Romana başlamadan önce kendimi yüksek beklentiye sokmamak için kendimi telkin ettim. Hikayeye daldığım zaman üzerime boca edilen onlarca karakter ve çift isimlerin karmaşası içinde biraz yönümü kaybettim. Ancak sonra hukuk öğrencisi Eugène de Rastignac’ın işe dahil oluşu ile birlikte sevebileceğim bir karakter ile karşılaşmış oldum. Fakat o sevincim uzun sürmedi.
Kurgunun ortalarında kendimi epey kaybetmiş haldeydim. Neyin neden nasılını takip etmektense yüksek sosyete partilerinin akışında dolanıyordum. Vautrin’in hikayeye dahil oluşu ile Eugene’in de farklı yollara meyil etmesi canımı sıkmış olsa işin içine aksiyon da katmış oldu.
Paris sosyetesinde hızlı yükselebilmek hayali kuran genç Eugene, Goriot Baba’nın kızı Madame Delphine de Nucingen ile platonik denebilecek bir aşk yaşamaya başlar. Delphine’in verdiği borç ile kumar oynayıp para bile kazanır. Kazandığı paranın bir kısmını da Goriot Baba’ya bırakıp ileride kızlarına yardım etmek için saklamasını öğütler.
Bu açılardan bakınca en dikkat çeken ve takip etmesi ilgi uyandıran karakter Eugene idi. Onun spot ışığından uzaklaştığı her an benim için sıkıcı bir hal alır oldu.
Ancak romanın dördüncü ve son bölümünü soluksuz okudum diyebilirim. Sahnelenen drama, Goriot’nun tiradları, hasta ve ihtiyar bir adamın kızlarına olan düşkünlüğü beni gerçekten hislendirdi. İki öğrencinin topladığı para ile hazırlanan cenaze töreni ise sanırım en kahredici kısım olabilirdi.
Bu hikayede sinir bozucu olan birçok tip var. Bunların başında Delphine ve Anastasie’nin eşleri geliyor. İhtiyar Goriot ile dertlerinin ne olduğunu hala anlayabilmiş ve tavırlarına ikna olmuş değilim. İki işe yaramaz züppe idiler. Neyse.
Türü: Aksiyon – Macera – Komedi – Doğaüstü – Sci-fi
___
Sezon Sayısı: 1/?
Bölüm Sayısı: 8
Çıkış Tarihi: 15 Mayıs 2026 (Netflix)
İzlenme Tarihi: 2 Temmuz 2026 – 15 Temmuz 2026
Dizi izleme işine düşük beklenti ile girmeyi seviyorum. Çok nadiren dizi izleyen biriyim. Bunun sebebinin zamanında Lost tarafından dolandırılmış olmam olabilir. Yıllar boyu sürecek bir projeye sonu gerçekten düzgün yazılmış mı bilmeden kendimi adayıp enerjimi ve vaktimi harcamayı pek sevmiyorum. Bu sebeple mini dizi ibaresini gördüğüm Wonderfools’a izlene konusunda daha kolay ikna oldum.
Elbette diziyi Korelilerin yapmış olmasının da bir artısı var. Benim objektifimden bu 1-0 önde başlamak demek oluyor. Aynı konuyu batıda herhangi bir ülke hazırlayıp sunmuş olsa izlemek konusunda şüphe ederdim. Fakat Doğu Asya başta olmak üzere genel olarak Asya’nın kültür üretimine sempati ile bakıyorum.
Hikaye kurgusal bir yer olan Haeseong’ta geçiyor. Bu küçük kasabanın belediyesi, esnafı, ahalisi ve hatta kilisesi(!) bir şekilde kahramanlarımızın hayatında önemli rol oynuyorlar. Dört ana karakterimiz güçlerini elde ettikten sonra kasabayı esir almış garip tarikatın gerçekleştirdiği insan deneylerini sonlandırmak için harekete geçiyorlar. Hızlı özet geçersek konu bu diyebiliriz.
