Gerçekten çok uzun bir süre sonra ilk kez Steinbeck romanı okudum. Hatta bunu daha iyi ifade etmek için şöyle bir cümle kurabilirim. Akıl baliğ olduğumdan beri ilk kez bir Steinbeck romanı okudum. Evet bu daha iyi izah etmiştir. Çocukken Fareler ve İnsanlar ile İnci isimli eserlerini okumuştum. İnci epey basit bir kurguya sahip, ders verme niteliği taşıyan bir işti. Ancak Fareler ve İnsanlar’ın derinliğini o dönemki yetilerimle kavrayamamıştım. Bitmeyen Kavga’dan tatmin olarak ayrıldığım için Of Mice and Men’e bir tekrar okuma yapmam gerektiği konusunda ikna oldum.
Açıkçası kitabın hikayesine dair hiçbir bilgim yoktu. Hatta kitabın varlığını bile geçen ay öğrendim. İletişim’den ilk basımı yapılacağına dair bir reklam düştü önüme. Yıllardır Steinbeck okumayan biri olarak bu haber birden ilgimi çekti ve hemen kitabı sepetime ekledim.
Kitabın Kayıp Cennet’ten bir alıntı ile başlıyor olması beni daha birinci dakikada tavladı. Bu eser benim zayıf noktam olabilir. Kim John Milton veya Paradise Lost’a referans verirse benim gözümde 1-0 önde başlıyor demektir. Zaten sonra kitabın İngilizce başlığını gördüm ve isminin dahi Paradise Lost’tan alındığını görünce kitaba daha o an aşık oldum.
Hikaye Jim Nolan isimli sıradan bir gencin odağında şekilleniyor. İşçi bir ailenin ferdi olan Jim, bir gün sokakta dikkatini çeken bir eylemi seyrederken haksız yere polis şiddeti görüp hapsi atılması üzerine ‘Parti’ye gitmeyi kafasına koymuştur. Bu sebeple hapiste yattıktan sonra doğru Parti binasına gider ve başvurusunu yapar. Parti aktivitelerine daha yeni başlamasına rağmen yazı işlerindeki becerisi ve öğrenme kabiliyeti sayesinde Mac Mcleod isimli Parti üyesinin iş ortağı olur. Masabaşı işleri ile uğraşırken birden Kaliforniya’daki meyve bahçelerinde sezonluk işçilerin zor şartlar altında çalıştırıldığının haberini alırlar. Bunun üzerine Parti bir grev organize etmeleri için Mac ve Jim’in bizzat sahaya gönderilmesine karar verir. Böylece olaylar başlar.
Romanın en beğendiğim yanı hiçbir diyalog veya olayın plastik hissettirmiyor oluşuydu. Olayların ciddiyetini bozan bir teatrallik yoktu. Sol propagandası dahi yapılmıyordu, çünkü ihtiyaç kalmıyordu. Grev, o idealleri anlatmak için fazlasıyla yeterli idi. Hiçbir konuda aşırıya kaçıldığını hissetmedim. Bu da kurgunun bende bıraktığı doğallık, gerçek bir öykü olma imgesini kuvvetlendirmeyi başardı.
Bu kitaba dair unutamayacağım sahneler; Mac’in soğuk kanlılıkla kundakçı gencin ağzını burnunu kırması ve sonrasındaki pişmanlığı, London’ın Burke’e karşı öfkesi, Jim’in saçını tarayan kadını gördükten sonra çocukluğunu anımsaması ve Mac’in final konuşması.
Romana puanım 7.5/10. En yakın zamanda Fareler ve İnsanlar ile Gazap Üzümleri’ni de okumayı planlıyorum.
Arthurian legends arasında en sevdiğim hep Yeşil Şövalye ve Sir Gawain öyküsü olmuştur. Gawain’in kabadayı halleri, Yeşil Şövalye ile yılda bir kez dövüşüp her seferinde kaybetmesi ve sonunda hileye başvurarak onu alt etmesi; ancak eğer yanlış hatırlamıyorsam, sonunda da yaptığı hile nedeniyle pişmanlık duyup bundan böyle gerçek bir Hristiyan şövalyesi olmaya ant içmesi oldukça başarılı bir gelişim hikayesi barındırıyordu.
