Shokugeki No Souma: San No Sara

Seri Çıkış Tarihi: 4 Ekim 2017 – 20 Aralık 2017

Türü: Okul – Shounen

Bölüm Sayısı: 12

İzlenme Tarihi: 3 Kasım 2017 – 17 Nisan 2021

Shokugeki No Souma ilk sezonu ile mangasını okuma isteği uyandıracak kadar kendisini bana sevdirebilmiş animelerden biri olmuştu. Yanlış hatırlamıyorsam mangasını okumaya tam olarak ilk sezonun bıraktığı yer itibariyle başlamıştım. Çünkü Kurokiba, Hayama ve Yukihira’nın aynı anda yarıştıkları kısımları mangada okuduğumu net olarak hatırlıyorum. Hatta Kurokiba’nın çılgın attığı sahneleri birer birer screenshotlamıştım.

Seriyi zamanında severek takip etmiş olmama rağmen, hayatımın ‘kriz dönemi’ olarak adlandırılabilecek 2017 senesine denk gelen üçüncü sezonunu iki veya üç bölüm izledikten sonra bırakmak zorunda kalmıştım. Aslında bırakmış olmamın bir diğer sebebi de Kuga ile Yukihira’nın Çin mutfağı yarışması kısımlarını mangada çoktan okumuş olmamdı. Hatta Eizan ile olan shokugekinin sonuna kadar mangadan okumuş olmam lazım ama bu detay çok da önemli değil.

Her şeyden elimi eteğimi çektiğim bir dönemde bir de daha önce okuduğum bir olayı konu aldığı için üçüncü sezona devam etme isteğim kalmamıştı. O yüzden de anime henüz yayınlanmasını tamamlamışken haftalık takibi bırakıp bir kenara çekilmiştim.

Manganın 2019, animenin de 2020 yılında bitmesinin ardından zihnimde seriye dair ufak bir hatırlama hissi uyandı. Serinin varlığını hatırladım hatırlamasına da yarım bıraktığım otuz küsür animenin arasında Souma’ya devam etmeyi pek istemedim. Düzenli anime izlemeye dönüş yaptığım 2020 baharı itibariyle üçüncü sezonu izlemeye ancak bir sene sonra fırsat bulabildim.

12 bölümlük sezonun neredeyse 9 bölümünü mangadan okumuş olduğum için anime özelinde heyecan duyabildiğim veya hikaye nedeniyle meraklanabildiğim pek fazla şey olmadı. Yine de önceki iki sezondaki gibi görsel olarak seyirciyi tatmin etmeyi sürdürmüşler.

Hazır Souma ile ilgili bir not düşüyorken serideki en sevdiğim karakterlerden de sıralı halde bahsetsem fena olmaz. Alice önceki sezonlardan beri benim seri içindeki gözdem diyebilirim. Ardından da Kurokiba gelmekteydi. Bu ikisine nazaran daha bir yan karakter rolü üstlenen Hisako da yine sevdiklerim arasında yer almakta. Fakat en önemlisi, bu sezonda Elite Ten’in ikinci koltuğunda bulunan Rindo Kobayashi’ye adeta aşık oldum. Kendisi an itibariyle Alice ile gözümde denk diyebilirim.

Sezona puanım 7.5/10. Bu kısımları mangada okumamış olsaydım bölümleri daha heyecanlı takip edebilirdim. Biraz kendi kendime alacağım keyfi düşürmüş oldum. Ancak diğer üç sezonda daha çok eğleneceğimi umut ediyorum.

Döşeğimde Ölürken

Orijinal İsim: As I Lay Dying (1930)

Yazar: William Faulkner

Okuma Tarihi: 31 Mart 2021 – 13 Nisan 2021

Bazı edebiyat eserleri o kadar ünlü oluyor ki insanların çoğu okumamış olmasına rağmen romanın içeriği hakkında bilgi sahibi oluyor. Döşeğimde Ölürken de şöhreti eserin kendisinden önce giden eserlerden biridir bana göre. Yıllardır aklımın bir köşesinde okumak için bekletiyor olsam da bir türlü girişme fırsatı bulamamıştım. Geçenlerde yaptığım kitap alışverişi sırasında artık bu kitabı da satın almanın vakti geldiğine kanaat getirdim ve sepete ekledim.

