi beraberinde getiriyor. En büyük hayat neşesi Napoli ve ailesi olan Fabio, ikisinden birini kaybettikten sonra hayattan da kopma eşiğine geliyor. Öyle ki filmin sonunda tarihin 1987 olduğunu anladığımız Napoli şampiyonluk kutlamaları sırasında Fabio hiçbir şey yokmuş gibi eşyalarını toplayıp onu Roma’ya götürecek olan trene biniyor.

Esere puanım 7/10. Fazlasıyla kişisel anılardan beslenen bir film olduğunu inkar etmek zor. Yönetmen bunu kendisi de söylüyor zaten. Ancak bu benim filmi beğenmeme engel olmadı.

Fire Emblem: Path of Radiance

İlk piyasaya sürülme tarihi: 4 Kasım 2005

Geliştirici: Intelligent Systems

Tür: Tactical role-playing

Platform: Gamecube

Oynama Tarihi: 8 Şubat 2022 – 12 Mart 2022

Fire Emblem ana serisinin 9. oyunu olan Path of Radiance tam 40 saat 25 dakika 12 saniyelik bir gameplayin ardından 20 level Lord olup eli Ragnell tutan diri bir Ike ve hiç kayıp vermeden son dövüşe değin bana eşlik eden ordum ile final verdi.

Fire Emblem New Mystery of the Emblem, yani FE 12, adlı oyunu bitirdiğimde söylediğim bir söz vardı. “Bu bugüne değin oynadığım en iyi Fire Emblem oyunu” diye. Bu söz hala geçerliliğini sürdürüyor. Ancak oynanış açısından sürdürüyor. Hikaye olarak ele alacak olursam Path of Radiance şu ana kadar seride oynadığım en iyi oyun oldu. Her şeyden önce ilk kez bir oyunun ana karakteri soylu değildi. Namı büyük bir paralı askerin çocuğu olan Ike’ın yaklaşık bir senelik macerasına tanık oluyoruz bu oyunda. Ve bu yolculuğu sırasında Ike’ın hem ahlaken hem de fiziken geliştiğini görüyoruz.

Ike’ın ana karakter olmadığı diğer ilk 12 Fire Emblem ana oyununda böyle bir dokunuş görmedim. Geneology of the Holy War ile Thracia 776’dan oluşan ikilemeyi henüz oynamamış olsam da ana karakterin prens olduğu ve kayıp krallığını kurtarmaya çalıştığını biliyorum. Bir SNES oyunu olduğu için de pek hikayesel kuvveti olduğunu düşünmüyorum. Ancak bu bir önyargı. Radiant Dawn’ı bitirdikten sonra bu ikisini oynamayı planlıyorum. Belki beni bu konuda haksız çıkarırlar.

Her şeyden önce grand-narative klişe bir savaş öyküsü. Bunu belirtmem gerek. Ancak ana karakterimiz bu savaşın halk kahramanı rolünü üstleniyor. Dostluk kurduğu herkese önce kendisini bireysel olarak ispatlamak zorunda kalıyor. Çünkü soylu bir aileden gelmiyor, sadece bir grup paralı askere liderlik ediyor. Bunu hem düşmanları hem de henüz arkadaşı olmamış karakterler de sık sık vurguluyor. Oyunun başında insan olmayanlara (laguz ırkı mensupları) karşı cahillik edip kaba davranırken, hikaye ilerledikçe hem onlara karşı söylemlere hem de davranışları değişiyor.

Sürekli diyalog barındırmayan bir Tactical RPG (Banner Saga gibi olmayanlar) için oldukça iyi bir karakter gelişimi gösteriyor. En başta Ike’ı ergen shounen karakterlerinden hallice bir MC olacak diye bekleyip sevmemiş olsam da, olgunlaşma sürecini takip ederken kendisine bağlandım. Son dövüşten önce Prenses Elincia ile birlikte yaptıkları konuşma sırasında gözlerim yaşardı. Küçük oğlum büyümüş de kahraman olmuş gibi sevinç gözyaşları dökecektim. Ama kendimi tuttum.

