Ruh Adam

Orijinal İsim: Ruh Adam (1972)

Yazar: Hüseyin Nihal Atsız

Okuma Tarihi: 13 Eylül 2020 – 26 Mart 2021

Üzerine pek laf etmeye dahi lüzum görmediğim bir kitaptı. Ancak alışkanlığım gereği birkaç not düşmem gerekiyor.

İdeolojisi nedeniyle antipati duyuyorum. Şairliğini de beğenmiyorum. Bu sebeple de kültür-sanat gruplarında muhabbeti geçtiğinde Atsız ile alay etmekten geri durmuyordum. Bu davranışıma karşılık olarak da onun hayranı olan insanlar tarafından bana hep “Ruh Adam’ı okumadan yazarlığını eleştirme hakkın yok” minvalinde yanıtlar gelirdi. Geçtiğimiz aylarda da metroda okumalık pek dikkat gerektirmeyen bir şeyler okuyayım derken bunun PDFsini indirmeye karar verdim. Açıkçası bu kitaba kuruş dahi vermek istemediğim için kendi çapımda bir boykot uyguladım da denebilir. Böylece okumaya başladım.

Başladım başlamasına da hikaye kelimenin tam anlamıyla ‘cringe’ idi. Yani olay örgüsü bir kenara, hikayedeki her karakter de mi garip olur arkadaş. 67 yaşına gelmiş bir ‘yazarın’ ustalık eseri bu mudur yani? Ustalık eseri benim 15 yaşında yazdığım hikayelerden bile daha kötü kurguya sahip ise ben bu adamın yazar/şairliğinin nesine tamam olayım ki?

Selim’inden Leyla’sından, Güntülü’sünden Yek’ine saçma sapan iki boyutlu karakter çorbasından başka bir şey değildi bu kitap. Atsız’ın şiirlerini sevmezdim. Artık hayranlarının en iyi kitabı dedikleri Ruh Adam’ı okuduğuma göre, bundan daha beter haldeki romanlarını okumak ile vakit kaybetmeye pek niyetim yok. Belki ileride bir gün bunarsam ve alay edecek malzeme arayışa çıkmışsam döner diğer eserlerine de bakarım. Umarım öyle bir boşluğa yakın zamanda düşmek nasip olmaz.

Kitaba puanım 5.5/10. Üç yüz sayfalık kitapta güzel olan tek sahne Tanrı’nın önündeki duruşma sahnesi idi. Geri kalan kısmı bomboş idealizm, romantizmden ibaret.

Fastball

Orijinal Adı: Fastball (2016)

Yönetmen: Jonathan Hock

Türü: Belgesel – Spor

İzlenme Tarihi: 21 Mart 2021

Spor belgeselleri izlemeyi oldum olası sevmişimdir. Beyzbol özelinde ise daha önce hiç belgesel veya derleme çalışması izlememiştim. Son zamanlarda Diamond No Ace Act II’ye dönüş yapma fırsatı kolladığım için bu belgeseli izlemek, spora karşı olan ilgili tekrar canlandıracaktır diye düşündüm.

Belgeseli izlemiş olmaktan mutlu olduğumu söylemeliyim. Hakkında bahsedebileceğim çok fazla bir şey yok. Ancak bu 1 saat 30 dakikalık belgesel sayesinde Nolan Ryan isimli bir efsaneyi tanımış oldum. Sakatlanıp maçtan erken ayrılmak zorunda kaldığı anları izlerken gerçekten duygulandım. İşini böyle tutku ile yapan sporcuları görmek beni her zaman mutlu ediyor.

Beyzbol sporuna ilgisi olan insanların göz atmasını tavsiye edebileceğim bir yapım olmuş.

Bir Avuç Dolar

Orijinal Adı: A Fistful of Dollars (1964)

Yönetmen: Sergio Leone

Türü: Aksiyon – Drama – Western

İzlenme Tarihi: 15 Mart 2021

Yıllar önce yarım yamalak izlediğim için kendimi tam anlamıyla filmi seyretmiş saymıyordum. O yüzden hangi bahaneyi bulup da Dolar üçlemesine başlasam diye yıllardır fırsat kolluyordum. İşe gidiş geliş süresini iyi değerlendirmenin bir yolu olarak telefona film atma fikri tam da bu fırsat oldu.