Döşeğimde Ölürken’i okumayı o kadar çok istiyordum ki, Paris Sıkıntısı’nı bitirdiğim gece kitabı okumaya başladım. Ama esere ciddi girişi sabah metro yolculuğum sırasında gerçekleştirdim. Anlaması güç bir eser olmasına rağmen metroda başladığım okuma seansımda hiçbir sorun yaşamadım. Hatta bölümlerin kısa kısa olması sürekli başka bir karakterin hikayeyi bir başka gözle anlatıyor oluşu epey hoşuma gitti.

Birden fazla başrolün veya anlatıcının bulunduğu öyküleri genel olarak beğeniyorum. Bu video oyunları, filmler, diziler veya animelerde dahi geçerli. Baccano, Durarara, Snatch veya Heavy Rain gibi eserleri buna örnek verebilirim.

Döşeğimde Ölürken, benim okuduğum ilk William Faulkner romanı oldu. Bilinçakışı tekniğine Joyce’tan aşina olduğum için bu romanın dilini algılamakta zorluk çekmemiş olabilirim. Ancak Joyce ile kıyaslayacak olursam bu roman takip etmesi daha kolay geldi bana. Yine de stile alışık olmamın bu işte bir payı olabilir.

Hikaye tam bir kırsal öyküsü anlatıyor. Tüm karakterler köyde doğmuş ve ömürlerini burada geçirmiş kimseler. Küçük yerde yaşıyor olmanın getirdiği tüm negatiflikleri üzerlerinde taşıyorlardı. Herkesten tiksinme, kimseyi çekememezlik, en yakınını bile dolandırma isteği, tembellik, bencillik ve benzeri özellikler bunlar.

Tüm bu karakterler arasında yalnızca Jewel’ı gerçekten sevebildim. Hikayenin başında Jewel karakterini ailenin klasik şımarık çocuğu zannetmiştim. Ancak kendisine dair bölümleri okuduğumda fikirlerim 180 derece dönüş yaptı. Bindiği cins atı nasıl satın aldığının anlatıldığı bölümde kalbimi kazandı. Nehirden geçişte, katır takasında ve ahır yangını sahnesindeki tavırları ile en sevdiğim roman karakterlerinden biri olmayı başardı diyebilirim.

Jewel’ın bizzat dahil olduğu bu üç olaydan ayrı olarak bence kitabın en etkileyici kısımlardan biri de boş ahırda dolanan akbaba sahneydi. Aşırı sade bir anlatıma sahip olmasına rağmen o kesiti okuduktan sonra içimi bir ürperme kaplamıştı. Aşırı betimleme veya süslemeye gitmediği bir duruluk içinde bu kadar dingin bir dehşeti anlatabilmiş olması beni gerçekten mest etti. Bu etki Murat Belge’nin çeviri kalitesinden de kaynaklıyor elbette. Türkiye’nin edebiyat çevrelerine yaptığı katkı yadsınamaz. Kendisine minnettarım.

Esere puanım 8/10. Southern Gothic türünün en güçlü romanlarından biri.

Shingeki No Kyojin

İngilizce Adı: Attack On Titan

Japonca Adı: 進撃の巨人 (Shingeki No Kyojin)

Seri Başlangıç Tarihi: 9 Eylül 2009

Seri Bitiş Tarihi: 9 Nisan 2021

Bölüm Sayısı: 139

Türü: Aksiyon – Gizem – Drama – Fantastik – Korku – Shounen – Doğaüstü

Okuma Tarihi: 12 Mayıs 2013 – 8 Nisan 2021

Shingeki No Kyojin’in çıkış yaptığı dönemi ve mangasını okumaya nasıl başladığımın öyküsünü 3. sezonun anime incelemesinde detaylıca anlatmıştım. O yüzden bu inceleme manganın son arcı odaklı bir şekilde ilerleyecek.

