Anayurt Oteli hakkında hep negatif bir izlenimim vardı. Bunun sebebi yakın arkadaşlarımdan birinin kitabı hiç beğenmemiş olması ve epey sıkıldığını belirtmesiydi. Ben genelde insanların eserler hakkındaki düşüncelerini pek dikkate almıyor olsam da bu ifadeler zihnimde bir şekilde yer etmiş.
Ne zaman bu esere dair bir muhabbet geçiyor olsa aklıma hep o donuk ve sıkıcı olduğu yönündeki yorumlar geliyordu. Neyse ki bu yargıları kitabı okumaya başladıktan sonra sürdürmeyi kestim.
Eserin dili bence son derece akıcıydı. Ancak son 15 sayfa hariç. O 15-16 sayfa neden bilmiyorum ama bir türlü bitmek bilmedi. Zebercet’in ailesinin geçmişi ile ilgili hiçbir şey benim ilgimi çekmiyordu. O kısımlar bir rüya sekansı veya Zebercet’in uyanık haldeki bilinçakışını yansıtıyordu, yani sanırım.
Zebercet’in garip mizacı ve güzel bir kadını nasıl saplantı haline getirdiğini aşama aşama gözlemek benim epey hoşuma gitti. Zebercet karakteri üzerinde Freudyen bir bakış da ihmal edilmemeli. Hikayenin başında ağabeyini ziyarete gitmek için otelden ayrılan genç kadının kaldığı oda ile Zebercet’in dünyaya geldiği odanın aynı yer olması ilginç bir yöndü. Kadının geride bıraktığı eşyalara karşı sergilediği saplantılı davranışları ve bu eylemler sırasında zihninden aile fertlerine dair öykülerin gelmesi göz ardı edilemeyecek kadar barizdi.
Romana puanım 7.5/10. Aylak Adam’ı da ilk fırsatta okumayı planlıyorum.
Hayatımın belki de en unutulmaz devri artık son buldu. Dune okumayı sürdürdüğüm bu yaşam evremde finale ulaşmış olmaktan doğru buruk bir sevinç içindeyim. Hikayenin bir devam kitabına daha ihtiyaç duyuyor olması da çekmekte olduğum acıyı bir gömlek daha derin hissettiriyor.
Dune benim için çok özel bir seri oldu. Ekim 2018’de giriş yaptığım bu evren benim fantastik ve bilimkurgu eserlere bakışımı kökünden değiştirdi. Öncesinde okumaya değer bir doğaüstü kurgu bulmakta zorlanıyordum ve bu iki kategoride yazılmış eserlere tepeden bakıyordum. Hatta Lotr hayranlarına karşı duyduğum antipati de bu dönemde körüklenmişti. Dune benim önyargılarımı yerden yere vurup paramparça etti. Bu kadar geç başlamış olmaktan dolayı beni üzüntüye boğmaktan da geri durmadı.
Her ne kadar ilk dört kitabın kusursuza yakın bir iş olduğu konusunda diretiyor olsam da son iki kitabın hakkını da vermek gerektiğini düşünüyorum. Dördüncü kitap ile seviyeyi arşa çıkaran Herbert, beşinci kitapta vitesi aniden düşürmüştü. Bu beni birkaç ay okumaya ara vermeye zorlamış olsa da hikayeye devam ettiğimde yine mutlu bir şekilde ayrılabilmiştim.
Altıncı kitaba yine tanıdık isimlerle başladığımız için yabancılık çekmedim. Lakin eserin sonu bir devam öyküsü olmasını şart koşan bir formatta idi. Haliyle şu an bu cümleleri yazarken romanın bende bıraktığı eksik tadın verdiği üzüntüyü yaşıyorum.
Frank Herbert’ın ömrü yetse yedinci romanı da yazacaktı fakat imkanlar buna el vermedi. Bu yetim kalmış şaheseri Kentaro Miura’nın Berserk adlı manga serisi ile eş görüyorum. İki muazzam ancak tamamlanamayan eser. İki buruk tat. İki gönül yarası… sızlayan ve asla dinlemeyecek olan.
Romana puanım 7.5/10. Kendi içinde anlatmaya başladığı öyküyü tam anlamıyla sonlandırmamış olması, yarıda bölünmüşlük hissi vermesi nedeniyle yarım puan kırıyorum. Duygusal açıdan puanlama gerekirse 8 veririm.
