La Haine’ı çok uzun zaman önce görmüştüm fakat konusunu bilmediğim için izlemek konusunda acele etmemiştim. Bugün izlememiş olsam filmin konusunu hala ghettoda yaşanan çete savaşları gibi bir şey zannetmeye devam edecektim. Neyse ki içimden bir his bugün bu filmi izlememi sağladı.
Her şey sınıfsaldır. İş dünyası, spor, gıda sektörü, eğitim, kentler ve elbette sinema. Bir Fransız banliyösüne bakış attığımız bu filmde, eli silah tutan ‘asayiş’ görevlilerinin toplumun alt kademelerindeki insanlara yaşattığı dehşeti oldukça yakından görebiliyoruz. Toplumun alt tabakalarında yaşama mücadelesi veren halk ve yönetimlerin onlara karşı nasıl tavır takındığını acı bir şekilde hatırlamamızı sağlıyor. Film, bana göre en eğlenceli kısmı olan müze sahnesinde, farklı sosyal statülerdeki insanların ne kadar başka dünyalarda yaşamakta olduklarını alaycı bir dille örneklendiriyor.
Filmin son yarım saatinde, American History X’i izlediğim lise zamanlarını anımsadım. Filmi bitirdikten sonra içine düştüğüm çaresizliği La Haine’in finalinde tekrar yaşadım. Tabii ki üzerinden yaklaşık on sene geçti ve ben bu süreçte büyüdüm. Bu iki yapımın bünyemde yarattığı etki aynı şiddette olamadı. Ancak La Haine’ı o vakitler izlemiş olsaydım eminim beni American History X’ten daha fazla etkilerdi.
Yapıma puanım 8.5/10. Harika bir suç dramasıydı. Belki de bugüne dek izlediklerim arasında en iyisi.
Orijinal İsim: Arthur Rimbaud Dizeler & Déserts de l’amour & Les Illuminations & O Mevsim, Havuz & Une saison en enfer
Yazar: Arthur Rimbaud
Okuma Tarihi: 3 Nisan 2021 – 26 Mayıs 2021
François Mauriac’ın deyişiyle “Rimbaud ne Claudel’in ileri sürdüğü gibi yaban haldeki bir mistik, ne de günümüz haylazlarının sandığı gibi dahi bir haytaydı. Haçından nefret ediyordu, nefret ettiği haçta çarmıha gerildi, hala acı çekiyor; -ve bu haç bir an önce canını alsın diye çırpınıp can çekişiyor.”
Rimbaud hakkında yıllardır okur, araştırırım ancak daha önce onu dahi iyi tanımlayan başka bir söze rastlamamıştım. Bu kadar öz ve net bir cümle nasıl bir insanın ruhunu ifade edebilir bilemiyorum. İlk okuduğum anda hayret etmiştim. Defalarca okudum. Hala etkileniyorum bu sözden.
Rimbaud’un şairliği kadar hayatını da ilginç buluyorum. Tüm varlığı ile ele aldığım zaman Rimbaud’un, Lord Byron ve Puşkin’den sonra tarihteki en sevdiğim erkek olduğuna kanaat getirdim. Sadece 16 yaşında şiire başlayıp 20’sinde bırakması ve bu süreç içinde muazzam işler kaleme almış olması bile benim ona hayran olmam için yetiyor.
Bu aldığım kitapta, Rimbaud’un bugüne değin kaleme aldığı tüm manzum ve mensur şiirlerin bir araya getirilmiş halini buldum. Şiir kitaplarının ayrı ayrı farklı yayınevleri tarafından almaktansa bu şekilde daha iyi olacağını düşündüm. Bu yayınevini tercih etmemin bir diğer sebebi de daha önceden seslendirmesini de yaptığım ‘Kötü Kan’ şiiri çevirisinin bu çevirmenin elinden çıkmış olduğunu öğrenmemdi. Kelime seçimleri ve şiirin akışını beğendiğim için bu çevirinin benim estetik zevklerime daha çok hitap ettiğini düşündüm. Pişman da olmadım.
Rimbaud gözümde çok büyük bir şairdi. Hala da öyle. Fakat Les Illuminations isimli eserini gözümde fazla büyütmüştüm. Açık konuşmak gerekirse, manzum şiirlerini çok daha etkileyici buldum. Okuyup geçtikten sonra Illuminations’taki hiçbir şiiri hafızama kazıyamadığımı fark ettim. Ancak Dizeler içinde bayıldığım bir sürü şiir vardı. Cehennemde Bir Mevsim’in ise baştan sona her şiiri muazzamdı. Okurken kendimden geçtim.