Öncelikle final arc ile ilgili genel izlenimimin olumlu yönde olduğunu belirtmek istiyorum. Neredeyse bir senedir her aybaşını iple çekiyordum. Bölümleri çıktığı gün tüketiyor, internet forumlarında en ufak bir spoiler dahi yemek istemiyordum. Heyecan düzeyim çok yüksekti.

Eren Jaegar’ın karakter gelişimini gerçekten acayip beğenmiştim. Başlangıçtaki hırçın velet halinden sinirli ergene, oradan da usturuplu düşünebilen bir genç olma yolunu takip etmek beni keyiflendirdi. Özellikle son sezondaki ruh haline bayılıyordum. Her şeyin farkında ve hiçbir şeyden memnun olmayan bir ermiş edası sergiliyordu.

Tavırları hoşuma gidiyordu gitmesine ama bir de olayların ideolojik boyutu vardı. Marley’e karşı savaş açılması ve ardından yaşanan rumbling, Eren’in gerçek bir davası olduğu illüzyonu yaratmıştı. İllüzyon diyorum çünkü final bölümü hikayenin 10-15 sayıdır kurduğu atmosferi bir anda yok ediverdi.

Isayama Hajime bize yıllardır bu manganın finalinin çok karanlık olacağının sinyalini veriyordu. Herkesin mutsuz olacağını, karşılaştıkları son ile kahrolacağını iddia ediyordu. Ha bir bakıma haklı diyebilirim. Çünkü ben kahroldum. Ama finalin rezilliğine kahroldum.

Son bölüm neresinden tutsam elimde kalıyor. Fazla söylenmek istemediğim için elimden geldiğince kısa tutmaya çalışacağım. Mesela Eren’in amacı insanlığı kurtaracak bir ‘kahraman’ olmak idiyse direkt Zeke’in ötenazi projesini devam ettirseydi ve Eldia ırkını ortadan kaldırıp titanların sonunu getirseydi. Böylece insanlığın yüzde sekseni ölmek zorunda kalmazdı. Ha amacı kahraman olmak değildi diyebilirsiniz. Haklısınız çünkü Eren davaya baş koymuş illüzyonu içindeyken dahi umursadığı tek topluluğun Eldialılar olduğunu açıkça belirtiyordu. Ancak finalde sergilenen performans bize Eren’in Eldialıları değil de arkadaşlarına verdiği sözü önemseyen bir eleman olduğu yönünde düşündürtmekteydi.

Arkadaşlarının her birini evvelinde rüyalarında ziyaret etmiş ve onlara çeşitli sözler vermiş. Mesela Connie’ye annesini tekrar insana dönüştüreceğini söylüyor. 138. bölümün sonunda Eren, Mikasa tarafından idam edildiğinde Founder Titan’ın gücü kayboluyor ve titanlık ‘virüsünün’ kökü kazınıyor. Bir sayı evvel titana dönüştüğünü gördüğümüz ana kadro üyelerinin birer birer insan haline geldiğini görünce ağzımda keskin bir ekşilik hissettim. Gerçekten Isayama’nın bize 7-8 senedir vaat ettiği ‘karanlık final’ bu muymuş! Yazık.

Ackerman klanının kraliyet ailesiyle hiçbir kan bağı olmamasına rağmen Ymir’in Mikasa üzerinden nasıl reenkarne olduğu veya onu etkilediği konusu tam bir fiyaskoydu. Aylar evvel Eren’in Fritz kanı taşımamasına rağmen nasıl Founder Titan’ı kontrol ettiği üzerine yaptığımız tartışmalarda ortaya mantıklı birtakım argümanlar sunabiliyorduk. Paths’te Zeke ile birlikte iken Ymir onu seçtiği için gücün yeni varisi olduğunu kabul edebiliyorduk. Ancak Ackermanların ayırt edici özelliği olan Founder Titan’ın gücünden etkilenmeme olayı ile Ymir’in reenkarnesi olmak epey çelişiyor. Mangaka neden böyle bir seçim yaptı gerçekten anlamıyorum.