Bu oyunda, FE11 ve FE12’de de olduğu gibi bir savaş öncesi hazırlık menüsü mevcut. Bu menüde outfit, manage, support ve info gibi seçenekler bulunuyor. Sırayla bahsetmem gerekirse Outfit isimli bölümde ordumuzdaki karakterlerin üzerinde taşıdığı 4 silah/asa ve 4 yardımcı itemleri düzenleme imkanı buluyoruz. Markette alım-satım yapma ve item forge etme işleri de bu kısımdan yürütülüyor.

Manage bölümü kendi içinde Award EXP ve Skills olarak ikiye ayrılıyor. Bu bölüm oynadığım diğer FE oyunlarından farklı bir mekanik barındırıyor ki hoşuma da gitti. Öncelik Award EXP kısmı adından da anlaşılacağı üzere her bölümü bitirerek elde ettiğimiz bir miktar EXP’yi dilediğimiz karaktere vererek hızlıca level atlamasını sağladığımız bir kısım. Oyunun başında bunu sevdiğim karakterleri hızlıca güçlendirmek için güzel bir yol olarak görüp sıkça uyguladım. Ancak finale doğru bu level atlamaları sırasında weapon proficiencylerinin artmadığını fark edince yıkıldım. Yani bu 1 Leveldan 18 Levela taşıdığınız bir karakterin statları yükselmiş olsa bile hala E sınıfı bir silah taşıyacağı için rakibine ciddi hasar vereyecek anlamına geliyor. Bu dezavantajını göz önünde bulundurarak EXP dağıtmanızda fayda var. Skills isimli diğer kısımda bu oyunu diğerlerinden farklı kılan asıl özelliği barındırıyor, yani karakter yetenekleri. Her karakterin özel yetenek öğrenebilme kapasitesi bulunuyor. Kimisi 25, kimisi de 15 derece ile kısıtlanmış. Bu kapasitelerine uygun olarak belli başlı parşömenler ile statları ve silahlarına ek olarak belli koşullarda sergileyebilecekleri yeni yetenekler elde edebiliyorlar. Bir dövüşte ilk saldırıyı kendisi yapmak, HPsi yarıya indiğinde kritik vuruş ihtimalinin artması veya birini taşırken rakibe daha fazla hasar verebilmek gibi örneklerle bu yetenekler özetlenebilir. Gerçekten hayat kurtaran bir mekanik bu. Hele de benim gibi hiçbir karakteri ölmesin diye ter döken bir oyuncu iseniz bu skill parşömenlerini asla kaçırmayın derim.

Üçüncü bölme olan Support ise diğer oyunlarda da bulunan iki karakterin birlikte savaş alanında bulunması ile aralarında özel diyalogların geçmesini sağladığımız bir mekanik. Bu karakter ilişkilerini fullleme işini hiçbir FE oyununda başaramadım ancak bu oyun belki de en kötü performans sergilediğim olabilir. Bu sefer oyuna her karakter için bir diyalog limiti konulmuş. Yani 5 diyalog hakkı olan bir karakter iki ayrı kişi ile ilişkisini A seviyesine getiremiyor. Ben bunu geç fark ettiğim için gerçekleşmesini istediğim romance ve dostluklarında hiçbirini başaramadım. Gerçekten üzücü oldu.

Sonuncu ve en temel kısım ise Info. Bu sekmede farklı karakterler ile birden fazla kişinin dahil olabildiği durum değerlendirmeleri veya o bölüme özel olarak gelişen olayları görüştüğümüz bir sekansa dahil oluyoruz. Birkaç karakterin recruit edilme durumu da bu konuşmalarda sırasında ortaya çıkıyor. Bu bölümün önemli olduğunu zaten oynamaya başladığınızda direkt fark edeceksinizdir. Oyunun ilk yarısına kadar da buradaki diyaloglar size o bölümle alakalı önemli tüyolar veriyor. Örneğin çöl bölümünde iken girdiğim bir konuşmada NPC bana kumlarda saklı itemler keşfedebileceğimizi söyledi. Onun sayesinde bir bölümde 7-8 item falan bulmuş olmam lazım. Epey iş görüyor bu kısım, atlamayın.

