Barbarları Beklerken

Orijinal İsim: Waiting for the Barbarians (1980)

Yazar: John Maxwell Coetzee

Okuma Tarihi: 25 Haziran 2021 – 2 Temmuz 2021

Bu roman ile Konstantinos Kavafis’in aynı adı taşıyan şiirini ararken karşılaşmıştım. Herhangi iki sene önce bu romanı da okuma listeme aldım. Ancak şiire bir gönderme taşıyor mu yoksa sadece tematik bir benzerlik nedeniyle mi romanına bu ismi vermişti Coetzee emin değildim. Okuyana kadar da öğreneceğimi sanmıyordum. İşin iyi yanı bu kitabı daha fazla bekletmeden okumuş olmam.

Romanın ilk üç bölümü su gibi akıp gitmesine rağmen son üç bölümde de devam etme konusunda aynı oranda zorluk yaşadım. Hakimin çöl yolculuğu sonrası kente dönüşü sonrasında yaşananlar içimi daralttı. Neyse ki, yanlış hatırlamıyorsam, dördüncü bölümün sonundaki tutsakların kırbaçlandığı sahne ile ilgimi tekrar toplayabildim. Hakimin oradaki duruşu gözlerimi yaşarttı. Metro yolculuğu yapmak yerine evimde okuyor olsaydım muhtemelen gözlerimden yaşlar dökülürdü. Medeniyetin sakladığı vahşeti bu kadar iyi resmetmiş olması beni acayip etkiledi. Kitaba dair belki de aklımda kalan en net sahne bu olacak.

Kitapla ilgili bir şikayet değil ama beklemediğim derecede üzerine düşülmüş olmasından sebep değinmek istediğim bir husus var. Romandaki erotizm bu tarz bir hikayede karşılaşmayı hiç düşünmediğim türdeydi. Yaşlı bir adamın cinsel hayatını bu kadar derin anlatması bazen hikayenin odağının ne olduğu konusunda şüpheye düşmeme bile neden oldu diyebilirim. Ha tabii bu dert ettiğim bile mesele değil. Sadece not düşmek istedim.

Kitaba puanım 7.5/10.

Hajime no Ippo: Champion Road

Orijinal Adı: Hajime no Ippo: Champion Road (2003)

Türü: Komedi – Shounen – Spor

Stüdyo: Madhouse

İzlenme Tarihi: 26 Haziran 2021

Çok üzerine değinebileceğim materyal olmaması nedeniyle kısa bir inceleme yazayım istiyorum. Bu film olarak yayınlanan dövüş, animenin bittiği yerden yani Ippo’nun Tüysiklet şampiyonu olmasının hemen sonrasında geçiyor. Kemer sahibi olan Ippo, kendisine meydan okuyan eski bir şampiyon ile kozlarını paylaşıyor.

Film tek bir dövüş üzerine odaklandığı için genel hikayeyi fazla ileri taşımıyor ancak içindeki olaylar kritik rol oynuyor. Bu önemli olaylar da Ippo’nun ilk kemer dövüşünde şampiyon unvanını koruyabilmiş olması ve Kumi ile arasındaki ilişkinin daha ciddi bir seviyeye taşınmış olmasıydı.

Filme puanım 8/10. Kimura – Mashiba dövüşünü konu alan film ve devamında çıkan iki sezonu da en kısa zamanda izlemeyi planlıyorum. Şimdilik biraz Slam Dunk arası vereceğim gibi duruyor.

İnsanlığımı Yitirirken

Orijinal İsim: 人間失格 (Ningen Shikkaku) (No Longer Human) (1948)

Yazar: Osamu Dazai

Okuma Tarihi: 23 Haziran 2021 – 25 Haziran 2021

Aoi Bungaku isimli anime serisi sayesinde tanışmıştım Osamu Dazai ile. O gün bugündür de Ningen Shikkaku’yu okumayı istiyordum. Çok garip bir şekilde ben ne zaman satın alacak olsam baskısı tükeniyordu. Artık her baskıda 3-5 tane basıp hemen elden çıkarıyorlardı da mı tükeniyordu, yoksa gerçekten büyük bir izdiham var ve insanlar kopya buldukları gibi satın mı alıyorlardı bilemiyorum. En sonunda geçen ayki alışverişimde stokta bulunduğunu fark edip vakit kaybetmeden sipariş verdim.