Biz okurlar mangakanın Eren’i Eldialıların İsa’sı rolüne sokmaya çalıştığının yıllardır farkındaydık. Mikasa’nın Longinus rolüne bürünmesi, Armin’in Pilatus gibi İsa’yı rüyasında görmesi ve Eren’in Eldialıların ‘günahlarından’ arınmaları için kendini feda etmesi falan hoş benzerlikler tabii. Gerçekten İsa’ya referans olsun diye yapmış mıdır bilemiyorum. Zaten İncil anlatıları yitik kahraman konseptinin en iyi işlendiği eser. Bu arketipe uygun yazılan her karakter yolun sonunda bir başka İsa olup çıkıyor.

Mangaya puanım 8/10. Sekiz yıldır merakla takip ettiğim manga artık son buldu. Seriye harcadığım onca seneye hürmeten bu puanı vermeyi layık gördüm. İçimde ufak bir boşluk hissediyorum şu an. Bleach bitince de bu hissi yaşamıştım. Sanırım kötü finallere karşı vücudumun verdiği bir tepki bu. Üzgünüm. Keşke böyle olmasaydı.

Legend of Grimrock

İlk piyasaya sürülme tarihi: 11 Nisan 2012

Geliştirici: Almost Human Games

Tür: Action RPG – Dungeon Crawl

Platform: PC

Oynama Tarihi: 13 Şubat 2021 – 6 Nisan 2021

Legend of Grimrock, save-load hariç tutularak 12 saat 56 dakika 34 saniye, total oynanış olarak ise 19 saat 36 dakikalık bir oynanış sonunda tüm ekibin 13 level olduğu bir halde final verdi.

Dungeon crawler müptelası biri olduğum pek söylenemez. LoG’a girişmeden evvel başladığım son crawler oyun DS’teki Etrian Odyssey oyunu idi. Ancak birkaç stage takıldıktan sonra sıkılıp bırakmıştım oynamayı. Legend of Grimrock ise benim gibi türe uzak bir insanı dahi kendine bir anda çekmeyi başarabildi. Kafamın dolu olduğu ve boş vakit bulmakta zorlandığım bir dönem içinde olsam da akşamları kendimi LoG oynamak isterken buluyordum.

Oyun oldschool crawler oyunları birebir kopyalıyor. İçine kendinden kattığı çok fazla bir şey yok. Ancak bu kötü bir özellik değil. Aksine oyunu kuvvetli tutan ana iskelet bu geleneksel oynanış yapısında yatıyor. Puzzleların düşündürücülüğü, iksir hazırlama yöntemi, büyü rünlerini çizmek, scrollardaki tüyolar ve kelime oyunları ile birlikte çocukluğumdan kalma hisleri bana tekrar yaşatmayı başaran bir yapım oldu.

Tüm bunlara ek olarak oyunun atmosferi gerçekten harikaydı. Kendimi D&D oynuyormuş gibi hissettiğim anlar çok oldu. Özellikle büyücüyü yönetirken bunu daha kuvvetli hissediyordum. İksirler ve büyüleri o karaktere yüklediği için en çok mesai harcadığım party üyesi de o oldu. Diğerleri sırası gelince ok atıp, kılıç-balta savuran tiplerden öteye geçemedi bir türlü gözümde.

Mekan tasarımları çok üzerine düşülmüş gibi hissettirmiyordu. Hatta çoğu yer birbirine benziyordu. Her levelda bir sürü secret ile karşılaşmıyor olsak bu dizaynı epey eleştirebilirdim. Ancak o benzer mekanlar içinde yakalanan ufak bir ipucu ile bir puzzle çözülebildiğinde, oyuncuya gerçekten tatmin edebiliyordu.