David Lowery bu bin yıllık öyküyü tekrar yorumlamış olmasına rağmen bana kalırsa hikayenin özünden hiçbir şey kaybetmemiş. Benim bu öyküde bayıldığım iki kısım vardı. Biri Yeşil Şövalye’nin temsil ettiği şeyin ne olduğu, diğeri de Gawain’in olgunlaşma süreci. Yeşil rengi ve şövalyeyi bugüne değin hep tabiatın kendisi olarak yorumlardım. Yalnız başıma bulduğum fikir değil bu elbette.
Gawain ve şövalyenin mücadelesi esasında yıllar boyu doğa-insan çatışması olarak okunmuş. Ben de bu görüşe dahil olmuştum. Ancak filmdeki bir diyalog bakışımı birden ters yüz etti. O konuşmada şövalyenin neden yeşil renge sahip olduğu konusunda fikir paylaşılırken ortaya sunulan yaşamın sembolü olduğu yorumuna karşılık olarak çürümenin rengi olduğu savı atıldı. O an birden gözlerim açıldı. Filmi durdurup biraz düşündüm ve bunu daha önce nasıl kendim fark edemedim diye ufaktan dövündüm.
Öykünün taşıdığı ağır sembolizmi bir kenara bırakıp filmin kendisinden bahsetmem gerekirse gerçekten beğendiğimi belirtmeliyim. Ben bana farklı bir bakış açısı katabileceğini hiç beklemiyordum. Şu an bu masal benim gözümde bir kat daha derinlik kazandı. Hikayeler bu yüzden önemlidir ve tekrar anlatılmaya ihtiyaç duyulur. Tek kulak ve tek göz o sözlerin ardındaki her manayı kavrayamaz. Bazen bir başka ağızdan tekrar tecrübe edilmesi gerekir öykülerin. Bu masal da benim için o filtreden geçmiş oldu.
Filme puanım 8/10. Seyir zevki son derece yüksek bir yapımdı.
Orijinal İsim: Il deserto dei Tartari (The Tartar Steppe) (1940)
Yazar: Dino Buzzati
Okuma Tarihi: 14 Ekim 2021 – 11 Kasım 2021
Barbarları Beklerken romanını bitirdikten sonra eser hakkındaki yorumları okurken öğrenmiştim Dino Buzzati’nin Tatar Çölü eserini. Coetze’nin ağırlıklı olarak bu romandan ilham aldığını öğrenince kitaba karşı bir ilgim oluştu. Ancak bir yandan da kurgu kalitesinden kuşkuya düştüm. Birbirine yakın temalı iki eserin içerik olarak birbirinden ne kadar farklı düşebileceğini kestirmeye çalıştım. Epey spesifik bir konu olduğu için iki eserin fazla benzer çıkmasından çok korkuyordum ama neyse ki endişelerim boşuna imiş.
Tatar Çölü her şeyden önce kişisel bir öykü. Giovanni Drogo isimli genç bir İtalyan ordusu subayı henüz meslek hayatının başında iken, ülkenin kuzey sınırındaki kimsenin adını bile daha önce duymadığı ıssız Bastiani Kalesi’ne tayin edilir. Kendisine birkaç ay boyunca bu sürgün görevinde yer alması sonrasında istediği vakit tayin isteyebileceği sözü verilir. Drogo da bu imkanının rahatlığı ile kalede yaşadığı sıkıntılara rağmen kendisini herhangi bir gün buradan ayrılabileceği yönünde teskin eder durur. Ancak bilmediği şey bu telkinler sonucu günler, haftalar, aylar ve yıllar gelip geçer.
Tüm meslek hayatını kuzeydeki kurak bozkır toprağı üzerinden bir düşman saldırısı geleceği ümidi içinde geçirir. Bu inancı kendisinden önceki kuşaklar tarafından da paylaşılmaktadır. Esasında bu ülkelerinin işgale uğramasını istemek gibi bir durum değildir. Ömürlerini adadıkları ‘vatanı savunma’ görevini bir hiç uğruna devam ettirmediklerine inanmak istemelerinden kaynaklanmaktır. On yıllar boyu tek bir askeri faaliyet dahi olmamasına rağmen askerler kendi aralarında dedikodu çıkarır. Vakitlerini boşa harcamadıklarına ikna olmak için gerekli olan bir hikaye. Tutunacak bir dala ihtiyaç gerekir. O hikaye de Tatar çölü sayesinde kendiliğinden doğmaktadır.