Öykü bir kasabadaki iki kavgalı ailenin çatışmasına dahil olan ana karakterimiz ‘Yabancı’nın çevresinde şekilleniyor. Clint Eastwood’un genç halini tekrar görmüş olmak bana buruk bir mutluluk yaşattı diyebilirim. Eser büyük bir anlatı veya karmaşık olaylar zincirini konu edinmiyor olsa da izlemesi keyifliydi.

Yapıma puanım 7/10. Western yapımları izlemeye dönüşümün işareti bu film olabilir.

Game of Thrones

İlk piyasaya sürülme tarihi: 2 Aralık 2014

Geliştirici: Telltale Games

Tür: Point-and-Click Adventure

Platform: PS4

Oynama Tarihi: 18 Mayıs 2016 – 14 Mart 2021

Telltale yapımı Game of Thrones unu yaklaşık 10 saatlik bir oynanış sonunda final verdi.

Bu oyunu 14 Nisan 2015’te PC üzerinde oynamaya başlamıştım. O zamanlar hala aylık olarak çıkış yapmayı sürdürüyordu. Ben ise 2014 yazında yani sezon 5 finali ile birlikte diziyi bırakma kararı almıştım. Yapımla aram epey açılmıştı. Beklenmedik, sırf izleyici şok olsun diye yapılan gereksiz ölümler diziden kopmama sebep oldu.

Oyun da tam seriyi bırakma kararı alışımın üzerine duyurulmuştu. Ben yine de bir şans vereyim dedim. Diziyi izlememe kararı almış olmam oyununu da denemeyeceğim anlamına gelmiyordu ne de olsa. İşte böyle düşünerek oyunu çıkışından birkaç ay sonra oynamaya başlamıştım.

Hikayenin Red Wedding sahnesiyle başlaması oyuna karşı ilgimi birden yükseltiverdi. Sonrasında oynamaya devam ettim ve Lord Ethan the Bold’un kaçınılmaz sonu ile final verdim. Yıllar önce gerçekleştiği için ne kadar bir süre aralık bıraktım hatırlamıyorum ama birinci bölümden keyif aldığım için ikinciyi de deneyeyim dedim. İkinci bölümdeki cinayet olayı birlikte hikaye epey karışmaya başlamıştı. İkinci bölümü de bitirdikten sonra “İyi ya böyle aylık olarak çıkar ben de oynarım” dedim. Ancak üçüncü bölümün ertelenmesi ya da dizinin 6. sezonu çıkmasından kaynaklı mıdır hatırlayamadığım bir sebepten ötürü GoT’tan tekrar soğudum. Böylece oyun yıllarca bir kenarda oynamam için beni bekler halde kaldı.

PS4’teki başlangıcım ise biraz farklı oldu. 18 Mayıs’ta başlayıp 23 Mayıs 2016’da bitirdiğim birinci bölümü oynama sebebim kolay kupa edinirim düşüncesiydi. O başlangıcın devamını getirmedim. İki sene kadar sonra Plus oyunu bedava verince de dönüp bakmadım. Kütüphanede beklemeye devam etti. Oyunu tekrar ciddiye alıp da oynama kararı vermem 28 Şubat 2021’i buldu. İkinci bölüm itibariyle başladım. 6 Mart’ta üçüncü bölümü, 13 Mart’ta dördüncü bölümü, beşinci ve altıncı bölümü de 14 Mart günü oynayarak hikayeyi tamamladım.