Oyuna mekanik çeşitliliği ekleyen bir diğer unsur da beorc (insan) ve laguz (shape-shifter) karakterlerin farklı zayıflıklarının bulunması. Bazı silahların, örneğin laguz bow, diğer ırka fazla hasar veriyor olması gibi durumlar, bazı kritik anlarda maçı bile çevirmenize yarayabiliyor. Ejderha kabilesinin oyuna son 3-4 bölümde dahil olması biraz üzücü oldu. Kesmesi epey zor düşman tipi olsa da varlıkları dövüş alanına heyecan katıyordu.

Oyunda beğendiğim karakterleri sıralamam gerekirse; swordmaster Zihark, sage Ilyana, warrior Boyd, paladin Oscar, assassin Volke, sage Soren, sniper Shinon, falcon knight Marcia… Aslında epey de sevdiğim varmış. Buraya Rolf, Makalov, Lucia, Bastian, Elincia, Kieran, Haar ve Sephiran’ı da yazabilirim. Ve yazdım da.

Epey uzun bir liste oldu bu. Direkt aklımda kalacak 2-3 karakteri söylemem gerekiyorsa ama sürekli aç gezen Ilyana, sandık açmak için 50 gold isteyen Volke, insan ikiyüzlülüğünden tiksinen Soren, abisi Makalov’u her fırsatta azarlayan Marcia ve Shakespeare gibi konuşan ve giyinen Bastian’a özellikle değinmeliyim.

Oyun sonu istatistiklerine göre en çok savaş kazanmış karakterler sırasıyla;
Boyd, Warrior, Lv 20, 149 Wins
Ike, Lord, Lv 20, 125 Wins
Oscar, Paladin, Lv 19, 94 Wins
Titania, Paladin, Lv 10, 66 Wins
Ilyana, Sage, Lv 9, 47 Wins

Geçen ay yüksek lisans tezime odaklanma kararı aldığım için bir süre büyük bir yapım bitirmeyi planlamıyorum. En azından yaz tatiline kadar Radiant Dawn’a başlayacağımı sanmıyorum. Ancak aklımın bir köşesinde ve mutlaka bu hikayenin devamına bakacağım. Şimdilik Path of Radiance’ın kalbimde bıraktığı tatlı sızıyı hissederek vakit geçirmek istiyorum.

Oyuna puanım 8.5/10. Oynarken acayip keyif aldım. Hikayesinin sürükleyiciliği bir kenara Ike’ı her bölümde daha da fazla sevebilmiş olmaktan dolayı memnun ayrıldım.

Diamond No Ace: Act II

Seri Çıkış Tarihi: 2 Nisan 2019 – 31 Mart 2020

Türü: Shounen – Spor – Okul – Komedi

Bölüm Sayısı: 52

İzlenme Tarihi: 14 Nisan 2019 – 9 Mart 2022

Diamond No Ace anılarımda en özel yere sahip üç spor animesinden biridir. Yowamushi Pedal’dan sonra, Slam Dunk’tan önce gelse de DNA bu ikisinden ayrı olarak çok özel bir önem taşıyor benim için. 2013’te ilk bölümüne göz atmış ve devam etmemiş olsam da 2015’te düzenli olarak izlemeye başlayıp sonunda aşık oldum. Bana beyzbolun kurallarını öğreten ve oyunu sevdirdiği için hatırımda hep taze duruyor ve biri spor animesi diyince aklıma gelen ilk seri oluyor.