Shadow of the Tomb Raider yaklaşık 15 saatin sonunda %89.76’lık completion ile final verdi.
Ben aksiyon oyunlarını hikayesi için oynayan biri değilim. En azından son 4-5 senedir öyle değilim. Ergenlikte her oynadığım oyun üzerine kafa yorar, hikayesini, karakterlerin motiflerini anlamaya çalışırdım. Ancak sonra oyun senaryolarının o kadar da üzerine düşünülen şeyler olmadığını fark ettiğimde, ki bu yıllar sürdü, yapmayı bıraktım. O uyanışın ardından oyunları gameplay kalitesine göre değerlendiren birine dönüştüm. Hikaye ikinci planda kalmaya başladı gözümde.
2013 yılı itibariyle başlayan yeni Tomb Raider serisi başladığında ne yazık ki eski kafayı yaşamakta idim. Oyunu, hikayesini ön planda tutarak değerlendirmiş olmama rağmen yine de beğenmiştim. Hatta 10 üzerinden 8 verdiğimi hatırlıyorum. Lara’nın başının gerçekten belaya girdiğini görmek ve ölüm sahnelerindeki şiddet dozajının yüksek olması beni etkilemişti. Uncharted’tan bile daha cesur hamleler yaptıklarına ikna olmuştum. Riskli bir girişimdi ancak oyuncu topluluğu tarafından epey beğeni toplamıştı.
Yeni serinin devam oyunu olan Rise of the Tomb Raider ise ne yazık ki beni aynı düzeyde eğlendirememişti. RotTR oynadığım sıralarda Roma ve Antik Yunan tarihine aşırı ilgiliydim ve sürekli araştırmalar yapıyordum. Oyunda Bizans ve Kievan Rus’a dair efsane ve kalıntılara rastlamak beni eğlendirmiş olsa da çok saçma şeyler de yaşanmıyor değildi. Sibirya’nın ortasında Bizans gemisi kalıntısı falan bulmaya başlayınca ipin ucunun kaçtığını anlamıştım. Oynamamın üzerinden 4 yıl geçtiği için başka hangi detaylar beni rahatsız etmişti tam olarak hatırlayamıyorum. Ancak oynanışın genel olarak 2013 Tomb Raider ile birebir aynı olması üzerinden eleştiride bulunmuştum. Yapıma puanımı 7/10 olarak belirlemiştim.
Shadow of the Tomb Raider oyunu duyurulduğunda ise pek heyecan yapmadım. Çünkü Trinity nanesinin varacağı hikayeyi hiç merak etmiyordum. Henüz türe karşı bir açlık da duymaya başlamadığım için “önce bir çıksın, vakti gelince oynarım” demiştim. Dediğim de oldu. Plus verene değin SotTR oynamak aklımın ucundan dahi geçmiyordu. Ancak oyunu oynamaya başladığımda bu türü ne kadar özlediğimi hatırladım.
Oyundaki bulmaca ve nesne toplama etkinliklerinin, silahlı çatışma anlarından çok çok daha fazla yer kaplıyor olması beni gerçekten mutlu etti. Ben Uncharted oynarken de dağa taşa tırmanmayı, çatışmaya girmekten daha çok seviyordum. Bu oyunların son bölüm dövüşlerini de hoplamalı zıplamalı şekilde yapsalar tadından yenmez. Ancak oyuncu kitlesinin çoğu benimle ters düşünüyor gibi hissediyorum. Çatışmaya girmeyi arzulayan sayısı çoğunluktadır herhalde. Yine de bu benim oyundan aldığım keyfi etkilemiyor.
Oyunun haritası üç ana şehir (Kuwaq Yaku, Paititi, San Juan) ve o şehirlerini birbirine bağlayan koridor-vari bölgelerden oluşuyor. Açık dünya hissini vermek için de bu bölgeler arası geçişleri tüneller, çamur birikintileri veya yarıklar vasıtasıyla yapıyoruz. Lara o kısımlarda yavaş hareket ettiği için oyun arka planda yeni haritayı yükleyecek süreyi bulabiliyor. Güzel bir illüzyon. Ben bu tarz noktalara takılan biri değilim. Akıllıca çözümleri hep takdir etmişimdir.