Döngü içeren kurguları oldum olası sevmişimdir. Bunu ayrı faaliyetleri sürekli tekrar etmek şeklinde değil de vakit geçtikten sonra bir olayın bir başka grup veya birey tarafından uygulanması halinde yorumlanmasını tercih ederim. Bu roman da sevdiğim türden bir paradoks sahnesi içeriyor. Hikayenin başında henüz teğmen olan Drogo’nun yüzbaşı Ortiz ile dağ geçidinde karşılaşması ve bu benzer anın romanın sonlarına doğru teğmen Moro ile artık yüzbaşı olmuş Drogo arasında yaşanması idi. Çok şiirsel bir sahne idi. Böyle anlara hayatın içinde rastlamak da beni hep mutlu etmiştir. Bir diğer aklıma kazınan sahne de Angustina’nın kar fırtınası altında kendi kendine iskambil oynamasıydı. Okurken tüylerim diken diken olmuştu.
Romana puanım 7.5/10. Barbarları Beklerken’den daha çok beğendiğimi söylemeliyim. Giovanni Drogo da kendimi özdeşleştirdiğim roman karakterleri arasına girmiş oldu.
Orijinal Adı: 銀魂 THE FINAL (Gintama The Final) (2021)
Türü: Shounen – Tarihi – Komedi – Drama – Sci-Fi
Stüdyo: Bandai Namco Pictures
İzlenme Tarihi: 7 Kasım 2021
Bundan 5 ya da 6 yıl önce başlamış olduğum Gintama serüveni bu film ile son bulmuş oldu. Esasında izlemeyi bilerek geciktirmiştim. Lakin daha fazla ertelemenin hiçbir faydası olmayacağına kanaat getirdim. Artık veda vakti gelmişti.
Bu film ile birlikte Gintama mangasının hikayesi sona eriyor. Yorozuya, Shoyo ve diğer Edo halkının kaderi belirlenmiş oluyor. Şahsen finalde öyle ayların yıldızların patladığı derecede epik bir dövüş beklemiyordum. O yüzden de Utsuro ile gerçekleştirilen son çarpışma beni yeterince tatmin etti.
Finalin en tatlı anı ise Shoyo’nun Shinpachi ve Kagura ile baş başa kaldığı anlardı. Epey duygulandım. Ben öğretmen-öğrenci, anne-çocuk gibi klasik bağ hikayelerini oldum olası severim. O patırtı kütürtünün ortasında o karşılaşma beni duygu seline sürükledi. Katsura, Takasugi ve Gintoki’nin Shoyo’nun okulundaki flashbacklerine sık sık yer verilmiş olması da eserin duygusal tonunu bir gömlek üste taşımış.
İçimde buruk bir mutluluk var. Hayır, kendimi üzmüyorum. Gintama’nın bir bölüm başlığında da söylendiği gibi: “Nothing Lasts Forever, Including Parents, Money, Youth, Your Room, Dress Shirts, Me, You, and the Gintama Anime”.
Filme puanım 9.5/10. Artık her şey sona erdi. Elveda Gintama. Seni hep seveceğim.
Dune kitap serisi hakkında ne kadar konuşsam az kalır. İlk ciddi blog denememi de Dune üzerine yapmış olmam, bu seriyi benim için daha da özel bir yere ulaştırıyor. Kitaplar hakkında iki blogta da yeterince paylaşım ve inceleme yazdığım için burada onlara değinmeyi düşünmüyorum. Bu yazı film serisinin ilk halkası ile ilgili olacaktır.
Şimdi hızlı bir giriş yapacağım. Film harikaydı. HA-Rİ-KA. Ben daha iyi uyarlanmış bir film izlediğimi hatırlamıyorum. Bu kadar düşünce, iç ses ve mistisizm dolu bir eserin nasıl görselleştirileceğini gerçekten merak ediyordum. Hakkı yönetmenin patlama ihtimalinin olduğu birkaç sahne bile belirlemiştim. Bunlardan biri de meşhur kutu sahnesiydi.