Spor animesi izlemeyi gerçekten çok seviyorum. Her zaman shounen türününün en iyi örneklerinin spor kategorisindeki serilerde olduğunu söylerim. Çünkü bir shounen’de yer alması gereken tüm temalar sporda kolayca yer bulur. Mücadele, takım ruhu, dostluk, rekabet, yenilgi, hırs, ayrılık acısı, gençlik, sıkı çalışma, gelişim ve başarı. Bu kelimeleri art arda yazarken dahi gözlerim doldu. Bir kurguda en değer verdiğim unsurlar hep bunlar olmuştur. O sebeple de 25 yaşına gelmiş biri olarak hala shounen serilerden deli gibi haz almayı sürdürüyorum.

DNA Act II’de neler yaşadık hızlıca bir özet geçelim. Sezon Sawamura, Haruichi ve Furuya’nın ilk senesinin sonunda yani Mart-Nisan arasında gerçekleşen Senbatsu turnuvası ile başlıyor. Bu turnuvada Hokkaidolu bir okul olan Komadai Fujimaki’ye eleniyor Seidou okulumuz. Ancak hemen ardından okulun açılması ile birlikte yeni gelen 1. sınıf öğrencileri ile tanışıyoruz. Okumura, Yuuki ve Yui başta olmak üzere 5-6 kadar önemseyebileceğimiz yeni yetenekleri takımımıza katılmış olarak buluyoruz.

Onların katılımı ile birlikte zenginleşen kadro ile Bahar Turnuvası’na katılan Seidou Lisesi, yarıfinalde Ichidaisan High ile eşleşiyor. İlk inningten 2-0 öne geçen Seidou, 5. inning Furuya’nın yorulması ile birlikte 5 sayı yiyor. Koç Kataoka riskli bir karar alarak Furuya yerine Sawamura’yı oyuna sokuyor. Soğuk kanlı bir şekilde inningi ve maçı kapatan Sawamura bu maçtan sonra koçun gözünde güvenilirlik kazanıyor. Hazırlık maçlarında da başarılı bir performans sergilemesi neticesinde Bölgesel Yaz Turnuvası için seçilen kadronun Bir Numarası (Ace) olarak görevlendiriliyor. Ace olarak çıktığı ilk maçta gerginliği nedeniyle hata yapıp takımını 2-0 geriye soktuktan sonra 3 ya da 4. inningte oyundan alınarak yerine 3. sınıf olan Kawakami giriyor. Başarılı bir savunma ile maçı 10-2 kazanan Seidou özgüven toplayıp tur atlıyor.

Bir sonraki maçta Furuya ile başlama kararı alan koç Sawamura’nın mental olarak toparlanması, hırslanmasını sağlamaya çalışır. İkinci maçı da kolayca alan Seidou, üçüncü maçına takımın Ace’i Sawamura ile başlar. İlk atış yapılırken Act II final verir.

DNA sadece as kadro oyuncuları değil, yedeklerle, takım menajer ve yönetimini de hikayeye sokarak herkesin kişiliğini, düşüncelerini, hedeflerini ve korkularını öğrenmemize imkan sağladığı için çok kıymetli bir seri. Sadece sahaya çıkan 9 oyuncuyu değil. 20 kişilik ana kadroya ek olarak, kadroya giremeyen hırslı oyuncular, turnuvada karşılaşılan rakipler, takım yönetimi kadrosu ile birlikte neredeyse 40 kişiye varan bir karakter grubunu seyirciye önemsetebiliyor. Bu seride karşılaşılabilen bir şey değil. Gerekli önem verilmeli.

Sezona puanım 9.5/10. Devamının gelmesini iple çekiyorum.