İkinci oyunu yakın zamanda oynayacağımı sanmıyorum ancak ilk oyundan farklı bir şeyler yapmış olduklarını umut ediyorum. Bir kere o kule yıkıldığı için içerideki yaratıkların hiçbiri ile tekrar karşılaşmak istemediğimi belirtmeliyim. Tüm düşman NPCler farklı tasarımlara sahip olmalı ve mekanlar kendi içinde yalnız fonksiyonel olarak değil aynı zamanda görsel olarak da ayrışmalılar. Aksi takdirde ikinci oyunu yaparken kolaya kaçtıklarını düşünmekten kendimi alıkoyamam.

Oyuna puanım 7.5/10. Gerçekten sürükleyici bir macera idi. Oyun yelpazesinde bir farklılık yaratmak isteyen insanların denemesini tavsiye ediyorum.

SK8 the Infinity

Seri Çıkış Tarihi: 10 Ocak 2021 – 4 Nisan 2021

Türü: Komedi – Spor

Bölüm Sayısı: 12

İzlenme Tarihi: 10 Ocak 2021 – 4 Nisan 2021

Spor animeleri izlemeyi ve takip etmeyi sevdiğimi daha önce söylemiş olabilirim. Söylemediysem de artık öğrenmiş oldunuz. Futbol, basketbol, tenis, yüzme, boks ve diğer ne kadar spor türü varsa hiç fark gözetmeksizin kendimi akışa kaptırıyorum. Sanki o sporu yapmaya hayatımı adamış gibi hissediyorum. Spor animelerine karşı bu tutkumdan faydalanan SK8 de kış sezonu takibe aldığım yapımlardan biri oldu.

Kaykay ile olan münasebetim çok eskilere dayanıyor. Amerika menşeili çocuk filmleri ve çizgi filmlerle büyüdüğüm için ‘amerikan’ usulü görülen ağaç ev, kaykay, dondurma arabası, müstakil banliyö evleri vs. erken yaştan beri zihnimde yer alan imgeler idi. Kaykay bu saydığım ögeler içinde elde etmemin en kolay olanı idi. Ben de babaannem ile geçirdiğim bir yaz mevsiminde ilçe merkezindeki ‘bir milyoncu’dan 15 milyon vererek yeşil renkli bir kaykay almıştım.

Sahip olduğum ilk kaykay bu idi. İstanbul’a döndüğüm zaman da epey kullandım. Yollar ve kaldırımlar rezalet durumda olduğu için genellikle evin garajında sürüyordum. Yakın çevremizde de kaykay parkı falan yoktu. Belki olsa idi bu tutkumu daha fazla yaşatabilirdim. Ergenliğimi o parklarda geçirebilir, daha farklı arkadaş çevrelerinde bulunabilirdim. Ancak olmadı.

Animeye dönelim. Hikayesi sıradan olmasına rağmen çizim stili ve seçilen renk paleti insanı izlemeye teşvik ediyor. Okinawa bölgesinde geçen pek fazla anime izlememiştim. Haliyle bu yönü de dikkatimi çeken bir özellik oldu. Gösterilen Okinawa, bayağı bayağı Hawaii esintileri taşıyordu. Animenin Amerikanvari bir havaya sahip olmasının sebebi de bu olabilir.

İşlenen karakterler fena değildi. Hatta kötü adam olarak resmedilen ADAM hariç hiçbiriyle bir derdim yok diyebilirim. Langa ve Reki’nin dostlukları devamını görmek isteyeceğim türdendi. Muhtemelen animeye ikinci bir sezon çekmeyecekler. Ancak bir iki sene içinde bir film getirirler gibi hissediyorum.

Seriye puanım 7/10. Farklı bir spor dalını konu aldığı için izleme şansı verilebilir diye düşünüyorum.