Hikayeden bahsetmeye değer gördüğüm pek fazla şey yok. Oyun süresinin yarısı kadarı Paititi isimli efsanevi bir şehirde geçiyor. Burası İnka ve Maya medeniyetinin kesiştiği ve iki kültürün izole kalarak yeni bir sentez meydana getirdiği şekilde öngörülmüş. Bu konuda art designerları takdir ediyorum. Mezo-amerika kültürlerine çok hakim olmasam da bazı ikonik İnka ve Maya figürlerini ayırt edebiliyorum. Şehirde dolanırken bu iki kültürün motiflerinin bir arada işlendiği yazıtlar, giysiler ve süsler görmek hoşuma gitti.
Kısaca oynanış kısmından da bahsetmek istiyorum. Üçlemenin önceki iki oyununu yıllar evvel bitirdiğim ve tekrar dönüp bakmadığım için onlarda olmayıp bunda olan ne özellikler var bilemiyorum. Ancak her mekanik aynı olsa dahi sorun değil. Çünkü bunlar çalışan, işleyen mekanikler. Akıcı aksiyon dinamikleri ile kendisini oynatıyor.
Oyuna puanım 7.5/10. Oldukça keyifli bir aksiyon macera oyunu olmuş. Trinity hikayesini çok dert etmeden dördüncü bir oyun daha çıkarmalarını isterim. Umarım en kısa zamanda haberini alırız.
Orijinal Adı: Fate/stay night: Heaven’s Feel – III. Spring Song (2020)
Türü: Aksiyon – Fantastik – Büyü – Doğaüstü
Stüdyo: Ufotable
İzlenme Tarihi: 19 Mayıs 2021
Fate Stay Night rotaları içinde en duygusal hikayeye sahip olan kuşku götürmez bir şekilde Heaven’s Feel imiş. Defalarca söylemiş olmama rağmen bir kez daha söyleyeceğim. Unlimited Blade Works epik yönden kuvvetli idi. Heaven’s Feel ise çok daha duygusal bir hikayeye sahipti. Bu yüzden HF’yi UBW’nin önüne koyarken hiçbir çekince yaşamıyorum.
Sanırım 6 yıldır, yani UBW animesinin finalinden beri, bu meşhur Nine Lives Blade Works sahnesini seyretmeyi bekliyordum. Heaven’s Feel için duygusal bir hikaye dedim evet farkındayım ama içerisinde epik sahneler de barındırmıyor değil. İşte o sahneler içindeki en destansı an da Shirou’nun Archer’ı aşıp, Berserker’a kafa tuttuğu kısım idi.
Ufotable animasyon ve müzik konusunda nasıl bu kadar iyi iş yapıyor gerçekten algılayamıyorum. Piyasada onlar gibi 2-3 firma daha olsa ve her sezon bu kalitede işler seyretmek mest oldurduk. İşlerine gönül verdilerini ve hakkıyla yerine getirdiklerini görebiliyorum. Fate franchise’ını ellerinde bulunduruyor olmaları beni gerçekten mutlu ediyor.
Geçen hafta Fate Grand Order animesi dizisine bir sequel movie geleceğinin haberini almıştım. Bu sayede FGO’ya da girişmem gerektiğini hatırlamış oldum. Ufotable’ın işlerine doyum olmuyor. Fate serisi, her ne kadar sinirlendiğim bazı şeyler içeriyor olsa da, piyasadaki yapımların çoğunluğundan kat kat iyi hikayeler anlatıyor. Bu nedenle Fate-sever olduğumu da söyleyebilirim sanırım.
Filme puanım 9.5/10. Hem Rider hem de Sakura’yı sevdiğim tek hikaye bu oldu.
Orijinal Adı: Fate/stay night: Heaven’s Feel – II. Lost Butterfly (2019)
Türü: Aksiyon – Fantastik – Büyü – Doğaüstü
Stüdyo: Ufotable
İzlenme Tarihi: 15 Mayıs 2021
İncelemeye başlamadan önce bir itirafta bulunmak istiyorum. Heaven’s Feel serisine başlamadan önce Sakura’ya antipati besliyordum. Ne yazık ki çekingen, yitik ve utangaç karakterler hiçbir surette ilgimi çekmiyor. İlgimi çekmemesinin yanında üstüne bir de varlıklarından rahatsız olmaya başlıyorum. Hikayeye hiçbir etkisi yoksa bu karakter niye bu kadar screen-time sahip deyip sinirleniyorum bazen. Naruto’daki Hinata karakterinden de bu yüzden nefret ediyorum. Neyse itiraf vakti sona erdi, şimdi FSN’ye dönelim.