Orijinal İsim: The Rime of the Ancient Mariner (1798)
Yazar: Samuel Taylor Coleridge
Okuma Tarihi: 11 Eylül 2021 – 26 Eylül 2021
Romantik dönem yazar ve şairlerine yakın bir ilgim olduğunu defalarca ifade ettim ve fırsat buldukça da etmeye devam edeceğim. O çağın ruhunu anlayabilmek benim edebi dünyadaki en büyük emelim. Okuduğum biyografiler ve anekdotlar ile o figürlerin zihinlerinin içine yolculuk etmek bana modern dönemde yakalayamadığım hisler yaşatıyor.
Yaşlı Gemici veya Yaşlı Gemicinin Şarkısı isimli esere gelecek olursak en başta belirtmek istediğim bir şey var. Bu eser, romantik şairlerin neredeyse hepsi tarafından atıfta bulunulmuş bir yapıttı. John Keats, Lord Byron, William Blake, William Wordsworth, Percy Bysshe Shelley ve daha niceleri hem Coleridge’in şahsı hem de şaheseri The Rime of the Ancient Mariner hakkında bahsetmekten kendilerini asla alıkoyamıyorlardı. Bu sebeple esere karşı ilgim doğmuştu. Lakin okumam epey uzun sürdü.
Coleridge eserleri arasında ilk okuduğum şiir Kubla Khan idi. Bu şiiri Citizen Kane sayesinde öğrenmiştim. Filmde Xanadu sarayı ile Kane’in malikanesi arasında alegori kurması amacıyla alıntı yapılmıştı. Filmin başında bahsi geçer geçmez izlemeye ara verip şiiri okumuştum. Kısa bir şiir olmasına rağmen neden bu kadar bahsi geçtiği ve etki yarattığını tam anlayamamıştım. Yazım öyküsünü okuduğumda ise Coleridge’in kişiliği hakkında ufaktan fikir sahibi olmaya başlamıştım, uyuşturucu bağımlılığı başta olmak üzere. Geçirdiği bir daydream sırasında görmüş olduklarını hızlıca kağıda geçirmeye çalışmış lakin yazım sırasında unutmuş. Şiir de bu nedenle yarım kalmış.
Şiir bir Atlantik keşif gemisinin mürettebatında bulunan yaşlı bir gemicinin, karnını doyurma peşindeki masum bir albatrosun canına kıyması sonrasında ölüm tanrısı tarafından cezalandırılmasını konu alıyor. Gemicinin ağzından anlatılan olaylar sıradan dinleyicilerde hayal ve gerçek arasında ayrım yapamayan kaçık bir adamın sözleri intibası uyandırıyor. Ancak şiirin sonunda gemicinin kendi ağzıyla da ifade ettiği üzere; ihtiyar adam öyküsünü dinleyecek kişileri fark edebildiğini ve anlattığı hikayeyi dinleyenlerin hayatlarına bir daha eskisi gibi devam edemediklerini belirtiyor. Nitekim öyküsünü anlattığı son kişinin de ertesi sabaha daha bilge bir insan olarak uyandığının bilgisini alıyoruz.
Yaşlı Gemici şiiri de çağdaşı olan okurlarına yine bir afyon rüyası izlenimi vermiş olabilir. Ancak şiirin dini ve ahlaki olarak dayandığı temeller, Kubla Khan’dan farklı bir çıkış öyküsüne sahip olduğunu bariz şekilde ortaya koyuyor. Az önce de belirttiğim gibi eserin derinliği ilk bakışta belli olmayabilir. Hikaye üzerinde biraz durduktan sonra bu anlatının okuru neden bu denli etkilediği hakkında zihnimde bir fikir uyandı. Yaptıklarının pişmanlığını taşıyan bir adam, yaşadığı süre boyunca sonu gelmeyen bir ıstırap çeker, ve yüreğinin sızısını dindirmek için yapabildiği tek şey başından geçenleri başkalarına anlatır. Bu bize çok insani bir tavır gibi geliyor. Toplum içinde yaşayan herkesin yaptığı bir davranış. Derdini paylaşabileceğin bir insan bulabilmek vicdanını rahatlatmak için en etkili geçici yoldur. Bu şiir belki de bu yüzden bu kadar etkileyici geliyor bize. Kahramanın bize bu kadar benzemesi okurda farkında olmadan bir yakınlık kurmasını sağlıyor.