Roman otobiyografik bir anlatıya sahip. Anime uyarlaması, beklendiği üzere, kitaba kıyasla oldukça yüzeysel ve hızlı konu geçişi yapıyordu. Kitap 100 sayfalık kısa bir eser olmasına rağmen yine de çocukluk, ergenlik ve gençlik dönemine dair daha fazla bilgi içeriyor.

Osamu Dazai geçmiş hayatına dair travmaları Yozo isimli öykünün anlatıcısı karakterin ağzından kaleme alıyor. Ömrü boyunca rol kesen birinin, toplum tarafından onay görmek için çevresine şaklabanlık yapan bir çocuğun, istediği hiçbir şeyi dile geçiremeyen içe kapanık bir adamın trajedisi bu. İşin en kalp kırıcı yanı da yazar eserini tamamladıktan sonra birkaç gün içinde daha önce yaptığı gibi yine bir başka sevgilisiyle çifte intihar ediyor olması. Esasında bu romanın bir günah çıkarma sürecinde ortaya çıktığını söyleyebiliriz.

Esere puanım 7.5/10. Daha fazla geciktirmeden okumayı başarabildiğim için mutluyum.

Zorba

Orijinal İsim: Βίος και Πολιτεία του Αλέξη Ζορμπά (Zorba the Greek) (1946)

Yazar: Nikos Kazancakis

Okuma Tarihi: 4 Haziran 2021 – 23 Haziran 2021

Bir anda kafama esti ve kendi kendime dedim ki “Neden bu zamana kadar bir tane bile Nikos Kazancakis romanı okumadım?” Cevap aradım. Bulamadım. Hiçbir mantıklı sebebim yoktu bu soruya karşılık verebilecek. Ben de madem öyle şu an tam zamanı imiş dedim. O gün kafama koydum ve hemen kitap alışveriş sepetime ekledim Zorba’yı.

Ben de çoğu insan gibi bu romanı, Anthony Queen’in oynadığı 1964 yapımı Zorba the Greek isimli film sayesinde tanıdım. İnternet kullanıp da filmin sahilde sirtaki oynadıkları sahnesini görmemiş olan kimse yoktur. Tanışıklığım o film kesitine dayansa da kitabı okumaya karşı olan isteğim ise Aleksi Zorba’nın “Bir zamanlar diyordum ki: Bu Türk’tür, bu Bulgar’dır ve bu Yunan’dır…” diye başlayan monologu ile yeşerdi. O alıntı zihnime öyle bir kazındı ki ne zaman okusam içim cız eder, yaşlı bir adamın geçmiş günahlarını tasavvur etmeye başlardım. Çok vurucu bir konuşmaydı. Romanı, hep o sahnenin geleceği anı bekleyerek okudum ve geldiğinde de yine ilk günkü gibi tüylerim diken diken oldu.

Zorba bir roman mı yoksa biyografi mi emin olamıyorum. Evet belki biyografi olmak için fazla dar bir zaman aralığına sahip. Ancak Kazancakis’in gerçekten tanıdığı bir insanın ‘güzellemesini’ yaptığı bu kitabı tam bir roman olarak da düşünemiyorum. Kendi ağzından anlattığı kısımlarda ardı ardına dizdiği sözler, beni Girit’in sıcak topraklarında, sapsarı ışıyan güneş altında gözün alabildiğine uzanan buğday tarlaları içinde koşturuyormuş hissi uyandırıyordu. Akdeniz’in kıyıya vuran dalgalarını, adanın Afrika’yı seyreden güney yamacında yankılanan rüzgarların sesini kulaklarımda duyuyordum.