Vilnöv’ün hakkını vermeliyim. İnanılmaz derecede iyi bir iş çıkarmış. Gelecek görüleri, halüsinasyonlar ve diğer tüm mental odaklı sahnede heyecan ve merak uyandırmayı başarmış. Anlatı hiçbir şekilde sıkmıyor. Sahneler arası geçişler ve müzikler o kadar iyi bir uyum içerisindeki seyirciyi yerinde sabit duramayacak hale sokuyor.
Seriyi tamamlamış biri olarak beklentilerimi fazlasıyla karşıladı. Arrakis’e varış sahnesi gibi birkaç kısımda tüylerim diken diken oldu. Yer yer gözlerim doldu. Paul ile Jessica’nın çadırdaki sahnesinde kalp atışlarımın hızlandığını net bir şekilde hissettim. Bana bunu yaşatabilen çok çok çok az eser oldu. Dune filmi de bu işi başarabilenler arasına adını altın harflerle yazdırdı.
Filme puanım 9/10. İkinci bölümü sabırsızlıkla bekliyorum.
Seri Çıkış Tarihi: 11 Nisan 2014 – 20 Haziran 2014
Türü: Seinen – Psikolojik – Drama – Spor
Bölüm Sayısı: 11
İzlenme Tarihi: 24 Ekim 2021 – 31 Ekim 2021
Yayınlandığı dönemde çok fazla seri takip etmekte olduğum için bilinçli olarak es geçmiştim Ping Pong’u. Bugün dönüp bakınca iyi ki de bekletmişim diyorum. Çoğu aldığım kararların olumlu sonuçlanması hoşuma gidiyor.
Şarap gibi yıllandırıyorum filmleri, kitapları ve animeleri. Sonra tam kıvamına geldiğini hissettiğim anda durdukları tozlu bodrumdan gün yüzüne çıkarıyorum. Ping Pong da tam öyle hissettiğim bir anda aklıma geldi. İkinci kez dahi düşünmedim. Direkt başladım izlemeye.
Ben bu kadar kısa sürede bu kadar fazla karakteri bu incelikle anlatabilen çok az eser gördüm. Korkuları, endişeleri, hayalleri ve onları motive eden olgularla birlikte hikayede adını bildiğimiz yarışmacı her karakterin ayrı bir kişiliğe sahip olduğuna kolayca ikna oluyoruz. Bu durum elbette ki Masaaki Yuasa’nın becerisi. Tatami Galaxy’de de bunu harika bir şekilde başarmıştı. Kısa ve öz anlatı yapmak konusunda oldukça maharetli bir yönetmen. Dilerim emekli olmadan evvel daha fazla çalışmasını izleme şansına erişebiliriz.
Serideki beş önemli karakter mevcut. Sırasıyla Smile, Peco, Akuma, Kong ve Kazama. Bu beş karakterin her birinin hikayesini öğrenmek için yeterli süre verilmiş. İçlerinde en beğendiğim karakterler Peco ve Kong idi. Genellikle saf tipleri beğenmesem de, Peco benim tahammül edebildiğim iyimser ve hayalperest karakterlerden biri oldu. Kong ise tam olarak kendimi özdeş görebileceğim türde hırslı ancak başarısızlıklar karşısında gerçek bir insan gibi çöküş ve kabulleniş evresi yaşayan gri tiplemelerden. Adı geçen beş karakterin de bu 11 bölümlük kısa öykü içindeki karakter gelişimini izleyebiliyor olmak oldukça kıymetliydi.
Seriye puanım 8.5/10. Dört başı mamur bir spor animesiydi. Herkese öneririm.
Ted Lasso ile tanışmam çok ani oldu. İzleme kararı vermemse şaşılacak şekilde hızlı gelişti. Kolayca dizi izleyebilen bir insan değilimdir. Bunu blogta paylaştığım yazıların oransal olarak ne kadarının dizi kategorisinde olduğunu inceleyerek dahi fark edebilirsiniz.