Ben hikaye Son’u çok beğendim. Grubun en yaşlısı olarak en ağır başlı olması gerekip en saçma davranan şahıs olması ile ekip içinde harika bir kimya yaratıyor. 3972 ve Chae-ni’nin soğuk-sıcak ikili ikişkisi de komikti.
Hikayeyi genel olarak beğendim. Finalde ikinci sezona bir göz kırpılıyor. Bakalım zaman ne gösterecek.
Phil isimli huysuz bir hava durumu sunucusunun şubat ayının ikinci günü olan Köstebek Günü’nde kahin bir köstebeğin sergilenip gelecek tahmini yaptığı bir kasabaya yolculuk etmesi ile başlıyor öykümüz. Kar fırtınası ile yollar tıkanınca kasabadan ayrılamayan Phil ve iki ekip arkadaşı otelde geceyi geçirirler. Ancak Phil saat 6’da aynı sabaha tekrar uyanır.
Hikaye aynı günü en mükemmel, en detaylı, en farklı şekillerde geçiren Phil’in tecrübe ettiği çeşitli yolları göstererek ilerliyor. Ya da yerinde sayıyor diyeyim. Günün sonunda takvim hep 2 Şubat’ı gösteriyor. Başta keyifli gibi olsa da defalarca tekrar ettikten sonra Phil cinnet geçirmeye başlıyor.
Dünyayı bir samsara gibi tahayyül etmeye başlasa da bir süre sonra mümkün olan her yolu ve ihtimalin üzerinden geçerek sonunda adeta bir boddhisatva rolünü sırtlanır Phil.
Finalde de oldukça tatmin eden bir sona ulaştırır bizi. Oldukça sürükleyici ve keyifli bir öyküydü.
Brendan Fraser çocukluğumun ne önemli aktörlerinden biriydi. Mumya filmindeki tiplemesi ile zihnime kazınmıştı. Havalı bir stili vardı. Ancak daha sonra rol aldığı hiçbir film veya film serisini izlemedim diyebilirim.
Haliyle Mumya sonrasında Fraser’ı izlediğim ilk film Rental Family gibi duruyor. Peki bunca senelik oyunculuk deneyimi ve hayatında yaşadığı iniş çıkışlar sonrasında yeterli bir performans sergileyebilmiş mi? Cevabım evet.
Hikaye Japonya’nın gerçekte de sahip olduğu, garip organizasyonlardan biri olan insan kiralama şirketlerinden birini merkeze alıyor. Bu şirkete gelen istekler bir baba rolü gerçekleştirmekten tutun, cenazede taziye ziyaretçisi olmaya değin geniş bir yelpazede çeşitleniyor.
Fraser’ın canlandırdığı Philip karakteri de aktörlük kariyeri düşüşte olan bir adam iken bu şirket ile temasa geçmesi ile tekrar hayata ve mesleğe bağlanmasını sağlıyor.
Ben kurgunun işlenme hızını, içerdiği karakterleri ve temel olay örgüsünü çok beğendim. Elbette ihtiyar adamın memleketi Amakusa’ya yolculuğu ve orada bulduğu fotoğraflar beni çok etkiledi. Mia isimli kız ile Philip’in kurduğu ilişki de oldukça iç ısıtıcıydı.
Filme puanım 7.5/10. Su gibi akıp giden keyifli bir öyküydü.
Fujimoto Tatsuki’nin büyük bir hayranı olduğumu söyleyemem. Ancak son dönemlerin en popüler mangakalarından biri olduğunu da inkar edecek değilim. Chainsaw Man mangasının sağladığı şöhretten faydalanarak farklı öyküler de ele almış olması hoşuma gitti. Bu sebeple ilgimi çeken Look Back’i izleme kararı almıştım.
Hikaye 4-koma manga çizen bir ilkokul öğrencisinin kendisinden daha iyi çizim yapan bir akranı ile karşılaştıktan sonra onu kıskanması ve hırslanması ile gelişiyor. Onun becerisini kabullenip birlikte manga çizmeye başlamaları ile aralarında bir arkadaşlık inşa oluyor.