Okuduktan sonra kendinizi daha olgun hissettiğiniz eserler olur ya, işte Yaşlı Gemici de benim için o eserlerden biri oldu. Gustave Dore’un çizimleri de tematik etkisi kuvvetlendirmede son derece etkiliydi. Bu edisyonu edinmiş ve okumuş olmaktan son derece mutluyum.
Filmin konusu Galler’de yaşayan Oliver Tate isimli bir gencin birkaç haftasına odaklanıyor. Kendisiyle aynı sınıfta öğrenim görmekte olan Jordana isimli bir kız ile duygusal yakınlık kurmaya başlıyor. Ancak hayatındaki bu yeniliğin heyecanını daha üzerinden atamamışken anne ve babasının ayrılığın eşiğine geldiğini öğreniyor. Hikaye boyunca hem ailesini bir arada tutmaya hem de yeni edindiği kız arkadaşına destek olmaya çalışan Oliver’ın içine düştüğü garip ve komik anları takip ediyoruz.
Büyüme öyküleri ya da daha popüler olan ismiyle Coming-of-Age filmler oldum olası ilgimi çeker. Kendime dönüp baktığımda bu ilginin neden kaynaklandığını az da olsa çıkarabiliyor gibiyim. Benim bu hikayelerde hoşuma giden şey benim hiçbir zaman deneyim edemeyeceğim bir anda geçiyor olmaları.
Bazı tecrübeler belli zamanlarda daha kıymetli oluyorlar. Büyümeyi konu alan roman ve filmlerin ana karakterleri benim çoktan geçtiğim yaşlarda bulunuyorlar. Bu eserleri tüketirken zamanda geriye gidip hayatımda aldığım birkaç kararı değiştiriyor ve kendimi farklı bir zaman çizgisinde ilerlerken seyrediyormuş hissine kapılıyorum. Evet. Tam olarak etkisine kapıldığım duygu bu.
Bana bu hisleri melodramaya ve abartıya kaçmadan yaşatabilen her eseri kolayca beğeniyorum. Bir roman yazarı veya film yönetmeniyseniz beni nasıl tavlayacağınızı artık biliyorsunuz.
Düzenli anime izlemeye bundan tam 10 sene evvel başlamıştım. Ve herhalde o 10 senenin 7-8’inde Slam Dunk izleme fikri aklımın hep bir köşesinde duruyordu. O dönemler popülerliğini doruklarda yaşayan Shounen serileri izlemeye vaktimi ayırıyordum. Slam Dunk, Prince of Tennis, Major gibi 100 küsür bölümlü eski yapımlardan imtina ile uzak durdum.
Örnekleri spor animelerinden vermemin ayrı bir anlamı var. Özetle ifade etmek gerekirse Sports türüne ait animeler, fiyat/performans çizelgesine benzer olarak çizilebilecek bir ‘harcanan vakit/alınan keyif’ tablosunda bana en yüksek verimlilik sağlayan işler diyebilirim. İzleyip de beğenmediğim spor animesi çok azdır. Battery ve Area no Kishi dışında öyle izlerken sıkıntıdan bayıldığım pek seri olmamıştı.
Benim nezdimde spor türü, klasik shounen elementlerinin en iyi işlenebildiği yapımlardır. Sıkı çalışma, azim, rekabet, dostluk ve takım ruhu, hepsi bir shounen animesinin olmazsa olmazı rolündedir. Ayrıca güç dengelerinin sağlanabilmesi yönünde de genel olarak martial arts veya mahou shounenlerden daha başarılı bir iş çıkardıklarını söyleyebilirim.
Örneğin bölgesel turnuvada Final Four oynamış bir takım ile ilk yapılan hazırlık maçını ufak bir farkla kaybeden ana karakterlerimiz, birkaç ay içinde sıkı bir idmana girerler ve tunuvada bu takıma dişe diş mücadele edebilecek kıvama gelirler. Bu F4 takımını da ufak bir farkla yenerler ancak bölge şampiyonu tarafından hezimete uğratılırlar. Tam moraller düştü, yelkenler suya indirildi derken bir de bakarlar ki tarihi yaklaşmakta olan bir başka turnuva var. Ekibe bir gaz gelir ve sıkı bir idman programı sonunda o büyük turnuvada son şanslarını denerler.