İzleme kararı son zamanlarda içimde yükselen Football Manager tutkusu ile yakından ilişkiliydi. Bu oyunun konseptini ve derinliğini hep beğeniyor olsam da hiçbir zaman başarılı bir FM oyuncusu olamadım. CM 2000’den beri düzenli aralıklarla bu oyuna girmeye çabalarım ancak hiçbir zaman istediğim gibi bir form tutturamam. Bu genel performansının aksine çıkan tek örnek geçen sene FM20’de Kastamonuspor’u yönettiğim kariyerdi. O denememi başarılı kılan şey neydi bilmiyorum. Sezonu ikinci ligte 2 ve 3. sırada bitirmiş ve play-offlara kalmıştım. İkinci tur maçında elendiğim için üst lige çıkamamıştım ve sonrasında yabancı kuralı nedeniyle istediğim kadroyu kuramamam da eklenince büyük umutlarla başladığım kariyeri noktalamış bulundum.
Bu oyunu iyi oynayamıyor olsam da menajerlik olayını çok seviyorum. Bu yüzden de Ted Lasso gibi bir dizinin varlığını haber alınca anında izleme isteğine kapıldım.
Diziyi çok beğendim. Fakat izleme zevkimi düşüren birkaç durum vardı. Hannah Waddingham Rebecca karakterini canlandırırken gereksiz mimiklere kaçmıyor olsa dizi çok iyi olabilirdi. Juno Temple da Keeley tiplemesi sebebiyle beni azıcık da olsa irrite ettiğini itiraf etmeliyim. Jamie Tartt karakterini canlandıran Phil Dunster da hal tavır itibariyle onlardan aşağı kalmıyordu. Bu üçünü bir kenara koyduğumuzda ise Jason Sudeikis (Ted), Brett Goldstein (Roy), Brendan Hunt (Koç) ve diğer herkes izlemesi son derece keyifli ve eğleceli karakterlerdi.
İlk sezonun sonundaki o hayal kırıklığının kahramanın yolculuğu açısından oldukça önemli bir karar olduğunu düşünüyorum. O maçı berabere bitirmiş olsalardı belki bu diziden o kadar da memnun ayrılmayacaktım. Şu an ikinci sezonda kendini adamış genç ve hırslı bir AFC Richmond görmek için heyecan duyuyorum. Umarım hayal kırıklığına uğramam.
İlk sezona puanım 8/10.
___
Sezon Sayısı: 2/?
Bölüm Sayısı: 12
Çıkış Tarihi: 23 Temmuz 2021 – 8 Ekim 2021
İzlenme Tarihi: 7 Kasım 2021 – 4 Ocak 2022
Bu sezonun ilkinden daha iyi olacağını hiç beklememiştim. Sezonun ilk bölümünden son bölümüne değin her karakterin kişiliğinde bilmediğimiz bir yönün ipucu açıklandı. Son bölüme vardığımızda öyle bir durum içinde kaldık ki her şey olacağına varmış gibi bir his verdi.
Dizinin en güçlü yanı ne diye sorsalar ne oyunculuk, ne mizahı, ne de öyküsü derim. Bu diziyi güzel kılan en kritik nokta karakterlerin gerçek bir insan gibi resmedilmesi. Hem yan hem de ana karakterlerin her biri bu hikaye boyunca gelişim gösterdi. Kimisi bu yolda mental olarak olgunlaşırken diğeri güce tapan aşağılık kompleksi olan birine dönüştü. Hikayelerin en kıymetli özelliği de bu yolculuğu seyirciye ne kadar geçirebildiğine göre değerlendirilir. Ve Ted Lasso bu konuda gerçekten başarılıydı.
İkinci sezona puanım 8.5/10. Son bölümdeki gelişmelerin üzerine üçüncü sezonu gerçekten merakla bekler hale geldim.
Final Fantasy VII Remake tam 40 saat 18 dakika 6 saniyelik bir gameplay sonunda 37 level bir Cloud ile final verdi.
Final Fantasy VII benim için çok özel bir oyundur. Shadow of the Colossus’u mu yoksa FF7’yi mi daha önce oynadığımı net olarak hatırlayamıyorum. Ancak ikisi de benim video oyunlara bakış akışımı kökten değiştiren işlerdi. FF7 ile bir oyunun çıkış yaptığı konsolun tüm imkanlarını nasıl sonuna kadar kullanabileceğini ve bu imkanların hikayeye, esprilere nasıl yedirilebileceğini görmüştüm. Shadow of the Colossus da bir eserin onu tecrübe eden kişiye eşsiz duygular yaşatmak için derin diyaloglar ve karmaşık bir hikayeye ihtiyaç duymadığını, atmosfer ve müzikler ile de bunun başarılabileceğini kanıtlamıştı.