Kitaptaki iki ana karakter de benden parçalar barındırıyordu. Patron benim yaşayış şeklimi temsil ediyor, Zorba ise düşünce şeklimi. Ben hep Zorba gibi cesur, atılgan ve yüreğine göre hareket edip hayatta her şeyi tecrübe etmek isteyen biri olsam da bedenimin tutukluğu, zihnimin bağları beni Patron gibi yazılan tecrübeleri okumak, kendi iç dünyama kapanmaya itiyordu. Yaşamımdaki bu ikiliğe okuduğum bir romanda denk gelmek beni yalnızlık hissinden kurtardı. Belki de bu yüzden bu kadar sevdim romanı.

Esere puanım 8.5/10. Nikos’un diğer romanlarını da en kısa zamanda okumayı istiyorum.

God of War

İlk piyasaya sürülme tarihi: 20 Nisan 2018

Geliştirici: Santa Monica Studio

Tür: Action – Adventure

Platform: PS4

Oynama Tarihi: 7 Haziran 2020 – 20 Haziran 2021

God of War (2018) yaklaşık 25 saatlik bir oynanışın sonunda ekipman seviyesi 5 iken final verdi.

İlk üç GoW oyununun büyük hayranı olduğum söylenemez. Hatta sevmediğim çok özelliği mevcuttu. Her oyunun başında Kratos’un güçlerini kaybedip oyun boyu tekrar geri kazanmaya çalışması gibi bir klişenin olması, her oyunda aynı şeyi yapıyorum hissi veriyordu. O güç kaybetme mevzusunu güzel kotarıyorlardı ama yalan yok. İkinci oyunda Blade of Olympus yüzünden, üçüncü oyunda da Styx Nehri’ne girmemiz nedeniyle güçlerimizi kaybediyorduk.

Anlayacağınız yeni God of War oyununun duyurulması bende çılgın bir heyecan yaratmadı. Hatta duyurunun yapıldığı E3 tarihinde -veya Gamescom hatırlamıyorum- ben henüz üçüncü oyunu oynamamıştım. Sanırım CD’sini takaslayarak almıştım ama oynamamıştım. Çok net hatırlayamadım o dönemi. Neyse işin özü, oyunun benim hiç ilgimi çekmemiş olduğuydu. İskandinav mitolojisine karşı ilgili olmamamın da bunda büyük etkisi vardı. Yunan harici bir diyarda geçmesi gerekiyorsa, o diyar Mısır veya Japon mitolojisi olsa havada kapardım. Ancak öyle olmadı.

Tabii ben her ne kadar beklememiş olsam da haberi duyar duymaz çıldıran yüz binlerce insan oldu. Bunu biliyorum. Ben hiçbir şekilde hypelanmıyordum. Önce bir çıksın sonra bir vakit illa indirime girer, alır ve oynarım diyordum. Gerçekten de öyle yaptım. Oyunu 2020 yaz indirimleri sırasında Fifa20 ile birlikte satın almıştım. O yazı güzel geçirmiştim. Üniversite boyunca uzak kalmış olduğum spor dünyasına tekrar adım atmamı o Haziran ayına borçluyum. FIFA20, MLB19 ve NBA2K20 beni 7 yıl aradan sonra tekrar düzenli olarak basketbol, futbol ve voleybol maçı izlemeye döndürdü. Yedi yıllık süreçte hiç maç izlemedim değil tabii. 2019’daki Avrupa Voleybol Şampiyonası Türkiye-Sırbistan finali ile 2018 Dünya Kupası Fransa-Hırvatistan final maçları o süreç içinde izlediğimi hatırladıklarımın başında geliyorlar. Evet. Konudan daha fazla uzaklaşmadan God of War’a dönüş yapayım.

Oyunun hikayesi Kratos ve oğlu Atreus’un, ölü annesinin vasiyeti gereği küllerini Jotunheim’daki bir dağın zirvesine taşımaları üzerine kurulmuş. Yolculuk boyunca İskandinav mitolojisindeki kilit rol oynayan karakterler ile yolumuz kesişiyor. Yer yer gergin, çoğu zamansa epik anlar seyrediyoruz. Baldur ile yaptığımız ilk dövüş tüm oyun tarihinin en iyi açılışlarından biri bana kalırsa. Tabii oyun başladıktan neredeyse bir saat sonra gerçekleşiyor olsa da neticede Prologue bölümü olarak değerlendiriyorum.