Bu verdiğim klasik bir spor animesi formülüdür. Paragrafı okurken aklınıza birkaç seri gelmiş dahi olabilir. Bu klişe olay örgüsünü değerli kılan şey ne diye soracak olursanız size vereceğim cevap son derece basittir: akıcılık ve duygusal ton. Karakterlerin amaçlarına ulaşmak için gerçekten varını yoğunu ortaya koyduğunu görmek ve buna donukluk hissi vermeyen animasyonların eşlik etmesi eseri son derece kıymetli yapıyor.
Ben spor animelerindeki ana karakter kadrosunun sık sık kaybetmesi gerektiğini savunanlardanım. Çoğu spor serisinde takımlar bir kez oturduktan sonra bir daha arch-enemyleriyle karşılaşana değin hiç maç kaybetmiyorlar. Bu seçimi anlayışlı karşılıyorum.
Çoğu spor mangası turnuva formatına odaklı ilerlediği için takımın basit bir maçta kaybetmesi ve turnuvaya veda etmesi çok saçma olur. Kimse böyle bir seri okumak istemezdi. Yine de bu cesareti gösterip de mağlubiyet yazmaktan çekinmeyen mangakalara saygım büyük. Bu konuda Giant Killing’i hep takdir etmişimdir. Çok daha gerçekçi bir spor takımı etkisi yaratıyor. Seinen olmasının da bunda payı büyük olabilir.
Seriye puanım 9.5/10. Yowamushi Pedal ve Diamond no Ace ile birlikte en sevdiğim üç spor serisini oluşturuyorlar.
Orijinal İsim: Kānûnnâme-i Âl-i Osman (15. yüzyıl)
Yazar: Karamani Mehmed Paşa (?)
Okuma Tarihi: 30 Mayıs 2021 – 4 Eylül 2021
Çok üzerinde durmayacağım. Evdeki kitaplıkta bulunduğunu gördüğüm için okuma kararı aldığım bir eserdi. Meşhur bir eser ve sanırım Oğuzların dilinde yazıya geçirilmiş ilk kanunname olması dolayısıyla epey de önemli.
Kronik Kitap tarafından basılmış olan hali bende mevcuttu. Metnin kendisi kısa olduğu için müellif eserin giriş kısmında 40-50 sayfalık bir tanıtım yerleştirmiş. O bölüm metnin kendisinden daha bilgilendirici diyebilirim. Kanunnamenin ne için çıkarıldığı, kim tarafından yazıldığı, hangi eserlerde yer verildiği, ortalıktan kaybolduktan sonra tekrar günyüzüne kimin tarafından çıkarıldığı gibi mevzulara değiniyor.
Bu benim pek ilgimi çekmemesine rağmen okumuş olmak için okuduğum bir kitap oldu. İlgisi eminim ki okurken epey gerekli şeyler öğrenecektir. Tarihi metinleri okumaya ve eski lisana aşina insanlar bakabilir. Diğerleri giriş kısmını okusa yeterli.
Looney Tunes karakterinin içinde bulunduğu her yapımı izlemeye kendini adamış bir ufaklık olarak Looney Tunes Back in Action ve Space Jam izlemek benim çocuk aklımı başımdan çıkarmıştı. Gerçek insanlar ve çizgi film karakterlerinin bu kadar başarılı entegre edilebildiğini görünce çizgi filmlerini geleceğinin böyle olacağını falan düşünüp heyecanlanmıştım. Öyle olmadı ama olsa hayır demezdim sanırım. Bugün bu yaşımda dahi Space Jam 2’yi izledim ve her dakikasından keyif aldım.
Yapım elbette kurgusal olarak bir şaheser sunmayı vaat etmiyor. Burada alıcı ve aracı belli. Bunu kabullenerek izlemelisiniz. Çocukken Space Jam’in ilk filmini izlemiş olan bugünün koca adam ve kadınlara hitap ediyor bu film. Eğer o insan kafilesine dahil biriyseniz bu film sizin için bir fan service şöleni olacaktır.