Oyun hakkında kısaca birkaç şey ekleyerek bitirmek istiyorum. Öncelikle oyun bana özlediğim GoT havasını tekrar yaşattı. Seçimlerimin gerçekten etki ettiğine dair hiçbir şey hissetmiyordum. Telltale formülünü yine sonuna kadar kullanmıştı. Çoğu sürpriz de eski Telltale oyuncuları tarafından tahmin edilebilecek düzeydeydi. Yine de sevdim. Ya da son bölüme kadar severek oynadım diyeyim. Özellikle beşinci bölümün sonunda Rodrik’in kendini feda etmesiyle birlikte intikam yeminime daha bir bağlılık hissettim. Whitehilllerin sonunu getirmek uğruna Forrester ailesinin köküne kibrit suyu döktüm bile denebilir. Ancak yapacak bir şey yok. Beşinci bölüme kadar beni yüksek tutmayı başardığı için bile oyuna çok düşük puan veresim gelmiyor.

Oyunun son bölümü ise gerçekten sıkıntılıydı. Buz ve Ateşin Şarkısı lore’u ile de ters düşen bir etkenin dahil olmasıyla birlikte heyecanımın anında düşmesine sebep oldu. Bir Telltale klasiği olan “sezonu cliffhanger ile bitirelim ki devamı için ortamı hazır tutmuş oluruz” formülü ne yazık ki bu öyküde de kullanılmış. Keşke Forresterların felaketini sonuna kadar izleyebiliyor olsaydık. İntikam hırsıyla hem düşmanlarını hem de sevdiklerini bir bir kaybedip ellerinde hiçbir şey kalmadığında da oturup dövünselerdi. En azından trajik bir öykü yazma cesareti gösterdikleri için yazar ekibini takdir ederdim. Bu şekilde hikayeyi ciddiye almak yerine ikinci sezona malzeme çıkarma isteği güttüklerini kör göze parmak derecesinde belli ediyorlar.

Oyuna puanım 7/10. Her şeye rağmen beni ilk beş bölüm heyecanlandırmayı başardı. İkinci sezonu çıkarsa da hemen oynamam ama belki hikaye tamamlanınca dönüp bir şans veririm.

Dune Sapkınları

Orijinal İsim: Heretics of Dune (1984)

Yazar: Frank Herbert

Okuma Tarihi: 15 Aralık 2020 – 13 Mart 2021

Dune serisi en beğendiğim kurgusal evren olma şerefine daha ilk kitabı okurken nail olmuştu. Birbiri ardına devam kitaplarını okuyup İthaki baskılarının günceli olan dördüncü kitap ile maceram son bulmuştu. Beşinci kitabın çevrilip basılmasını bir seneden fazla süredir beklemekteydim. Tanrı İmparatoru o kadar muazzam bir final vermişti ki seriyi bu şekilde tamamlamış olsam dahi gözüm arkada gitmezdim.

2020 yılının Ekim ayında hiç beklemediğimiz bir vakitte İthaki beşinci kitabın reklamını yapmaya başladı. Ön siparişe açık şekilde bir miktar basmışlardı. Kitabın resmi yayını ise Kasım 2020’de gerçekleşecekti. Ben de bir senedir bekleyen biri olarak keyiften dört köşe olmuştum. Hemen ön siparişimi verdim. Birinci baskısı Kasım ayında satışa sunulacak olan Dune Sapkınları’nı 30 Ekim akşamı elimde bulmuştum. Gerçekten mutluluktan uçuyordum. Ancak o sırada Drakula’yı okuduğum için önce onu bitirmek ve sonra sakin kafayla Dune’a geçiş yapmak istedim. Fakat işler istediğim gibi gitmedi.

2021 senesinin üçüncü ayı dolmak üzereyken bir şeyi itiraf etmek istiyorum. Bu üç aylık süreçte tek bir kitap dahi bitiremedim. Dönüşümler, Paris Sıkıntısı, Akdeniz ve Dune Sapkınları gibi kitapları okumayı sürdürüyordum ancak hiçbirine kendimi kaptıramamıştım. İşte de birtakım yoğunluklar cereyan edince kafamı kitap okumaya veremedim. Kitap açısından bu üç ay gerçekten utanç duyduğum bir süre oldu diyebilirim. Ancak döngüyü kırması açısından Dune Sapkınları’na özel bir yer veriyorum zihnimde. Sayesinde kenarda birikmiş vaziyette duran kitap yığınına girişme cesaretini tekrar buldum.