E3, Tokyo Game Show ve Gamescom etkinliklerini herhalde 8-9 senedir canlı izlemeye özen gösteriyorum. Böylece gündemi takip edebiliyorum. Her gelişmeyi anlık olarak öğrenmek çok hoşuma gidiyordu. E3 2015’te beni evde çığlıklar atıp alkış tutarak zafer turuna çıkartan bir oyun duyuruldu. Final Fantasy 7 Remake. Hiçbir sızıntı ve dedikodu yokken birden böyle bir duyurunun yapılmış olması beni de, dünyanın dört bir yanındaki JRPG severleri de sevinç krizine soktu. O gece sosyal medyada herkes FF7 hakkında konuşuyordu. Youtube anasayfasında önerilen videoların yarısı FF7 ve Square Enix sunumu ile alakalıydı. Gerçekten unutulmaz bir andı. Daha sonra hiçbir oyunun duyurusu beni bu kadar heyecanlandıramadı.
Uzun bir girişin ardından anlamış olacağınız gibi bu oyuna karşı epey yüksek bir hype yüklenmiştim. Seveceğinizi bildiğiniz bir eseri beklerken dahi keyif alabilirsiniz. Ben her gelişme duyurusuna nasıl heyecanlanıyorsam, oyunun çıkış tarihindeki ertelenme haberlerine de aynı olumlulukla yaklaşıyordum. Böyle durumlarda Shigeru Miyamoto’nun sözü zihnimde yankılanır durur: “Ertelenen bir oyun eninde sonunda iyi bir çıkış sağlar, ancak acele çıkan bir oyun sonsuza değin kötü olarak kalır.”
Square Enix oyuna dair her sene E3’te bir video gösteriyordu. Kimisi hikaye kimisi mekanik odaklı oluyordu. Ve her sunumun sonunda projenin bir sene sonrasına ertelendiği haberi veriliyordu. İnternetteki zihinsel olgunluğa erişememiş global oyunsever kitle her E3 sonrası firmayı topa tutuyordu. Bu durum da beni acayip rahatsız ediyordu. Ancak münakaşaya girmek yerine sessiz bekleyişimi sürdürmenin daha iyi olacağına kanaat getiriyordum.
Normalde büyük yapımlar senenin başında çıkış yapmazlar. Ancak projenin tamamlandığına kanaat getiren ekip covid salgınının da patlamasının üzerine evine kapanıp uğraşacak meşgale arayan insanların varlığını fırsat bilerek FF7 Remake’i piyasaya sürdüler. Satışlar başarılı ve istenen düzeyde oldu mu bilmiyorum. Çoğu oyun hakkında da ne kadar satmış gibisinden bir araştırma yapmıyorum. Ancak şu var ki oyuna ilgisi olan olmayan ne kadar PS4 kullanıcısı varsa alıp oynadı bu oyunu. Tam kapanma döneminde insanlara uğraşacak 20-30 saatlik bir oyun çıkmıştı. Bu da firma adına bir avantajdı.
Bense oyunu oynamak için hiç acele etmedim. Çünkü orijinal oyunu ve yan oyunları oynamıştım. Hikayeye dair hiçbir spoiler yeme kaygım yoktu. O yüzden içim rahat bir şekilde fiyatının düşeceği günü bekledim. Tam da şansıma olacak ki oyun Playstation Plus tarafından Mart 2021’de bedava olarak sunuldu. Bu beklenmedik gelişme sonrasında oynayacağım oyunlar listesinde ufak bir düzenlemeye gittim ve başlayıp yarım bıraktığım birkaç işi tamamladıktan sonra Eylül ayının sonunda FF7 Remake’e resmi olarak giriş yapmış oldum.