Oyunun sanat tasarımını gerçekten çok beğendim. Benim gibi Viking temasına hiç ilgi göstermeyen birini bile oyunun devamında görecekleri için heyecanlandırabildiler. Düşman tasarımları çok çeşitlenmese de bunu bir sorun olarak görmüyorum. Dünya üzerinde dağılmış durumdaki collectablelar içerik ve dizayn açısından epey hoşuma gitti. Poetic Edda’daki ikonik sahnelerin resmedildiği mabetler, Muspelheim ile Niflheim dillerini öğrendiğimiz dikilitaşlar ve sandıklar, rünler, duvar resimleri gibi diğer ıvır zıvırları da sayarsak baştan sona göz alıcı dizayn edilmiş bir oyunla karşı karşıya olduğumuzu kabul etmek zorunda kaldım. Yunan ve Mısır kadar bilinmediği için oyun boyu bir taraftan Norse mitlerine dair hikayeler anlatan Mimir isimli bir yandaşımız da mevcut. Onun sayesinde bir yerden bir yere giderken hiç sıkılmıyor insan. Hatta çoğu kez, acaba bu sefer ne anlatacak diye merak ederken buldum kendimi. Bunu çok çok az oyunda yaşadım. Gerçi o oyunların çoğu tamamen fictional mitler anlattığı için kendimi veremiyordum. Bunun gerçek dünyada bir karşılığı da olduğundan ilgimi yakalayabiliyordu.

Oynanışa değinmek gerekirse, hack and slash in üzerine böyle ağır ve vuruş hissini kemiklerinde hissettiğin bir tarza geçiş yapılmış olması beni tatmin etti diyebilirim. Önceki GoWların mekanı tepeden seyrettiğimiz sabit ve yarı hareketli kamera açıları çoğu zaman sinirimi bozuyordu. Omuz kamerası ve onunla birlikte gelen teke tek dövüşlerin sıklığı beni daha mutlu etti. Ekipman toplama, geliştirme, gem basma, silahlara takılan taşlar sayesinde skill seçmek ve onları geliştirmek, önceki oyunlarda olmayan bir özellikti. Bunu da oldukça güzel bir gelişme olarak görüyorum. Hançer, balta, kalkan ve Atreus’un okuna özel yetenek geliştirme sekmesinin benzeri önceki oyunlarda da mevcuttu. Ancak buradaki daha çeşitli bir menü sunuyor.

Oyunun sonu ile birlikte bir sonraki oyuna karşı ciddi bir merak sardı beni. Devam oyununu merakla bekliyorum. Ragnarok’un daha uzun bir oynanış ve daha epik dövüşler sunmasını bekliyorum. Umarım hayal kırıklığına uğramayız.

Oyuna puanım 8.5/10. Oyunu Babalar Günü’nde bitirmek olmak da ayrı bir anlamlı geldi. Finale giden yolda duygulanmamak elde değildi.

Ölümcül Oyunlar

Orijinal Adı: Funny Games (1997)

Yönetmen: Michael Haneke

Türü: Suç – Drama – Gerilim

İzlenme Tarihi: 19 Haziran 2021

İzlediğim diğer suç dramaları ile birlikte değerlendirmenin doğru olduğunu düşünmüyorum. Bu film nevi şahsına münhasır bir eser. Aynı türün diğer filmlerinden farklı yaptığı birtakım şeyler var. Bu onu özel kılıyor.

Öncelikle bu filmi neden bu kadar geç izlediğimi açıklayıp bir günah çıkarmam lazım. Ben gerilim ve korku filmlerini izleyebilen bir insan değilim. Gerçekten korkuyorum. Bunu da günlük yaşamımda hiç utanma sıkılma hissetmeden açıkça söylerim. Funny Games de duyduğum kadarıyla işkence içeren bir yapımdı. Testere-vari bir algı oluşmuştu kafamda. Bundan sebepli olarak izlemekten hep uzak durdum.