Ben duygusal anlatıyı, destansılığa tercih eden biri olduğum için Heaven’s Feel rotası henüz son kısmını izlemesem de şu anki itibariyle açık ara en sevdiğim Fate Stay Night hikayesi oldu. Sanırım duygusal ağırlığını en net hissedebildiğim hikaye de buydu. Unlimited Blade Works’ün anlattığı hikayeyi daha epikti.
Sakura’nın karakter olarak bir derinliğe sahip olduğunu görmek beni gerçekten mutlu etti. Diğer FSN hikayelerinde Shirou’nun aşk dörtgeni, ya da beşgenine, dahil kadınlardan biri olmanın ötesinde hiçbir şey ifade etmiyordu.
Lost Butterfly ile birlikte Sakura’nın Matou malikanesinde ne çile çektiğini, geçmişini ve kimliğini öğreniyoruz. Master-Servant ikilileri üzerinde epey bir manipülasyon da yapılmış. Rotadan rotaya göre değişen bir olay mı yoksa gerçekten de bu ilişkiler ve bağlantılar oyunun senaryosu içinde hep mevcut mu bilmiyorum. Ancak iki türlü de olsa birbirinden bu kadar ayrışan öyküleri ayrı karakterlerle anlatabilmek gerçekten beceri isteyen bir iş. Benim gibi çabuk sıkılan bir insanı bile Fate Stay Night hikayesine defalarca baştan sokabildiği için yazar Kinoko Nasu’yu takdir ediyorum.
Filme puanım 9/10. Hikayenin son aşamasında da gönül rahatlığı ile yüksek bir puan verebilmeyi istiyorum.
Orijinal Adı: Fate/stay night: Heaven’s Feel – I. Presage Flower (2017)
Türü: Aksiyon – Fantastik – Büyü – Doğaüstü
Stüdyo: Ufotable
İzlenme Tarihi: 14 Mayıs 2021
Fate dünyasının sahip olduğu konsept her zaman hoşuma gitmiştir. Tarihteki kahramanları günümüze getirip kurgusal bir öykü anlatmayı ben de hep düşünüyorum ancak üzerine yazacak gerçekten iyi bir fikir buluncaya değin bu isteğimi bekletiyorum. Fate Stay Night hikayesi bu konsepti iyi işleyebildiğini düşündüğüm bir yapım olduğu için her alternatif işini izlemekten keyif duyuyorum.
2006 tarihli orijinal anime serisini izleyerek girmiştim bu dünyaya. Sonrasında da Visual Novel temelli bir anime olduğunu öğrenmiştim. O seri yanlış hatırlamıyorsam Saber rotasında yaşananları konu alıyordu. Ancak bu ilk izlediğim FSN hikayesinden pek etkilenmemiştim. Bu mutsuz ayrılığın ardından 2011 yapımı Fate Zero’yu izlemiş ve dördüncü Holy Grail War’da yaşananları öğrenmiştim. Zero’nun karakterlerini ve yaşanan olayları daha çok sevdiğim için seriye karşı ilk başta edindiğim kötü düşünceler bir şekilde kayboldu. Bunun üzerinden birkaç yıl sonra Rin rotasını konu alan FSN Unlimited Blade Works animesi duyurulunca sevinçten havalara uçmuştum. Hevesle beklediğim seriden hem görsel açıdan hem de hikaye açısından tatmin olarak ayrılmıştım. Zaten UBW’in sonu en sevdiğim anime finalleri arasındadır.
Özetle Fate serisi Ufotable’ın elinde ihya oldu. Studio Deen’in elinde kalmaya devam etseydi Saber rotasındaki rezil öykü anlatımını sürdürürlerdi. Gerçi stüdyo, marka üzerindeki hakları bitmeden evvel UBW filmi yapmışlardı. Ancak izlemeye tenezzül etmedim. Ufotable’ın yarattığı muazzam işlerin ardından dönüp Deen’inkilere bakasım gelmemişti.