Oyunun hikayesi olay örgüsü bakımından değerlendirilirse %95 oranında aynı durumda denebilir. Yalnız çok kritik bir mesele var ki oyuna Whisper denen hayalet benzeri ögeler yerleştirilmiş. Bunlar Destiny (Kader) bekçisi görevi görüyorlar. Orijinal hikayedeki olayların aksine çıkılabilecek her durumda bu Whisper isimli ruhlar duruma müdahale ediyor ve olayları eski akışına uygun hale getiriyorlar. Bu oyunun başında iken beni rahatsız etmişti. Ben remake yapılan bir oyunun birebir aynı öyküyü anlatmaması gerektiğini düşünüyorum. Eklemeler, düzeltmeler ve değişiklikler yapılmalıydı. Bunun karakterlerimizin gücünün üstündeki bir Deus Ex Machina tarafından kaderin çarklarına uygun şekilde hareket etmeye zorlandığını görmek hiç hoşuma gitmedi. Ya böyle bir eklenti hiç yapma, dedim kendi kendime, yapacaksan da buna karşı çıkabilelim.
Nomura da ikinci söylediğim gibi düşünmüş olsa gerek ki öykü boyunca illallah ettiğimiz bu Whisperları oyunun sonunda alt ediyoruz. Tabii bu nokta biraz sıkıntılı. Çoğu insan tarafından tepki ile karşılanmış. Şöyle ki durum bir noktada kaderin ağlarını söküp atabileceğimiz bir noktaya varıyor. Eğer o perdeyi bir defa aşabilirsek bundan sonra kaderin seçimlerimiz üzerinde hiçbir etkisi kalmayacak. Biz de Whisper ve Sephiroth ile yaptığımız dövüş sonrasında bu döngüyü kırmayı başarıyoruz. Bu da şu anlama geliyor: ilk oyunda yaşanan hiçbir olayın bu oyunda da yaşanmasını gerektiğin bir durum kalmıyor. Artık Aerith’i kaybetmek zorunda olmayabiliriz, Zack ölmemiş olabilir, Cait Sith bize ihanet etmeyebilir, Weapon inşa edilmeyebilir vs. Şu an hikayede yapılabilecek her türlü düzenleme için uygun bir ortam sağlanmış durumda. Ve… ve… bu benim çok hoşuma gitti. Evet. Çoğu hayranın aksine ben bu seçimi oldukça yerinde buldum. Ben aynı öyküyü sadece günümüz grafiklerine uyarlanmış halde oynamak istemiyorum. Ben yüksek bütçeli bir fanfiction görmek istiyorum. Ve anlaşılan o ki, bunu alacağım.
Oyunun şikayetçi olduğum sadece iki meselesi var. Ki bunlar beni oyunu oynama konusunda epey düşündürttü. Birincisi oyunun gereksiz cutscene ve sıkıcı yan görevlerle gereğinde fazla uzatılmış olması. Diğeri de mekaniklerin PSP oyunu düzeyinde olmasıydı. İlkine görece daha anlayışlı davranabiliyorum. En nihayetinde Midgar arcı orijinal oyunun 6-7 saatlik bir bölümünü kaplıyordu. Hatta o kadar bile sürmüyor olabilir çok net hatırlamıyorum. Ama bu kadar yüksek bütçe ile kurulmuş bir dünyada geçen bir oyun sunulacaksa bunu en azından biraz daha uzun yapmak gerekir. Hem verilen emeğin karşılığı hem de oyuncunun cebinden çıkan 60 dolara değsin mentalitesinde işliyor bu düzen.
Fakat ikinci şikayetim olan mekaniklerin hiçbir bahanesi bulunmuyor. ATB gauge oyunun akıcılığını öldüren berbat bir özellik. Yani ben bir grup dövüşçüyü kontrol ediyorum. Ateş büyüsü yapabiliyor, hızlıca kılıç çekip saplayabilme becerisine sahipler. Ancak bu becerilerini yalnızca saldırabildiğiniz zaman dolan iki ATB barı ile kullanabiliyoruz. Bu ATB de karakterimiz hasar aldığı durumda anında sıfırlanıyor. Ben savunma yapmam gereken bir düşman ile karşılaştığımda sırf bu sebeple gereğinden fazla uzun süren dövüşler geçirdim. Savunma yaparken ATB barı neredeyse hiç dolmuyor. Dolmadığı için de düzgün bir saldırı veya büyü atamıyorsunuz. Doldurmak için düz saldırı yapmaya çalıştığınızda da rakip size hasar veriyor. Böyle saçma sapan döngü giriyorsunuz. Bu ilkel ATB mekaniği yüzünden FF7 Remake’in 13 sene önce PSP’ye hazırlanan Crisis Core’dan bile daha durağan bir oyun olarak ortaya çıkmasına sebep olmuş. İkinci oyunda bu özelliğin kaldırılması dışında hiçbir beklentim yok. Aksi takdirde bu rezil mekanik ile 100 saatlik bir açık dünya oyun asla ama asla çekilmez.