Horimiya

Seri Çıkış Tarihi: 10 Ocak 2021 – 4 Nisan 2021

Türü: SoL – Komedi – Romantik – Okul – Shounen

Bölüm Sayısı: 13

İzlenme Tarihi: 9 Ocak 2021 – 4 Nisan 2021

Horimiya ya da uzun haliyle Hori-san to Miyamura-kun isimli mangadan, animesini izleyinceye değin haberim yoktu. Hatta kendi halimde izleyecek şeyler arıyor olsam muhtemelen güncel izlemek yerine Plan to Watch’a atmayı tercih ederdim. Ancak kış sezonunun yaklaşmasıyla birlikte tüm anime-manga gruplarında Horimiya ile ilgili hype dolu gönderilere rastlar olmuştum.

İnsanların bu kadar merakla beklediği bir seri olduğunu bilmiyordum. Bunca insan çıkışını bekliyorsa demek ki oldukça güzel bir rom-com eseridir dedim. Animenin ilk bölümü online yayın sitelerine düşer düşmez izledim. Açıkçası fena bulmadım. Tatlı bir hikayesi var ve karakterleri de sevilesi duruyor diye düşündüm. Böylece izlemeye devam ettim.

Seriye dair bir beklentim olmasaydı eğer daha çok keyif alabilirdim. Çünkü 3-4 bölüm izledikten sonra kendi kendime şunu demeye başladım: Bu serinin nesine bu kadar heyecanlanmışlar ki? Gerçekten bir cevap göremiyordum. Dümdüz liseli çocukların arasındaki aşk üçgenlerini hatta dörtgenlerini anlatan bir animeydi. Ha kötü müydü? Değildi. Ama insanlar daha anime başlamadan seri hakkında bu kadar fazla şey yazıp çizince ben farklı bir şeyler bulmayı beklemiştim.

Yaşadığım bu hayal kırıklığı nedeniyle animenin ortasından finale kadar yayınlanan her bölümünden mutsuz ayrıldım. Gereksiz yere beklentiye sokuldum. Bu da ortalama olan bir seriden alabileceğim keyfi düşürdü. Ha son bölüm çok hoşuma gitti. Melankolik bir havası vardı finalin. Böyle acı-tatlı anları çok seviyorum, ayrılıklar beni hep etkilemiştir. Finali ile son anda kalbimi çalmamış olsa seriye 10 üzerinden 6 veya daha düşük bir puan vermeyi kafama koymuştum.

Seriye puanım 7/10. Kızgın bir veda yapmamış olmak dahi benim için yeterli.

Paris Sıkıntısı

Orijinal İsim: Le Spleen de Paris (1869)

Yazar: Charles Baudelaire

Okuma Tarihi: 4 Mart 2021 – 31 Mart 2021

Baudelaire şiirlerini internette uzun zamandır parça parça okumaktaydım. Şöhretini borçlu olduğu Kötülük Çiçekleri ve Paris Sıkıntısı adlı eserlerini okumaya ise epey yakın bir zaman evvel karar verdim. Biraz geç olduğunu düşünsem de daha fazla ertelemenin iyi olmayacağına kanaat getirdim. Böylece Paris Sıkıntısı’ndan giriştim.

Paris Sıkıntısı, mensur şiir türünde yazılmış 50 şiirden oluşuyor. Bu şiirlerinin her biri farklı meseleleri ele alıyor olsa da buluştukları ortak bir temel var: Parisli insanların günlük yaşamları. Parislilerin ne gibi dertler taşıdığı, birbirlerine karşı ne fenalıklar ve hasetlikler beslediklerini farklı açılardan ele almakta bu şiirler.

Dekadan şiirin ne olduğunu Paris Sıkıntısı’nı okuduktan sonra iyice idrak etmiş oldum. İnsan yaşamındaki bayağılığı şiirin teması haline getirmek o dönem nasıl bir infial koparmıştır hayal edebiliyorum. Bir de romantizm gibi bir sanat akımının hala etkisinin sürdüğü dönemlerde, böyle çirkinlikleri gözler önüne seren satirik eserler çıkarmak çok kıymetli bir çabayı da içinde barındırıyor.