Heaven’s Feel yani Sakura rotasının anime film serisi duyurulduğunda çok heyecanlanmıştım. Ancak talihsizlik o ki, film 2017de gösterime girdi ve batıya gelişi 2018’i buldu. Ben o dönemde anime izlemeyi bıraktığım için FSN dünyasına geri dönmeyi aklımın ucundan bile geçirmedim. Fakat zamanında izleyemediğim için üzülmüyorum. Çünkü bu tarz işler en az 1-1.5 yıl arayla devam ettirildiği için ben Presage Flower’ı batıya geldiği gibi izlemiş olsam da ikinci film çıkana kadar ilk kısımda yaşanan detayları çoktan unutacaktım. İşin diğer bir iyi yanı da üçüncü ve son film henüz geçen ay batıya geldi. Anlayacağınız şu an izlemeye başlamış olmak epey işime geldi. Yarın ve Pazar günü olmak üzere her gün birer film izleyerek Heaven’s Feel öyküsünü tamamlamış olacağım.
FSN ile olan alakadarlığımdan o kadar bahsettim ki filmin kendisi hakkında konuşmaya fırsat bulamadım. Neyse kısa birkaç not düşeyim. İkinci filmin incelemesinde hikayeye dair daha detaylı yazmış olurum.
Heaven’s Feel rotası şu an itibariyle FSN rotaları arasında en gizemli ve ilgi çekici öyküye sahip diyebilirim. Matou ailesinin karanlık yüzüne tanık olmanın yanında, göldeki garip yaratığın oluşturduğu merak unsuru hikayenin en güçlü yanları denebilir. Saber ile Shirou’nun birbirinden bu kadar erken ayrılması biraz beklenmedik oldu. Shinji’nin hikayede üstleneceği rolü ve Sakura’nın başına neler geleceğini öğrenmek istiyorum. Umarım yarın bir aksilik çıkmaz da rahat rahat ikinci filmi izleme fırsatı bulurum.
Filme puanım 8.5/10. Klasik ufotable kalitesinde bir iş ortaya çıkarılmış.
A Story About My Uncle 3 saat 30 dakikalık bir oynanışın sonunda final verdi.
Tomb Raider ve Uncharted gibi yapımların platform sahnelerini çok severim. Hatta hiç üzerime düşman gelmese de sabahtan akşama kadar dağ tepe tırmanayım istiyorum. Fakat bu sekanslar bana daha çok puzzle çözüyormuş hissi verirler. Çünkü o oyunlarda doğru rota bellidir ve öyle ya da böyle bir iki tuşa basarak o engeli aşacağımın farkında olurum.
Gerçek anlamda platform temelli olan oyunlarda ise çok kötüyümdür. Oynamayı severim ancak çok sıradan parkurlarda dakikalar harcadığım sık olur. A Story About My Uncle da oynanışını sevmiş olmama rağmen oynarken zorluk yaşadığım platform oyunlarından biri oldu. Sanırım ASAMU’dan evvel en son oynadığım platform temelli oyun Remnants of Naezith idi. Tahmin edileceği üzere bir yerden sonra ilerleyemedim ve oyunu sildim. Yine de epey keyifli bir oyundu.
Platform oyunlara karşı duyduğum karşılıksız sevgi beni hep şaşırtır. Hiç rekabetçi bir oyuncu olmasam da bazen bu yapımlar beni pençesine düşürüyor. Neyse ki ASAMU çok uzun bir oyun değildi. Ben de dişimi sıktım, beceremesem de bitirene kadar devam ettim. Açıkçası hikayesini hiç önemsemiyordum. Ancak finale doğru çok tatlı bir mesaj içerdiği için oyun bittiğinde ve credits akmaya başladığında yüzüme şapşal bir gülümseme oturdu kaldı. Kısa ve tatlı bir yapımdı.
Oyuna puanım 6/10. Platform severlerin asla kaçırmaması gereken bir oyun.
Spectre’ı Bond 25 çıkana kadar bekletmeyi planlıyordum. Ancak No Time To Die’ın sinemalarda gösterime girmesi konusunda ısrarcı oldukları için tarihler sürekli ertelenip durdu. Ben de son zamanlarda Bond aksiyonunu özlediğim için artık bu filmi izlemenin zamanının geldiğine kanaat getirdim.
Hikayemiz Skyfall sonrasında geçiyor. M’in Bond’a miras bıraktığı bir görev neticesinde adım adım bugüne kadarki karanlık işlerin ardındaki organizasyonu ve bu organizasyonun başındaki kişinin kim olduğunu öğreniyoruz.