Esere puanım 8/10. İkinci bölümü dört gözle bekliyorum. Umarım oynanışı düzeltmiş olurlar da bu yapımda çektiğim çileyi tekrar deneyimlemem.
Seri Çıkış Tarihi: 11 Nisan 2020 – 27 Haziran 2020
Türü: Komedi – Romantik
Bölüm Sayısı: 12
İzlenme Tarihi: 22 Mayıs 2021 – 24 Ekim 2021
İlk sezonunu çok beğendiğim için ikinci sezona hemen girişmemek konusunda kendime güçlükle engel olmuştum. İlk sezonu Mart ayında bitirdikten sonra araya bir ya da bir buçuk aylık bir süre koyduktan sonra Mayısta ikinci sezona başladım. İlk altı bölümü birkaç gün içinde izledim. Kalan altı bölümü de bitirirsem geriye izleyecek hiç bölüm kalmayacağını bildiğim için kendimi frenlemek zorunda kaldım.
Bu alışkanlığımı hiç sevmiyorum. Fakat yine de bu davranışım, çoğu durumda bir eserden aldığım keyfi arttırmam ile sonuçlandı. İki Şehrin Hikayesi, Chainsaw Man, God of War ve diğer tüm ertelediğim eserde benzer tatmin seviyesine bu ara vermelerim sayesinde eriştim. Ancak Kaguya-sama sıkıldığım için ara verdiğim bir eser değildi. O yüzden bu saydığım örnekler aslında düşünce şeklimi tam olarak yansıtmıyor. Yine de teşbihte hata olmaz. Eminim ki neyi kastettiğim gayet iyi anlaşılmıştır.
Bu sezonda Öğrenci Temsilciler Meclisi’ne yeni bir üye katılıyor. Iino Miko isimli bu karakterin Kaguya, Shirogane, Ishigami ve Fujiwara ile olan bireysel ilişkileri animeye seyirciye sunulabilecek espri yelpazesini de genişletiyor. Ancak bu sezonu bir öncekinden daha eğlenceli kılan kişi kesinlikle Ishigami idi. Hem içine girdiği saçma durumlar hem de tezahürat ekibindeki rolü itibariyle epey keyifli bir malzeme çıkardı. Bunlara ek olarak ortaokulda başına gelenlerin öyküsünü de öğrendiğimiz için Ishigami’nin problemli kişiliğine de bir nebze empati kurabilmiş olduk. Bu sebeple hikayenin seyri için oldukça kıymetli etkendi denebilir.
Sezona puanım 8.5/10. Üçüncü sezonun gelmesini dört gözle bekliyorum.
Romantik dönem yazarlarının hemen hemen hepsi tarafından okunan ve yeri geldikçe bahsi geçirilen bir romandır Otranto Şatosu. Hayranlık duyduğum onca insan tarafından okunmuş ve beğenilmiş olduğu için romanı okuyana değin esere karşı olumlu bir önyargı sahibiydim. Keşke bu kadar pozitif bakıyor olmasaydım.
Roman beni acayip sıktı. Yazar sanki kıyıda köşede kalmış bir Shakespeare trajedisini düz yazıya dökmüş ve roman diye okura sunmuş gibi bir izlenim bıraktı üstümde. Shakespeare de her zaman sıradan, anlaşılması ve takibi kolay kurgular kaleme alırdı. Fakat onun eserlerini etkileyici kılan şey kullandığı süslü dil ve kelime oyunları idi. Bir şiiri düz yazıya dökünce nasıl tüm etkileyiciliğini kaybediyorsa, bu roman da öyle bir hayal kırıklığı yarattı bende.
Nesir türünde kaleme alınmış olması bence Walpole’un en büyük hatası olmuş. Manzume yazılmış olsa bir, bilemedin bir buçuk puan daha üst verilebilirdi. Ancak bu haliyle son derece tatsız bir aristokrasi dramı ve ilkel bir taht mücadelesi okumaktan öteye gitmiyor.