Öykünün son çeyreğinde bir plottwist veya ona yaklaşan bir olay gerçekleşiyor olsa da finalde ulaşılan nokta itibariyle bir gençlik draması olduğunu söyleyebiliriz.
Coming-of-age öykülerini her zaman sevmişimdir. Bu türde bir işi kötü yapmak için gerçekten olaya çok sığ bakmak veya sağlıklı bir çocukluk geçirmemiş olmak gerekmektedir. Fujimoto’nun da öyle ya da böyle bu dramı kurabildiğine inanıyorum.
Kurgu gereği animenin içinde serileştirilen manganın Chainsaw Man’deki köpekbalığı adamı merkeze alarak farklı isimle çıkarılmış gibi gösterilmesi de hoş bir detaydı.
İlk anime sezonu ile arasında sadece iki haftalık bir boşluk olduğunu fark etmek beni mutlu etti. Hikaye boyunca çizim stili aşama aşama değişmiş olsa da son bölümün geldiği noktadan geriye dönüp eski ekran kayıtlarına bakınca bariz bir değişim meydana çıkıyor.
Bu değişim yalnızca çizim stili ile sınırlı değil. Dragon Ball ve Dragon Ball Z arasındaki en büyük fark bana göre hikayenin ciddiyet dozu diyebilirim. Ben ilk seride hemen hemen hiçbir arcı gerçekten umursayarak izlemedim.
Krillin’in ölümü veya Piccolo Daimao ile olan dövüş dahil hiçbir zaman gerçek bir merak duygusuna kapılmadım. Bu elbette DBZ’de Piccolo ve Krillin’in yan karakter olarak ekipte yer aldığını bilmemden de kaynaklanıyor olabilirdi. Bilemeyeceğim. Fakat DBZ’nin gerçekten korkunç, nefret uyandırıcı karakterlerle birlikte sevilesi, merak uyandırıcı karakterlere de ev sahipliği yapıyor oluşu çok büyük bir gelişim olmuştu.
Dragon Ball Z esasında üç temel hikaye arcından oluşuyor. İlki Frieza, ikincisi Cell ve üçüncüsü Majin Boo. Bu serüvenler içinde en sevdiğim tabii ki Android saga ve devamında gerçekleşen Cell arc oldu. Hikayenin Terminatör benzeri bir olay örgüsü ile başlaması, Future Trunks’ın tasarımı, Androidlerin Z-Dövüşçülerine kıyasla ezici bir kudrete sahip oluşu ve elbette Cell gibi son derece baş belası bir kötü karaktere sahip olması. Kısacası her detayı ile sürükleyici bir öyküydü.
Frieza arc evrenin kurallarını esnetip başka gezegenler ve başka ejderlerden de bahsetmesi açısından oldukça önemli. Ayrıca bu arc sayesinde Vegeta’yı ekibimize katmış oluyoruz. Cell arcın yıldızının Gohan olması da çok hoşuma giden başka bir detay oldu. Majin Boo arcı ise 277. bölümde her şeyi yok oluşuna giden süreçte biraz baymış olsa da Kaioshin dünyasındaki son savaş ve Mr. Satan’ın varlığı bu öykünün tuzu biberi oldu.
Dragon Ball evrenindeki en sevdiğim karakterin Gohan olduğunu söylemem gerekiyor. Majin Boo arcının başında Great Saiyaman rollenmesi ile biraz daha izleyebilmeyi istemiştim. Ancak sonra hikaye çok hızlı bir şekilde yeni Tenkaichi Budoukai turnuvası ve kötü büyücü Babidi’nin planlarına kayıyor. Bu durumda da Goku ve Vegeta spot ışıklarını Gohan’ın üzerinden alıyordu. Bu durum biraz canımı sıkmıştı. Fakat sonra Kaioshin dünyasında efsanevi kılıcı kayadan çekip güç edinen Gohan’ın hikayede Majin Boo’ya ayar çekecek kişi olacağını beklemiştim. O da olmadı. Üzülsem de çok kızmadım.