Léa Seydoux güzel bir aktris olması ile Bond Kızı imajını gayet iyi taşımış. Ancak oyunculuk namına pek bir şey görebildiğimizi ne yazık ki söyleyemeyeceğim. Gerçi şimdi düşündüm de bu klişe role seçilen aktrisler vitrin mankeni olmak dışında bir şey yapmıyorlar gibi. Başrolü yarı yarıya olmasa da üçte bir veya çeyrek düzeyde üstlenen bu kadın oyuncuların bu kadar geri planda bırakılmaları epey üzücü.
Skyfall’un sürükleyiciliği ve tehlike hissenin ardından bu filmi çok zayıf buldum. Sinematografik açıdan Sam Mendes yine harika bir iş çıkarmış ancak hikaye bakımından akılda kalıcı hiçbir olay olmuyor.
Filme puanım 6.5/10. Dilerim No Time To Die bu filmin hatalarını kapatır ve Skyfall tarzı bir macera yaşatır.
The Way of the Househusband ya da benim kullandığım adıyla Gokushufudou isimli anime bu sezonun sürprizi oldu diyebilirim. Birkaç ay evvel bir anime grubunda muhabbeti geçtiği için izleme isteme almıştım. Fakat hakkında pek fazla konuşulmadığı için beklentimi düşük tutmuştum.
Stüdyo maliyetleri epey düşük tutmuş ve animasyonlarda kolaycı bir tasarım seçmiş olsa da animenin sahip olduğu bu tarz onu daha da komik bir hale getirmiş. Akıcı animasyonlara sahip olsa belki bu kadar eğlenmeyebilirdim.
Tatsu ve Miku’nun komik ilişkisini ve Tatsu’nun Yakuzalıktan kalma eski alışkanlıklarını sürdürüşünü izlemek beni oldukça eğlendirdi. Keşke daha çok bölümü olsaydı ve süresi daha uzun olsaydı dedirten animelerden biri oldu.
Seriye puanım 7/10. İkinci sezonunun gelmesini dört gözle bekliyorum.
Orijinal İsim: Kwaidan: Stories and Studies of Strange Things (1904)
Yazar: Lafcadio Hearn
Okuma Tarihi: 2 Mayıs 2021 – 9 Mayıs 2021
Bir sosyal bilimci ve Japonolog olarak alanında önemli bir mevkiye sahip olmasına rağmen Lafcadio Hearn, toplumun geneli tarafından pek bilindiği söylenemez. Ben neredeyse on senedir bilfiil Japonya ve Japon kültürüyle ilgileniyor olsam da Hearn’in ismini geçen sene öğrendim.
Yarı Yunan olması ve Japon halk masalları üzerinde araştırmalar yapması bana çok şaşırtıcı gelmemişti. Antik Yunan öyküleriyle haşır neşir olan insanların, Japonlardaki öykü çeşitliliğini de garipsememeleri gerekir. İki topluluk da her önüne gelen taşın, suyun, kuşun, ormanın hikayesini yazmış. Bunlara doğaüstü yaratıklar hakkında uydurdukları efsaneler de cabası. Ancak tabii Japonların hayalet öyküleri ve korku ögeleri Yunanlarınkine kıyasla hayli fazla. Yine de bu Lafcadio’nun içinden geldiği kültür ile Japonlarınki arasında bir yakınlık hissetmesine mani olmamış.
Orijinal adı ile Kwaidan, birçok Çin ve Japon kaynaklı fantastik öykülerin derlemesinden oluşuyor. Çin kaynaklı öyküleri de Japon anlatıcıların ağzından dinlediği için hikayeler öz halinden biraz uzaklaşıp Japon kültürüne ait ögeler barındıran anlatılara dönüşmüşler.
Kitabın ilk bölümü 17 tuhaf halk masalını içeriyor. İkinci bölümde ise Hearn kelebekler, sivrisinekler ve karıncalar üzerine yazdığı hikayelere yer vermiş. İkinci bölümde karıncalara dair anlatılar diğer ikisine nazaran sosyolojik ve evrimsel psikoloji temelli olduğu için daha çok hoşuma gitti. İlk bölümdeki tuhaf öyküler arasında en sevdiklerim de Mimi-Nashi-Hoichi, Diplomasi, Aoyagi no Monogatari ve Akinosuke no Yume idi.
Esere puanım 7/10. Japon korku edebiyatına kısa bir bakış atmamı sağladı.