Film gerçekten rahatsız ediciydi. En son The House That Jack Built’i izlerken kendimi konfor alanımdan bu kadar uzakta hissetmiştim. Bir sonraki sahnede ne olacağını tahmin etmeniz, durumun dehşetini daha da artırıyor. Kötü karakterlerimizin zihninin nasıl çalıştığını anlamaya başlıyorsunuz açılıştan bir süre sonra. Ve bu sizi hiç tatmin etmiyor.

Filme puanım 8/10. Bir daha izlemeyeceğimi pek düşünmüyorum. Bu kadar iç daraltısının tek dozu bana hayli yeterli geldi.

Ejder Kılıcı

Orijinal Adı: Tian jiang xiong shi (Dragon Blade) (2015)

Yönetmen: Daniel Lee

Türü: Aksiyon – Drama – Fantastik

İzlenme Tarihi: 9 Haziran 2021

Çok kötü bir filmdi. İyi ki telefonuma atıp metro yolculuklarım sırasında parça parça izleyip bitirmişim. Bir haftasonumu oturup bu filmi izlemek için harcamak büyük kayıp olurdu.

Filmde batılı birçok aktör olmasına rağmen hikayenin sığlığı ve dövüş sahnelerindeki saçma slow motionlar ile tam bir Çin filmi olmuş. Kostümlerin tarihi gerçeklik yansıtmamasına rağmen havalı bir dizayna sahip olması görsel olarak ‘eh işte’ dedirtse de, hikayenin çiğliğini örtememiş.

Daha işlenebilecek bir hikayesi var. Kayıp Roma lejyonu efsanesi ile İpek Yolu muhafızları isimli kurgusal oluşum farklı hikayelerde daha güzel işlenebilirler.

Filme puanım 5.5/10.

Aşka Ruhunu Kat

Orijinal Adı: Soul Kitchen (2009)

Yönetmen: Fatih Akın

Türü: Komedi – Drama

İzlenme Tarihi: 6 Haziran 2021

Daha önce hiç Fatih Akın yapımı bir film izlememiştim. Soul Kitchen ile güzel bir başlangıç yaptığımı düşünüyorum. Nasıl başlayıp nasıl bittiğini anlayamadığım bir hikayeydi.

Filmin insanı ekrana kitleyen bir temposu var. Oyunculuklar gerçekten harikaydı. Kahramanın işleri tam yoluna soktuğu anda elindeki her şeyi kaybettiği gibi sık rastlanan bir öyküye sahip olmasına rağmen karakterinin sempatik ve gerçekçi yapısı sayesinde izleyiciyi hiç sıkmıyor. Ayrıca diyaloglar arasına serpiştirilen esprilerde hiç cıvıtmaması da ayrı bir sevme sebebim oldu.

Kesinlikle ‘Türkiyeli mentalitesi’ ile yapılmış bir film değil. Komediyi saçma laf sokmalar, hakaret ve dayak atma gibi bayağı şeyler yerine sergilenen durum üzerinden çıkarması acayip hoşuma gitti. Diğer filmlerinin daha bunalımlı ve karanlık öyküler anlattığını düşünüyorum. Umarım hepsi karamsar konuları işlemiyordur. En azından bir tane daha Soul Kitchen ayarında, mutluluk verici bir film daha çekmiş olduğunu ümit ediyorum.

Yapıma puanım 8/10. Diğer filmlerini de en kısa zamanda izlemeyi planlıyorum.

Kırmızı Pazartesi

Orijinal İsim: Crónica de una muerte anunciada (Chronicle of a Death Foretold) (1981)

Yazar: Gabriel Garcia Marquez

Okuma Tarihi: 30 Mayıs 2021 – 3 Haziran 2021

Daha önce Marquez romanı okuma fırsatı olmamıştı. Güney Amerika edebiyatına çocukluktan beri ilgim olduğu için yazarın adını sıkça duymuş olmam eserleri üzerinde gereğinden fazla bir beklentiye girmeme sebep oldu.