En nihayetinde mangakalar yüzde yüz kendi tercihleri ile hikaye ilerleten insanlar değiller. Sanatları ve öyküleri editörlerin direktifleri ve hayranların geri dönüşleri ile şekillenip duruyor. Toriyama da hayranların Goku’ya olan sevgisini geri çeviremeyip Gohan’ı ana karakter koltuğuna kısa bir süre oturttuktan sonra indirmeyi uygun görmüş.
Gohan’dan sonra en sevdiğim karakter elbette Piccolo. Ardından Future Trunks geliyor diyebilirim. Underrated olduğunu düşündüğüm ve gerçekten sevdiğim bir karakter daha var. O da Tien Shinhan. Cell’i ikinci evresinde iken Android 18’i yakalamaktan tek başına alıkoyan o idi. Bence “en güçlü insan” unvanını Krillin değil de Tien hak ediyor ama yazarın sözü üstüne söz söylenmek.
Bir diğer bahsetmek istediğim karakter de Mr. Satan. Ben bu karaktere gerçekten bayıldım. Cell arctaki ahmak davranışları bir tık sinir bozucu olsa da Majin Boo arcındaki rollenmeleri, saflığı ve üçkağıtçı tavırları ile beni kendine bağladı. Biraz komik gelebilir ama dünyanın son umudu Goku ise en az onun kadar önemli olan bir diğeri de Satan idi. Arcın gizli MVP’sidir diyebilirim.
Velhasıl kelam, DBZ gerçekten eşsiz bir serüvendi. Çok keyif aldım. Serinin büyük çoğunluğunu x1.5 hızda izlemiş olsam da hiçbir sorun ile karşılaşmadım. Hatta itiraf etmeliyim ki, animasyonların daha akıcı bir hale gelmesi seyir zevkini de bir ölçüde arttırdı.
Dünya çapında ünlü, en büyük shounen seriler sıralamasında bence, One Piece bir defa görünmeyi hak ediyorsa Dragon Ball bin kere görünmeyi hak ediyordur. Hala en sevdiğim büyük shounen Naruto ve ardından ikinci Bleach olsa da, üçüncü sırada olması gereken ne Fairy Tail ne de One Piece. Dragon Ball ilk üçün kayıtsız, şartsız bir üyesi olmayı sonuna kadar hak ediyor.
Dragon Ball Z yoğun geçen gündemim içerisinde bana büyük bir eşlikçi oldu. Hayatımın bu en önemli döneminde yanımda olduğu için seri ile kurduğum bağ hiç beklemediğim kadar kuvvetli oldu. MyAnimeList’e göre de izlediğim 550. seri olması hasebiyle benim için en önemli yapımlar arasında yerini değişmez bir şekilde yazdırmış oldu.
Orijinal Adı: MONSTERS 一百三情飛龍侍極 (Monsters: Ippyaku Sanjou Hiryuu Jigoku) (2024)
Türü: Aksiyon – Fantastik – Shounen
Stüdyo: E&H Production
İzlenme Tarihi: 14 Haziran 2026
One Piece’in önemli yan karakterlerinden biri olan Ryuma’nın geçmişi anlatılıyor. Ancak aynı zamanda Wanted! isimli bir manganın da uyarlaması olduğu görünüyor.
Wanted! muhtemelen Eichiro Oda’nın One Piece’i izlemeden önce yaptığı one-shot denemelerinin bir derlemesi olabilir. İleride bir gün tekrar dönüp okuma isteğim canlanabilir. Fakat bugün Ryuma’nın öyküsünü izlemek yeterliydi.
Hikaye Shirano (Cyrano) isimli bir kılıçustasının ejderha saldırısından kurtardığı bir kasabaya Ryuma isimli genç ve tezcanlı bir samurayın gelmesi ile başlıyor. Ryuma bir oyuna getirilip kasabalının nefret objesine çok hızlı bir şekilde dönüşüyor. Ancak başlarına gelmekte olan felaketi de yine o çözüp her şeyi yoluna sokuyor.