Warner Bros. bu filmin planını yaparken çok zekice bir şey yapmış. Telifi kendisine ait olan eski eserlerin hepsine kısa da olsa bir selam çakmayı ihmal etmemiş. DC Universe, Harry Potter, Matrix, Game of Thrones, Rick & Morty, King Kong, Maske ve daha onlarcası film boyunca birkaç defa cameo yapıyor. Hoşuma giden diğer bir nokta da Kingdom Hearts evreninde imiş gibi bu sinematik dünyaların her biri ayrı bir gezegen şeklinde bulunuyor. Bugs ve Lebron bu gezegenlere Marvin’in uzay gemisi aracılığıyla uğruyor. Uğradıkları her bir dünyada eski takım arkadaşlarının birini ekibe katıp yola devam ediyorlar.
İşin basketbol kısmı ise çok mühim değil. Bunun bir reklam filmi olduğunu hepimiz biliyoruz. Hatta bu ilkinden daha kapsamlı bir proje olmuş. Warner Bros. ellerindeki tüm materyali bir şekilde yerleştirmeyi başarmış. En azından kendi adıma konuşmam gerekirse ben hiç rahatsız olmadım bu durumdan. Ready Player One’daki gibi bir ortam vardı. Severim böyle crossover işleri.
Filmin tabii ki en en en çok sevdiğim tarafı Looney Tunes idi. Çocukluğumu adadığım bu çizgi karakterlerin her birinin kendi klasik esprilerini yapması beni nasıl mutlu etti anlatamam. Basketbol maçına kadarki Looney Tunes dünyasında geçen kısmı yüzümde sersem bir gülümseme eşliğinde izledim. Sadece bunu yapabilmiş olması bile benim için yeterli.
Filme puanım 6/10. Tekrar izlenebilitesi yüksek ilk Space Jam’den ayrı olarak değerlendirilebilecek keyifli bir eser olmuş.
Persona 5 senaryosu 141 saat 11 dakikalık bir oynanışın sonunda 74 levela ulaşmış halde iken final verdi.
Oyun hakkında konuşmaya nereden başlasam bilemiyorum. Sanırım her şeyin başına dönmek en iyisi olacak. Sene 2013 idi. Bugün Chair-kun olarak meme haline getirilmiş o meşhur poster bir teaser formatında yayınlanmıştı. Prangaya vurulmuş birkaç ahşap sandalye yan yana dizilmiş halde duruyordu. Üzerinde de oyunun sloganı ve senaryonun üzerine kurulacağı tematik iskeleti olan “You are slave. Want emancipation?” yazıyordu. Bu tanıtım cümlesi çok hoşuma gitmişti. Tam da liseli bir ergen olduğum için bu posteri Facebook hesabıma kapak fotosu yapmıştım.
Duyuru zamanı PS3’e çıkacağı söylenen oyunun yayınlanma tarihi her oyun etkinliğinde bir sonraki seneye erteleniyordu. Ben o zamanlar daha Persona serisine giriş yapmamış olsam da dışarıdan az da olsa bilgi sahibiydim. 28 Haziran 2016 tarihinde PSP portu olan Shin Megami Tensei: Persona’yı oynayamaya başladım. Seriye geç bir giriş yapmış olsam da oynarken bu konuyu pek dert etmedim. Tabii ilk Persona’nın, seriyi gerçekten popüler hale getiren 3 ve 4’ten farklı olduğunu bilmeme rağmen oynamaya devam ettim. İlk oyunun dating ve life sim yönleri epey zayıftı. 4-5 sene kadar önce oynamış olmama rağmen oyunun o kısımları hafızamdan hiçbir iz bırakmayacak şekilde silinip gitmiş. Yani anlayacağınız ilk Persona oyunundan pek memnun ayrılmadım. Hatta puan olarak da 7 veya 7.5 vermiş olmam lazım.
Eskiden oyun serilerine karşı mutlaka kronolojik sıraya göre oynamam gerektiği konusunda bir takıntı sahibiydim. Hikaye bağlantılı oyunlarda bu titizliği hala gösteriyorum ancak o zamanlar bunu Persona gibi her bir oyunda bağımsız hikaye anlatan yapımlarda bile diretiyordum. Bu inadım yüzünden seriyle arama mesafe koydum. Çünkü serinin 2. oyunu olan Innocent Sin / Eternal Punishment’ın da ilk oyun ile benzer yapıda olduğunu biliyordum. Onu es geçip 3’ten devam etmiş olsaydım belki bugün tüm seriyi çoktan tamamlamış bir birey olarak duruyor olurdum. Ne yazık ki öyle olmadı. Ne 3. ne de 4. oyunu oynama girişiminde bulundum.