Dekadan şiiri beğenmek epey güç geliyor bana. Ancak yine Baudelaire’in elinden çıkmış bu elli şiir içinden en az bir beş ya da altı tanesinin beni çok duygulandırdığını itiraf etmem gerekiyor. Favorilerim ‘Ay’ın İyilikleri’ ve ‘Dünya’nın Dışında Olsun da Neresi Olursa Olsun’ isimli şiirlerdi.

Kaguya-sama: Love is War

Seri Çıkış Tarihi: 12 Ocak 2019 – 30 Mart 2019

Türü: Komedi – Psikolojik – Romantik – Okul – Seinen

Bölüm Sayısı: 12

İzlenme Tarihi: 8 Şubat 2021 – 28 Mart 2021

İki senedir hangi anime platformunda bulunuyor olursam karşıma hep Kaguya-sama ile alakalı memeler çıkıyordu. Fujiwara karakteri animenin kendisinden bile daha ünlü olabilir. Ben dahi izlemeyi kafaya koymadan evvel Fujiwara hariç hiçbir karakteri bilmiyordum. İzlemeye yakın seri hakkında daha fazla fan art veya screenshot gördüğüm için Kaguya karakterine de aşinalık kazanmıştım. Ama ikisiyle de resmi tanışıklığım ancak Şubat ayını buldu.

Pek fazla romantik komedi animesi izlediğim söylenemez. Hatta pek Rom-Com film izlediğimi de sanmıyorum. Lakin bu kadar az yapım tüketmiş olmama rağmen bu kategoriye karşı bir sempatim mevcut. İzleyip de çok feci şekilde pişman olduğum bir yapım hatırlamıyorum. Bu durum, kategoriye karşı beklenti düzeyimi düşük tutuyor olmamdan da kaynaklanıyor olabilir.

Kaguya-sama animesini izlemeye başlarken bu kadar sevebileceğimi hiç düşünmemiştim. Romantizm konusu bir kenara ben komedisinin bu kadar etkili olabileceğini beklememiştim. Kıkırtı çıkarmanın ötesine geçirip elini masaya vurduracak kadar güldürdüğü sahneler oldu.

Karakterlerin kişilikleri ve hikayedeki rolleri çok başarılıydı. Fujiwara’nın sinir bozucu bir karakter olacağını beklerken gayet sevimli bir kız ile karşılaşmış oldum. Kaguya ve Miyuki’nin birbirlerini kendilerine aşık etme üzerine kurdukları zeka oyunları beni epey eğlendirmeyi başardı. Yer yer kendimi Kaiji veya One Outs’un akıl oyunlarındaki açmazları izlerken yaşadığım heyecanı yaşarken buldum. Tabii onlar kadar ciddi meseleler dönmediği için serideki bu parodisel anlar, seyircinin gergin sahneler ardından bir kahkaha patlatmasına neden oluyor.

Yapıma puanım 8.5/10. Oldukça eğlenceli bir seriydi. İkinci sezonu biraz bekleteceğim, hemen bitirmek istemiyorum.

Atlayıcı

Orijinal Adı: Jumper (2008)

Yönetmen: Doug Liman

Türü: Aksiyon – Macera – Sci-Fi

İzlenme Tarihi: 27 Mart 2021

İyi bir fikre sahip olup pratiğe dökerken işi eline yüzüne bulaştıran filmlerden biriydi. Yapımın en büyük hatası sinema mecrasında çıkış yapmış olması. Şu hikaye kurallarını bir anime veya animasyon filmi şeklinde görmüş olsam zerre rahatsız olmazdım. Hatta çizimleri de iyi yapılmış olursa epey de sevebilirdim.