Ninja Scroll

Orijinal Adı: Juubee Ninpuuchou (1993)

Türü: Tarihi – Macera – Fantastik – Korku – Romantik – Doğaüstü

Stüdyo: Madhouse

İzlenme Tarihi: 6 Mart 2022

Myanimelist hesabımdaki completed listesine göre 474 adet anime izlemiş bir kişi olarak Ninja Scroll filmini henüz izlememiş olmak beni bile şaşırttı. Neredeyse 10 senedir bu animenin varlığından haberdarım ancak neden bilmiyorum bir türlü izleme şansı bulamadım.

Filmin başlangıcı bana acayip Basilisk havası verdi. İlk 10 dakikayı izlerken acaba Basilisk, Ninja Scroll ile Romeo ve Juliet karışımı bir seri olarak mı tasarlanmış diye düşündüm. Sonradan hikaye başka bir yöne saptığı için bu düşüncemden aniden kurtuluverdim. Ve hikayenin seçtiği yön de beni tatmin etti.

Hikaye Jubei Kibagami isimli bir kiralık kılıcın başından geçenlere odaklanıyor. Yolculuğu esnasında bir shinobi dövüşüne denk geliyor. Ekipten hayatta kalan kunoichiyi, mutant shinobinin elinden kurtardıktan sonra mutant ninja ekibinin hedefi haline geliyor. Tokugawa Shogunluğu’na son verip Toyotomi Klanı’nı başa getirmeyi planlayan bu ekip yoluna çıkanları tek tek alt etmenin yollarını arıyor. Onları durdurmak ile görevlendirilen Dakuan isimli ihtiyar shinobi ve kunoichi Kagero ile müttefik kuran Jubei hikaye boyunca sayısı sekizi bulan bu mutant ninja ekibine karşı ölüm kalım savaşı veriyor.

Sanat yönetimi standart bir 90lar animesi seviyesinde olduğu için benim zevklerime kolayca hitap ediyor. Dövüş animasyonlarının akıcı ve karelerin heyecan verici açılardan çizilmiş olması beni izlerken yeterince eğlendirdi.

Esere puanım 8/10. Hala en sevdiğim anime filmi Sword of the Stranger olmayı sürdürse de Ninja Scroll da benzer bir tat arayan izleyiciler için gönül rahatlığı ile önerebileceğim bir yapım olduğunu kanıtladı.

tick, tick…BOOM!

Orijinal Adı: tick, tick…BOOM! (2021)

Yönetmen: Lin-Manuel Miranda

Türü: Biyografik – Drama – Müzikal

İzlenme Tarihi: 5 Mart 2022

Oscar 2022 ödül töreni tarihi yaklaşırken geçen sene çıkmış olup da henüz izleme fırsatı bulamadığım yapımlara göz atma kararı almıştım. Bugün aslında başka bir film izlemeyi düşüyordum ama kendimi ağır bir eserin altına sokmak istemedim. Bu yüzden seyretmesi daha kolay olacak bir filmde tercih yaptım.

Film Jonathan Larson isimli bir müzikal oyun yazarının 30 yaşına girerken yazdığı oyunun perde arkasında geçen dramayı konu alıyor. Daha önceden tanıdığım bir sanatçı olmadığı için duygusal olarak pek etkilenemedim. Ancak 90lar New York’unda geçim sıkıntısı yaşayan bir gencin aşk hayatı, dostluk ilişkileri ve kariyer hayallerine az çok empati kurabildim.

Pek müzikal dinleyen biri olmasam da filmin ilk yarısındaki eğlenceli müzikler beni epey eğlendirdi. 30/90 ve Johnny Can’t Decide dinlemeyi hoş parçalardı. Ancak sonra hikayenin dramatik yönü ağır basınca ben ufak ufak filmden kopmaya başladım. Son yarım saati bitsin de gidip Jujutsu Kaisen mangası okuyayım dedirtti. Yine de Vanessa Hudgens’ı yıllar sonra neredeyse 10 yıl sonra tekrar bir filmde seyretmiş olmaktan mutlu oldum. Tatlılığını hiç kaybetmemiş.

Yapıma puanım 6.5/10.