Eserin Oda’nın eski bir işi olduğunu düşünürsek Cyrano Mihawk’ın, D.R. da Usopp’un prototipi diyebiliriz. Ryuma da tabii ki Zoro oluyor bu durumda. 24 dakikalık animasyonun sonunda Thriller Bark arcındaki Ryuma ile Zoro karşılaşmasına da yer verilmiş olması beni mutlu hissettirdi.
Esere puanım 7/10. Tek bölümlük bir özel yan öykü için yeterli olduğunu düşünüyorum.
Orijinal İsim: A gólyakalifa (The Stork Caliph) (1916)
Yazar: Babits Mihály
Okuma Tarihi: 16 Mayıs 2026 – 2 Haziran 2026
Bu kitap koca bir olamamışlık eseridir. Rüyalar ve gerçek dünya arasında kurulan Freudyen irdelemenin günün sonunda aşırı dramatize edilmiş ufak meselelerden ibaret olması beni hayal kırıklığına uğrattı.
Öykü Dr. Jekyll ile Bay Hyde ile oldukça benzer bir yapıya sahip. Hatta ben Zhuangzi’de yer alan Kelebeğin Rüyası isimli anlatıya epey yakınlık gösterdiğini düşünüyorum.
Bizle kıyaslanınca daha küçük bir popülasyona sahip olan Macar milletinin ona verdiği değeri bilemiyorum. Birinci Dünya Savaşı gibi bir dönemde yazıldığı için de çalışmayı kıymetli ad etmek istiyorum. Fakat eseri okurken hiçbir an kendisine hayranlık duyamadım.
Super Mario Galaxy yaklaşık 12 saatlik bir oynanış sonunda 61 yıldız ile final verdi.
Oyuna bayıldım. Bu kadar devrimsel bir yapım ile karşılaşmayı beklemiyordum. Oyun tam olarak konsantre edilip dijital hale getirilmiş bir endorfin kapsülü.
Kabaca hesaplamak gerekirse 6 stage için her biri birbirinden farklı üç ana galaksi olduğunu kabul edebiliriz. Bu galaksilerin her birinde farklı bir mekanik ve oynanış tarzı ile karşılaşıyoruz. Yuvarlamış olursak 20 adet farklı oynanış stili ve yeteneğe harita kısıtlaması aracılığıyla erişebiliyoruz.
Bölümlerde kullanıma sunulan yeteneklerin her biri ilgili gezegenin bulmacasını çözmeye yönelik olduğu için bir galaksiye girdiğinizde aynı yetenek ile birkaç çözüm üreteceğinizi kestirebiliyorsunuz. Üç defa aynı yetenek ile bir problem çözüyor olmak da çoğu zaman yeterli bir deneyim oluyor.
Oyun bu yeni içerikleri hızlı hızlı önünüze sunsa da sizi bir tüketim-delisine dönüştürme kaygısı ile hareket etmiyor. Eski Mario oyunlarında yer alan mekaniklerin rafine bir şekilde yeniden ele alınmış olması marka hafızasına yönelik inanılmaz bir saygı duruşu olarak değerlendirilebilir.
Mario World, Mario Bros, Sunshine, Mario Kart ve Luigi’s Mansion gibi birçok Mario oyununa gönderme barındırmakta Super Mario Galaxy.
Yeni olarak bir de Rosalina ile tanışıyoruz burada. Ben kendisini Super Smash Bros. ve Mario Kart oyunlarından tanıyor olsam da ilk çıkışını esasında SM Galaxy ile gerçekleştirmiş. Kendisi Luma isimli yıldızların anneliğini yapan galaksinin koruyucusu ve rehberi denebilecek bir karakter.
Rosalina rehberliğinde farklı galaksilere yolculuk ederek her bir gezegenin Luma’sını kurtarıp evrende yolculuk etmemizi sağlayan gemiyi tamir etmeye çalışıyoruz. Rosalina’nın gemisini 60 yıldız toplayıp tamir ettikten sonra Peach’in kaçırıldığı Bowser’ın gemisine direkt geçiş yapabiliyoruz.