2018 yılında Persona 5’i 105 TL gibi şu an hayal dahi edemeyeceğimiz bir fiyata satın alana değin Persona oyunları radarımdan uzakta kalmıştı. Oyunu satın almış olmama rağmen oynama isteğini hemen bulamadım. Aynı durumunu Eylül 2018’de KH3 pre-order ederken veya Haziran 2020’de GoW satın alırken de yaşadım. Örnekleri çoğaltabilirim ama konumuz bu değil.
Bir J-RPG’ye giriş yapmak için kendimi mental olarak hazırlamam gerekiyor. Batı yapımı oyunlarda bunu çok az yapıyor olsam da Japon yapımı RPGlerde kendimi neredeyse bir hafta evvelinden telkin etmem gerekebiliyor. Bunun sebebi o oyunlara uzun süreler ayırmak gerektiğini bilmiyor olmam. God Of War’u bitirdikten sonra Persona 5’e girişmenin iyi olacağına karar getirmiş olsam da oyuna adapte olmam Temmuz’daki 10 günlük tatile değin sürdü. O aralığı oyunun temelini öğrenmek için iyi bir fırsat olarak görüp kendimi tatil boyunca Persona 5 dünyasına bıraktım.
Şimdi oyunu taze bitirmiş olmanın etkisiyle dönüp bir geriye bakıyorum. Persona 5’in hayatım boyunca oynamış olduğum tüm oyunlar içinde, seçmiş olduğu temaya en iyi uyum sağlamış oyun olduğunu gönül rahatlığı ile söyleyebilirim. Baskıcı otoriteler, kölelik, isyankarlık ve özgürlüğe yönelik şekillenen hikayesi oyunun ilk dakikasından kapanış ekranına kadar odağını kaybetmeden devam ettiriliyor.
Oyunun hikayesi Ren Amamiya isimli bir çocuğun üzerine suçlama atılarak bulunduğu çevre ve okuldan sürülüp Tokyo’ya gönderilmesi ile açılıyor. Gözetim altında tutulan Ren, okulda ve şehir hayatında edindiği arkadaşları ile insanların yaşamlarında karşılaştıkları sorunlara çözüm bulmaya çalışıyorlar. Bu sorunları Metaverse ismi verdikleri alternatif bir evrene erişim yaparak ortadan kaldırıyorlar. Güçlü arzulara sahip insanlar bu hayal dünyası içerisinde kendi ‘sarayına’ sahip ‘hükümdarlar’ olarak resmediliyor. Onların bu kendi yaşam alanlarındaki etkisini kırmak da bizim The Phantom Thieves of Hearts veya Japonca telaffuzu ile Kokoro no Kaito-dan’a kalıyor. Her biri efsanelerde ve tarihteki vigilante türünde personaya sahip bu Hayalet Hırsızı tayfası, saray hükümdarlarının hazinelerini çalıp onları zararlı arzularından arındırıp tövbekar insanlara dönüştürüyorlar. Bu eylemlerin çapı gitgide büyüdüğü için polis ve gizli dedektifler olaya el atıyor. Böylece kendimizi büyük bir kedi-fare kovalamacası içinde buluyoruz.
Oyunun twistini önceden öğrenmemiş olsaydım ne kadar şaşırırdım tahmin edemiyorum. Hikaye boyunca sürekli ipuçları verildiği için “Aaa evet cidden öyleymiş” benzeri bir tepki verirdim diye düşünüyorum. Yine de kritik mesele bu olmadığı için oyun zevkimin pek zedelendiğine inanmıyorum. Aksine o sorgu odasında kurulmuş düzeni daha dikkatli takip etmemi sağladı. Ve belirtmeden geçemeyeceğim; yazarlar evrenin kendi kurallarını harika kullanmışlar. Her hükümdar sarayında güvenli noktaların varlığı, düşman olarak algılanmadıkça giysi değişmemesi, hazine çalınması sonrası sarayın yıkılması ve Metaverse’e geçiş yolu bize öykü boyunca özenle gösterildi. Kurmacayı bu kuralları temel alarak yaratmış olmaları beni acayip tatmin etti.