Hikayeye dönecek olursak. Beşinci kitap II. Leto’nun ölümünün yaklaşık 1500-2000 sene sonrasında geçiyor. Rahibeler Birliği evrenin kontrolcüsü konumunu tehlikede hissetmektedir. Tanrının ölümü ardından meydana gelen Dağılış sonrasında Saygın Analar ismi taşıyan sapkın Bene Gesserit topluluğu ile tanışıyoruz. Siyasi oyunlar ve entrikalar açısından da oldukça tatmin edici bir eserdi. Hatta politik hamleler açısında değerlendirildiğinde Dune Tanrı İmparatoru’ndan sonraki en çok siyasi kurnazlık barındıran kitap Dune Sapkınları idi diyebilirim.

Bene Tleilax ve Rahibeler Meclisi arasında dönen siyasi hamleleri takip etmek oldukça keyifliydi. Yeni Duncan klonu Dune kitaplarının vazgeçilmezi olduğu için artık eski bir dostla karşılaşma hissi yaratır oldu. Bu kitapta solucanlara hükmedebilen Sheeana isimli Arrakisli bir kız ile tanışıyoruz. Başrahibe Ana Taraza’nın Başar’ı olan Miles Teg isimli şahıs da hikayedeki en dikkat çekici karakter diyebiliriz. Kişiliği, duruşu, konuşmaları, geçmişte ve hikayenin geçtiği dönemde yaptıkları ile okurları kendine hayran bırakıyor. Teg’in kızı olan Odrade ve yine bir Atreides olan Lucilla da hikayede önemli yer tutan karakterler arasındalar.

Sapkınlar beni ilk dört kitap kadar yükseltememiş olsa da Dune evreninde geçen tutarlı bir öykü okuduğuma ikna olmuştum. Sırf bu hissi bozmadan verebilmiş olması bile Herbert’ı takdir etmeme yeter. Büyük bir anlatı, bir epiklik vaat etmemesine rağmen bu kitabı sonuna kadar okumamı sağlayan tek şey Dune evreninin ilginç yapısında biraz daha derine inebilme istediğimdir. Başka bir şey değil.

Kitaba puanım 8/10. Gayet başarılı ve etkileyici bir devam kitabıydı. Altıncı kitabı da bir sonraki alışverişimde sepete eklemeyi planlıyorum.

Alienation

İlk piyasaya sürülme tarihi: 26 Nisan 2016

Geliştirici: Housemarque

Tür: Twin-stick shooter

Platform: PS4

Oynama Tarihi: 8 Ocak 2021 – 12 Mart 2021

Yaklaşık 5-6 saatlik bir oynanış sonunda tüm hikaye lokasyonları ve Xenos Mothership görevi tamamlandı.

Oyun çok ciddi bir şekilde Helldivers’ı anımsattı bana. Ancak Helldivers’ı oynayalı 4-5 sene geçtiği için iki oyun arasında ne gibi bir farklar mevcut çıkarım yapamadım. Oyunu 13 levellık bir saboteur karakter ile bitirdim.

Finale ulaşmanın verdiği rehavet ile oyunu hemen siliverdim. Char status sayfasını çekemediğim için üzerimde hangi itemler takılıydı emin olamadım. Ekran görüntüsü almak uğruna da oyunu tekrar indiresim gelmedi. Zaten sırf yıllardır kütüphanede duruyor artık bir deneyeyim diyerek oynamaya başlamıştım. Bu kadar vakit harcamış olmam bile şaşırtıcı geliyor.

Oyuna puanım 6/10. Arkadaşlarla Co-op oynadığınızda eğlenceli olabilen ve tek başınıza oynarsanız da aynı ölçüde sinir bozucu olabilecek bir oyun.