Oyun bize total 120+1 yıldız toplayabilme şansı verse de Bowser ile karşılaşmak için 60 adet toplanması yeterli oluyor. Bowser’ı def ettikten sonra 1 adet yıldız daha kazanıyor ve credits sonrasında oyuna devam edebiliyoruz. Burada yüksek skor challengeları ve kalan Luma kurtarma bölümlerini yerine getirebildiğimiz ekstra içerik bulunmakta.
Ben oyunlar ile hızlı vedalaşmayı seven biri olarak kapanışın ardından Super Mario Galaxy ile yollarımı ayırdım. Ancak oyunu beğenenlerin tadı damağında kalmasın diye oynanışı iki katına çıkaran böyle bir yola girmiş olmaları gerçekten takdire şayan. Ayrıca oyunu 120+1 bitirdikten sonra bir de Luigi ile birlikte oynayıp bitirebiliyormuşsunuz. Meraklısına duyurulur.
Yapıma puanım 9/10. Oldukça keyifli bir yapımdı. Favori oyunlarım arasında yerini aldı.
Bugünden tam 72 sene önce çıkmış olan bu ilk Godzilla filmini ne kadar süredir izlemeyi planladığımı hatırlamıyorum bile. Godzilla v Kong isimli yapım çıkış yaptığında Kaiju türü tekrar gündeme oturuvermişti.
Ben de Godzilla serisinin eski filmlerini izlemeden yenilere göz atmayayım demiştim. 2014 senesinde çekilen reboot yapımı sinemada izlemiş olsam da Japon yapımı olanları hiç seyretmemiştim.
Geçen sene yaptığım Japonya gezisinde Shinjuku’daki Godzilla kafası ile güzel bir hatıra fotoğrafım oldu. Bunun şerefine tekrar Godzilla üzerine düşünmeye başlamıştım. Fakat izlemek neredeyse yarım sene sonrasına nasipmiş.
Evet. Şimdi 1954 yapımı bu Godzilla filmini izlerken böyle bir geçmişi sırtlanarak geldiğimden haberiniz olmuş oldu. Peki ben filmi izlerken neler hissettim diye soracak olursanız kısa cevabım: filmi çok beğendim.
Filmin tema müziği inanılmaz akılda kalıcı ve gergin bir tona sahip. Hikaye Japonya’nın henüz 9 sene önce yaşadığı atom bombası felaketinin travmaları üzerine inşa edilmiş. Hidrojen bombası testleri yaparak sualtı yaşamına zarar veren insanlar, Jura devrinden kalma bir canlıyı uyandırıyor. Odo isimli kurgusal bir adada görülen ve yerlilerin Godzilla ismini verdiği bu yaratık ile ilk temas kurulduktan sonra zoolog olan doktor Kyohei Yamane ona zarar vermemek konusunda diretiyor. Fakat hocasından gizli şekilde, oksijen-tahripçisi isimli bir bomba üzerine çalışan doktor Daisuke Serizawa ise aşık olduğu Emiko Yamane ile çalışmalarının sırrını paylaşıyor.
Godzilla’nın durdurulamaz olduğuna kanaat getirilince Emiko, sözlüsü Hideto Ogata ile birlikte Serizawa’yı ikna etmeye gider. İnişli çıkışlı bir tartışmanın sonunda Serizawa tüm çalışmalarını imha edip Godzilla’yı yok etmek uğruna gizli silahını kullanmaya ve kendisini de feda etmeye karar verir. Böylece trajik bir kahramana yakışır bir final ile hikayeyi sonlandırır.
Serizawa’nın insanlık için zararlı olduğunu düşündüğü bu silahın sırrını kendisi ile birlikte yok etmesi fikri çok hoşuma gitti. Filmin net bir şekilde en kilit oyuncusuydu. Doktor Kyohei’ye kalsak Japonya dümdüz olmuştu.