Müzikler ve sanat yönetimi muazzam. Siyah, beyaz ve kırmızı renklere odaklanılarak son derece göz alıcı tasarımlar çıkarmayı başarmışlar. Müziklerin çoğu gerçekten akılda kalıcıydı. Bu JRPG’lerde daha sık karşılaştığım bir durum zaten. O yüzden çok şaşırmıyorum. İyi kullanılan enstrümanlar ve kulağa hoş gelen ritimler tutturunca oyun zevki normal halinin kat kat üstüne çıkıyor.
Oyunun daha ilk 30 saatinde falanken New Game + gitmeyi kafama koymuştum. Oyun önüme o kadar fazla şey sunuyordu ki hepsini yapmak için yanıp tutuşuyordum. Oyunun ilk üç dungeonı sonrasında sınırlı günlerimi daha düzgün kullanmaya çalışmış olsam da social statlardan sanırım Charm, Kindness ve Proficiency’yi son seviyeye getiremedim. Bu üçünden birini daha son seviyeye getirmiştim ama hangisi şu an hatırlayamadım. Charm olmadığına eminim. Çünkü onun yüzünden Makoto ile zaman geçiremedim.
Tae Takemi ile social linkimi erkenden fullemiş olmak beni biraz üzdü diyebilirim. Oyunun başından beri aklımda Makoto olmasına rağmen kendisi elde etmesi çok zor biri olduğu için vaktimi Takemi’ye ayırmıştım. Daha sonra Haru ortaya çıkınca gönlüm ona kaydı ancak onunla ilişkimi ilerletmek için çok az zamanım kalmıştı. Bu yüzden level 10 yapmaya daha yakın olduğum karakterlere yönelip onlarla zaman geçirdim.
Şu an seçim yapacak olsam Makoto mu yoksa Haru mu derim emin olamıyorum. Ancak metaverse kostümü olarak Haru’yu daha çok beğendiğimi söylemem gerekiyor. Açık ara en stylish ekip üyesi Noir, sonrasında da Joker geliyor.
Oyuna puanım 10/10. Son 5 yıl içinde favorilerime eklediğim oyunlar arasında Yakuza Kiwami ile birlikte tahtını hiç kimseye kaptırmayacak yegane oyunlardan biri. Daha fazla geciktirmeden oynamış olmaktan mutluyum.
Ahmet Mithat’ın elinden çıkmış ve döneminin popüler edebiyatına uygun şekilde yazılmış bir hikaye idi Şeytankaya Tılsımı. Ancak pek de okunmaya değer bir iş olduğunu söylemek mümkün değil.
Yazılma amacı hoş olmadığı için öyküye birkaç eksi puan vererek başlamıştım. Kurgunun çok yüzeysel olduğunu gördüğümde eserin göz ardı edilmesinin daha doğru bir karar olacağına kanaat getirdim. Aynı olayların kırk kat beterinin Anadolu’da görüldüğü bu hikayeyi, Avrupa hayranlığına antitez olması adına yazdığı için Ahmet Mithat’ın çok yanlış bir yola sapmış olduğunu düşündüm. Ancak bu yöntemi yüzünden onu yerden yere vuracak değilim. Benim nezdimde kendisi edebiyat tarihimizin en kıymetli şahsiyetidir. Herkesin kusuru olacağı gibi onun da arada bir böyle basit şeyler yazmasına karşı anlayışlı davranmayı uygun görüyorum.
Ahmet Mithat Efendi bu eserinde 1826 öncesi İstanbul’unda bana yaşanması imkansız gibi görünmeyen bir öykü anlatmaktadır. Eğlenceli olmasına eğlenceli tabii. Ancak eğlencesi kurgunun zekice işlenmiş olması veya yazım dilindeki ustalıktan kaynaklanmıyor. Erken 19. yüzyıl İstanbul’unda insanlar ne içer, nasıl akşam sefası eder üzerine önemli ipuçlarını verdiği için bu kurguyu epey kıymetli bulmaktayım.
Hikayeyi Ahmet Mithat bir arkadaşı vasıtasıyla öğrendiğine dair bir önsöz yazmış. Elbette bunun dönemin tefrika okurlarını kandırmak için olduğunun ayırdındayım. Kurgu olduğunu biliyorum ancak gerçek hayat, çoğu vakit kurgudan daha ilginç meselelere gebe oluyor. Dolayısıyla bu olay o dönemlerde yaşanmış olsa hiç garipsemezdim.