Hajime No Ippo

Seri Çıkış Tarihi: 4 Ekim 2000 – 27 Mart 2002

Türü: Komedi – Spor – Drama – Shounen

Bölüm Sayısı: 75

İzlenme Tarihi: 7 Ocak 2018 – 5 Mart 2021

Spor animesi izlemeyi çok seven biri olmama rağmen Hajime No Ippo izleme konusunda yıllarca ayak direttim. Boks dene sporu oldum olası sevemedim. Hatta boks özelinde değil genel olarak içinde gerçek insan barındıran ve martial arts olarak geçen hiçbir aktiviteyi seyretmeye uygun bulmuyorum. Bu ilgisizliğim nedeniyle de Ippo’dan uzak kaldım.

Ippo’yu izleme kararını nasıl aldığımı hatırlamıyorum. Ancak çok da sağlam bir sebebe dayanmadığını farz edebilirim. Çünkü başladığım gün sadece ilk bölümünü izlemişim ve devamını getirmemişim. Düzenli izlemeye ise 28 Ocak 2021’de başladım. İlk bölüm de dahil olmak üzere seriyi baştan sona izleyip bitirdim.

Hajime No Ippo ile iki büyük derdim var. Birincisi odaklandığı spor olan bokstan kaynaklanıyor. Gerçekten zerre kadar umursamadığım bir spor bu. İkincisi ise önüne gelen herkesi yenen bir ana karaktere sahip olmasıydı. Seri boyunca bir sürü kaliteli karakter Makunoichi Ippo’nun yumrukları altında ezilip gitti. Özellikle de Miyata, Hayami, Ryo ve Volg ile yaptığı maçlarda Ippo’nun neredeyse son anda şans eseri zafer almış olması beni acayip sinirlendirmişti. Neyse ki Eiji Date’den sağlam bir dayak yedi de kendine çekidüzen verdi. Tüysiklet şampiyonunu da tek seferde yenebilmiş olsa seriye 6 falan verip geçerdim. Neyse ki sonrasında Sendo Takeshi denen sevimsiz Osakalı çocuk ile tekrar karşılaşma fırsatı buldu da gerçekten Ippo’nun kazanmasını istediğim bir maç seyredebilmiş oldum.

Anime uyarlamasının ilk iki openingi ile birinci endingi çok hoşuma gitti. Özellikle ilk openingin melodisi kulağıma çalındığında kendimi sözlere katılmaktan alamıyorum.

Özetle ilk 50 bölüm Ippo’nun galibiyet serisi canımı sıksa da sonra 25 bölümde dengelerin daha inandırıcı kurulmuş olması seriye karşı nefret beslememin önüne geçti.

Seriye puanım 8.5/10. Anime son çeyrekte istediğim rotaya girdi o yüzden de mutlu ayrılabilmeyi başardım. Devam filmleri ile sezonlarına da en kısa zamanda devam etmeyi planlıyorum.

Solaris

Orijinal Adı: Solyaris (Solaris) (1972)

Yönetmen: Andrei Tarkovsky

Türü: Drama – Gizem – Sci-fi

İzlenme Tarihi: 21 Şubat 2021

Ben bazı konularda epey takıntılı bir insanım. Mesele film izlemeye geldiğinde eğer eserin bir kitap uyarlaması olduğunu öğrenirsem izleme isteğim anında kaçıyor. Öncelikle kitabını okumam gerektiği hissine kapılıyorum. Çevirisi mevcut veya edinimi kolay ise önceliği ana materyal olan kitaba veririm. İşte o filmlerden biri de Solaris idi.

Bu filmi izleme işini hep erteledim durdum. Kendi kendimi hep önce kitabını okumam gerektiği yönünde telkin ediyordum. Ancak buraya kadarmış. En nihayetinde pes ettim ve filmi izlemeye koyuldum.