Kitabın konusu hakkında daha önceden bilgi sahibi olmamıştım. Santiago Nasar isimli bir gencin katlinin nasıl gerçekleştiğinin adım adım incelemesini yapıyor hikaye. Olaylar zamanda bir ileri bir geri giderek, görgü tanıklarının anlatılarını derleyen bir ‘araştırmacı’ tarafından anlatılıyor.

Büyük ve kapsamlı bir kurgu değildi. Ancak sonu bilinen bir olayı dahi okuyucuyu sıkmadan anlatabilmiş olması benim bir dereceye kadar tatmin etti.

Esere puanım 6.5/10. Marquez’in diğer eserlerini okumadan peşin yargıya varmak istemiyorum. Şimdilik bir sonraki durak Yüzyıllık Yalnızlık.

Kürk Mantolu Madonna

Orijinal İsim: Kürk Mantolu Madonna (1943)

Yazar: Sabahattin Ali

Okuma Tarihi: 9 Mayıs 2021 – 30 Mayıs 2021

Aşk romanı okumayı pek tercih etmem. Kürk Mantolu Madonna’yı da esasında bu sebeple okumayı hep ertelemiştim. Bu kadar geç okumamın bir diğer sebebi de son yıllarda epey popüler bir roman olmasıydı. Alakalı alakasız her köşede gördüğüm için romana antipati beslemiştim. Ancak düşüncelerimin ne kadar yersiz olduğunu eseri okumaya başladığımda fark ettim.

Hikayenin ana karakteri olan Raif Efendi, kendisini dış dünyadan soyutlamış bir insandır. Geçmişinde yaşadığı olaylar nedeniyle çevresindeki hiçbir insana güvenmemeyi, duygu ve düşüncelerini paylaşmamayı seçmiş biri kişidir. Romanın başında hikayeyi anlatan kişi ise Raif Efendi’nin son günlerini onunla yakınlaşarak geçirmiş, ve onun herkesten sakladığı geçmişini öğrenmeye nail olmuştur. En acıklı kısım da burası sanırım. Raif’in hayatında ikinci defa gerçekten güvenebileceği bir insan bulmuşken, onu da kaybediyor olması.

Anlatıcı, Raif Efendi’nin kendisine teslim ettiği anı defterini okumaya başlar ve sahneden ayrılır. Hikayenin geri kalanını anılarını kaleme alan Raif’in ağzından dinlemeye başlarız. Ailesinin beceriksiz çocuğu olarak görülmesi, Almanya’ya iş öğrenmeye gönderilişi ve Berlin sokaklarında amaçsızca oradan oraya dolanmasını kronolojik olarak öğreniriz. Berlin’de sabun fabrikasında meslek öğrenmek yerine kentteki parkları, ormanları, hayvanat bahçelerini ve sergileri gezen Raif, bir gün gezdiği bir sanat galerisinde gördüğü tabloya hayran kalır. Günlerce aynı sergiyi ziyaret eder ve aynı tablonun önünde saatlerce bekler. Günün birinde tablonun ressamı olan kadın ile tanışır ve aralarında duygusal bir bağ kurulur. Raif’in Berlin’de geçirdiği birkaç ay, artık Maria Puder isimli bu kadın sayesinde bir anlam kazanır. Öykü bu ikili arasındaki ilişkinin saflığı üzerine kurulur ve gelişir.

Buruk finalleri oldum olası severim. Bir aşk öyküsünde dahi ararım bunu. Mutlu sonların varlığı beni hiçbir koşulda ikna edemez. Hayat hüzünden, melankoliden ibarettir. İnsan denen varlık, yaşamı boyunca katiyen huzura erişemez. Buna inanırım ve bana bu gerçeği sunan öykülere bağlanırım. Kürk Mantolu Madonna da tam olarak böyle acı bir sona sahipti. Bu yüzden de sevdim.

Romana puanım 7.5/10. Pek aşk öyküsü okumadım, ancak okuduklarım arasında en iyisi sanırım bu idi.