Hikayemiz Jumper denen mekanlar arası ışınlanma yeteneğine sahip insanlardan biri olan David Rice karakterini merkeze alıyor. Gücünü kendi keyfi çıkarları için kullanan ana karakterimizin peşine, bu ışınlanma gücüne sahip insanları avlayan Paladin isimli bir ekip takılıyor. Filmin sonuna kadar bir kovalamaca oyunu sürüyor ve film kapanıyor.

Konsept olarak hafiften Assassin’s Creed’i andırdığı söylenebilir. Çağlar boyu iki zıt ideale sahip grup arasında süren bir gizli savaşı işliyor. Yani Eagle Vision sahibi Assassinler ve onları temizleyip Apple of Eden’a sahip olmak isteyen Templar örgütü arasında yaşananlar gibi. Tabii bu filmin farkı AoE tarzı bir objeye sahip olmaması. Haliyle bu Paladin denen elemanların mantıklı bir motifi bulunmuyor. Bir amaç yazmaları gerektiği için de senaryoya, ‘Tanrının Gücü’ dedikleri bu yeteneğe sahip insanları kafir olarak görüp onları ortadan kaldırmaya çalışan bir grup kafası bozuk püritan olarak eklemleniyorlar. Kötü yazılmış ve benzerine sıkça rastlanabilen bir düşman örgüt stili.

Filme puanım 5.5/10. Oyunculuklar ve hikaye çok kötüydü. Ancak bu konsepti direkt bir video oyunu ya da animede işlenmiş olarak görsem daha olumlu konuşabilirdim. Gerçek insanları böyle kötü işlerde izlerken ciddiye alamıyorum.

Jujutsu Kaisen

Seri Çıkış Tarihi: 3 Ekim 2020 – 27 Mart 2021

Türü: Aksiyon – Doğaüstü – Okul- Shounen

Bölüm Sayısı: 24

İzlenme Tarihi: 14 Kasım 2020 – 27 Mart 2021

Jujutsu Kaisen son zamanlarda izlediğim, yeni tanıştığım seriler içinde en çabuk bağlanıp, ileride ne olacağı konusunda da beni meraklandıran bir anime oldu.

Mappa’nın kalitesine karşı duyduğum güven bir yana, serinin aksiyon dozajına dair aldığım duyumlar beni yapıma karşı epey heyecanlandırmıştı. Serinin gümbür gümbür devam ettiği aralıkta ben henüz Dororo izlemek ile meşguldüm. Onu bitirmeden yeni bir şeye başlamak istemiyordum. Haliyle birkaç hafta geriden izlemeye başlamış olsam da Jujutsu Kaisen’in akıcılığı beni bir anda güncele sürükledi.

Yeni giriştiğim shounen serileri arasında, olayları mangasından takip etmeyi daha serinin yayını devam ederken kafaya koyduğum tek anime idi sanırım. Ana karakterleri sevdim. Dünyası muazzam bir öykü anlatmıyor olsa da dövüşleri keyifli geçiyordu. Hafiften karanlık bir temaya sahip olması da belki rakipleri arasında sıyrılmasını kolaylaştırıyordur. Çok az da olsa HxH tadı aldım. Belki bu Madhouse – Mappa ilişkisinden kaynaklanıyordur. Ama değilse bile dövüş sistemi beni bu yönde düşünmeye itiyor.

Devam sezonlarını iple çekiyorum. Şu an bitirmekle uğraştığım birkaç animeyi de aradan çıkardıktan sonra Jujutsu Kaisen’in mangasına geçiş yapacağım gibi duruyor. One Punch Man’den sonra yayını devam etmesine rağmen henüz günceline ulaşamadığım ikinci manga olması dileğiyle diyeyim. Ama içimden bir ses JK’nin son bölümüne OPM’den daha erken ulaşırım diyor. Göreceğiz.

Animeye puanım 9/10. Oldukça sürükleyici bir eserdi. Hem çizimler, hem de müzikler seriyi takip etme konusunda seyirciyi motive ediyordu.