Filmin konusunu ve hatta hikayenin neyi temel aldığını dahi biliyordum. Yine de hikayenin ufak bir twisti varmış ki onu izledikten sonra öğrenmiş olmak beni epey mutlu etti. Neyse o mevzuya değinmeden direkt hikayenin genel çerçevesini çizmeye çalışayım. Solaris isimli bir gezegen mevcut. Bu gezegenin deniz kaplı yüzeyi bir sis bulutu ile kaplı halde. Dünyadan gönderilen araştırmacılar bu gezegende çalışma yaptıkları süreç içerisinde bir takım garipliklere rastlıyorlar. Gezegenin canlı bir varlık gibi davrandığı ve üzerine ayak basan kimselerin duygu ve düşüncelerine ulaşabildiğini fark ediyorlar. Hatta bununla da yetinmiyor, en derin özlem duydukları kişilerin tekrar vücut bulmalarını sağlıyor. Hikaye boyunca da ana karakterimiz Kris’in psikolojik bunalımları ve geçmişteki pişmanlıklarına dair sanrılara tanık oluyoruz.

Filmin ne imkansızlıklar içinde çekildiğini bildiğim için mekan tasarımı konusunda ağır eleştirilerde bulunmayacağım. Ancak üzerimde bıraktığı etki çok rahatsız ediciydi. Bu filmin yaratmak istediği atmosfer ile birlikte değerlendirilince başarılı denilebilir. Ancak karakterleri o dar mekanlar içinde takip etmek modumu fena halde düşürdü. Hatta şu an bunu yazarken bile bayılmanın eşiğinde olduğumu söylebilirim.

Filme puanım 7.5/10. Film ile romanın birebir aynı olmadığını bildiğim için romana karşı daha bir ilgili halde geldim. Bulabildiğim ilk fırsatta okumayı planlıyorum.

Arakçılar

Orijinal Adı: Manbiki kazoku (Shoplifters) (2018)

Yönetmen: Hirokazu Koreeda

Türü: Suç – Drama

İzlenme Tarihi: 20 Şubat 2021

Yaklaşık üç haftadır film izlemiyordum. Bu konuda epey açlık hissetmeye başlamıştım. Şöyle sakin sakin başlayıp hikayesinin vuruculuğuyla beni altüst edebilecek bir şeyler izlemek istiyordum. Shoplifters’ın bana bunu yaşatacağını düşünüyordum. Hatta uzun bir süredir de klasörünü bilgisayarımın masaüstünde tutmaktaydım. Ancak bir türlü fırsat yaratıp da izlemeye koyulamamıştım. İzlemek ancak bugüne nasip oldu.

Hikaye birbiriyle hiçbir şekilde kan bağı olmayan bir grup insanın yaşantısını konu ediniyor. Yaşları farklılık gösteren bu grubun illegal aktiviteleri de bulunmakta. Filmin açılışı ‘ailenin’ erkekleri tarafından gerçekleştirilen bir mağaza soygunu ile yapılıyor. Hikayenin geri kalanında da aileye sonradan gelen küçük kızın da bu eylemlere dahil olması ile devam ettiği söylenebilir. Ancak film sıradan bir “soygun yapmak kötüdür ha” motifi üzerinden gitmiyor. Zaten işi güzel yapan kısım da bu. Filmin konu edindiği karakterlerin her biri kendi öz aileleri ve yaşantılarından kopmuş veya zorla koparılmış insanlardan oluşuyor. Yaşantıları dahilinde birbirlerine rastlamışlar ve bir raddeye kadar kendi ilişkilerini kurmayı başarmışlar.

Böyle anlatınca her şey çok tatlı duruyor ancak hikaye o kadar da toz pembe bir şekilde ilerlemiyor. Anlatı sürecinde karakterlerin birbirleri hakkındaki gerçek düşüncelerini ufak detaylarla öğreniyoruz. Ailenin ninesinin, evin genç kızına karşı ilgi ve alakasının aslında eline geçen paradan kaynaklı olduğunu fark ediyoruz. Veya annelik rolünü üstlenen kadının nineyi emekli maaşından faydalanmak sebebiyle evde tuttuklarını anlıyoruz. Ancak ilginç bir şekilde bu hikayenin her karakteri bir diğerinin kendisi için ne düşündüğünü az çok idrak edebilmiş. Aralarındaki bu durum çoğu kez bir çıkar ilişkisi olarak yorumlanabilmektedir. Örneğin ninenin en büyük arzusu yalnız başına ölmemek, ve aslına bakılırsa bu isteğini yerine getirmeyi öyle ya da böyle başarıyor.

Filme puanım 8.5/10. Oldukça güzel bir suç dramasıydı. Uzak doğu sineması her geçen gün çıtayı daha da yukarı taşımayı başarıyor.

Kabaneri of the Iron Fortress: The Battle of Unato

Orijinal Adı: Koutetsujou no Kabaneri Movie 3: Unato Kessen (2019)

Türü: Aksiyon – Korku – Doğaüstü – Drama – Fantastik

Stüdyo: Wit Studio

İzlenme Tarihi: 13 Şubat 2021

Koutetsujou No Kabaneri çıkışını Shingeki No Kyojin’in animesine borçlu olan bir seridir. SnK 2013 Nisan mevsiminde yayın hayatına başlayıp da ortalığı kasıp kavurduğu zaman yapımcı Wit Studio idi. Bugünlerde devam etmekte olan dördüncü ve son sezonu ise Mappa’ya devrettiler. İlk sezonu çizdikleri dönemde hem akıcı animasyonlar hem de göz dolduran efektler nedeniyle epey takdir toplamışlardı. İlk sezonun final vermesinin ardından ellerinde bir takım scriptler kalmış olacak ki bunları bir araya getirip aynı tada sahip yeni bir şey çıkarma kararı almışlar. 2017 yılında çıkacak olan ikinci sezona altyapı hazırlamak ve büyük oranda da hypetan yararlanmak adına Attack on Titan’a zombi modu giydirerek bu seriyi çıkarmışlardı.

Herkes gibi ben de SnK heyecanımı bir nebze dindirir umuduyla izlemeye başlamıştım. Ancak zombi istilası ve trende hayatta kalmaya çalışma konsepti garip bir şekilde esinlenilen ana materyal olan SnK evreninden çok daha ilgi çekici gelmişti. Mumei karakterini de beğenmiştim. Süper asker gibi sağa sola zıplayıp ateş ederek kabane ismi verilen zombileri ortadan kaldırıyordu. Seri bir aksiyon anime olarak değerlendirildiğinde oldukça gelecek vaat eden bir çalışma idi. Ne yazık ki SnK gibi büyük bir anlatıya ve arka plan öyküsüne sahip değildi.

Seri yayınlanınca seyirciler beğendi beğenmesine ama bir türlü devamını göremediler. Çünkü Wit Studio da bunun tutacağına pek ihtimal vermemiş. Sezonu parasız geçirmeyelim diye düşünüp tek atımlık bir iş yapmaya çalışmışlar. Ha kötü de yapmamışlar ama keşke SnK’dan ayrılan ve kendine has dokunuşlar barındıran bir evren yaratmayı en başta kafalarına koymuş olsalardı. Güzel bir materyali kendi elleriyle öldürdüler belki de. Aslında Koutetsujou no Kabaneri’ye SnK video oyun serisi gibi musou ve TPS karışımı güzel bir oyun yapılabilir.

Neyse filme dair de üç beş bir şey söyleyip incelemeyi bitireyim. Film, ana serinin bıraktığı yerden devam ediyor. Mumei’nin finalde dönüştüğü ‘kabane devi’ne benzer bir başka dev ortaya çıkıyor. Bizim tren ahalisi de uğradıkları bu yerdeki sorunu çözmek için kendilerini olaya dahil ediyorlar. Dediğim gibi çok muazzam bir öyküsü olmasa da aksiyon sahnelerindeki kaliteli çizimler serinin kendisini izletmesini sağlıyor.

Filme puanım 7/10. Umarım ilerleyen dönemlerde -SnK deliliği bittikten sonra- ikinci sezonu çıkar ve hikayeyi derinleştirme yolunu seçerler.