Çocuk, Köstebek, Tilki ve At

Orijinal Adı: The Boy, the Mole, the Fox and the Horse (2019)

Cilt Çıkış Tarihi: 10 Ekim 2019

Türü: Çocuk

Okuma Tarihi: 13 Ağustos 2025

Çocuk, Köstebek, Tilki ve At benim için en özel çizgi romanlardan biri. 2022 senesinde hazırlanan animasyon filmini de beğenerek izlemiştim. Bir çocuk kitabı olarak deneyimlemek de ayrı bir keyifti.

Bu eser benim için çok özel çünkü kız arkadaşımın bana aldığı ilk doğum günü hediyesiydi. Bana bıraktığı not kağıdını elime alıp her okuduğumda gözlerim doluyor. Sevginin ne kadar güzel bir şey olduğunu bana her an hatırlatıyor.

Eser hakkında uzun uzun yazı yazarak vakit geçirmek istemiyorum. Hoşuma giden onlarca sayfadan birkaçını buraya alıntı olarak koyacağım.

Sözlerin vuruculuğu ve çizimlerin gücü beni mest etti. Bir çocuk kitabı olarak değerlendirirsem kusursuz bir yapım derim. Ancak çizgi roman olarak el alıyor ve öyle puanlıyorum.

Esere puanım 10/10. En güzel çocuk öyküsü. Benim için en özel çizgi roman.

Sezercik Küçük Mücahit

Orijinal Adı: Sezercik Küçük Mücahit (1975)

Yönetmen: Ertem Göreç

Türü: Drama

İzlenme Tarihi: 13 Ağustos 2025

Çocukluğum boyunca çok az Yeşilçam filmi izlemiştim. Hatta hiçbirini bitiremedim. TV’de kısa bir kesitine denk gelip izlemeye yeltensem bile sıkılıp başka kanala geçerdim.

Bu film de benim TV başında denk gelip kısa bir kısmını seyrettiğim Yeşilçam filmlerinden biriydi. Sezer’in EOKA’nın bastığı köyden kaçıp Bayraklı köyüne haber vermeye gittiği kısım dışında bu filme dair anımsadığım başka hiçbir sahne yoktu.

Kıbrıs Barış Harekatı’nın yıldönümünde izlemeyi uygun gördüm. Açıkçası sinematik açıdan pek üzerine sarf edilecek bir iş değil. Ancak dönemin ruhunu, halkın ne gibi işleri arzuladığını anlayabilmek için kıymetli bir yapım olduğunu düşünüyorum.

Perihan Savaş da dahil birçok Yeşilçam oyuncusu tiyatro kökenli olduğu için karakterlerin kameraya yaklaşıp bakışlarını etrafta gezdirerek tirat atma alışkanlığı her izlediğim eski Türk filminde gözüme batar oldu. Dönemin ruhu olarak değerlendiriyorum.

Esere puanım 5/10.

Adem’den Önce

Orijinal İsim: Before Adam (1907)

Yazar: Jack London

Okuma Tarihi: 5 Ağustos 2025 – 11 Ağustos 2025

London’ın diğer yapıtlarına nazaran daha arka planda kalmış bir romandı. Konuştuğum insanların çoğu ya duymamış ya da okumamıştı. Bu durum kitabın geç çevrilmesinden kaynaklanıyor diye düşünmüştüm.

Kitap konu itibariyle ilgi çekici bir tını barındırıyor. Homo sapiens ve öncesindeki insan ırklarının birbiriyle ilişkisini merkeze alıyor.

Hikayemiz 20. yüzyılın modern bir insanı olan ana karakterimizin atavizm sanrıları nedeniyle rüyalarında geçmiş atalarının anılarını görmeye başlamasıyla şekilleniyor.

Anlatıcımızın Kocadiş ismini verdiği iptidai atasının başından geçenleri okurken kendimizi dönemin ruhuna kaptırmaya çabalıyoruz.

Kurgunun başlangıcı hikayeye alışma ile geçtiği için merak uyandırıcı olsa da romanın son iki bölümüne değin arada yaşanan birçok olay benim ilgimi epey kaçırdı.

Üç farklı insan ırkının -Kocadiş’in tabiriyle Ağaç İnsanları, Halk ve Ateş İnsanları- birbiriyle olan etkileşimini görmek oldukça keyifliydi.

Romanda birtakım ırklararası birleşme ve belki de tarihin ilk soykırımına şahit oluyoruz.

London gençliğinde, ABD hükümetinin Amerikan yerlileri için yürüttüğü tehcir ve soykırım politikasına tanık olmuş biridir. Bu durum ona bu romanın trajik gelişmeleri konusunda ilham olmuş olabilir.

Esere puanım 6/10.

Germania

Orijinal İsim: De origine et situ Germanorum (On the Origin and Situation of the Germans) (98)

Yazar: Publius Cornelius Tacitus

Okuma Tarihi: 3 Ağustos 2025 – 4 Ağustos 2025

Tacitus’un Germania’sından ilk defa nerede haberim olmuştu hatırlamıyorum ancak kulağıma Alman milliyetçiliğini ateşleyen en eski metin olarak çalınmıştı.

Hristiyanlıktan evvel var olan Cermen kimliğini inşa etmeye çalışan milliyetçiler atalarının incelenip not edildiği bu sosyolojik metni okurken ne kadar heyecanlanmışlardır hayal edebiliyorum.

Benzer bir çalışmanın eski Türkler için Çinliler tarafından da yapılıp yapılmadığını merak ediyorum. Bunun üzerine biraz düşmem lazım. Ancak Orta Asya’dan Doğu Avrupa’ya uzanan coğrafyada İskit, Massagetler ve Sarmat kültürlerinin var olduğunu düşünürsek muhtemel atalarımız hakkında bir şeyler yazılmış olduğunu kabul edebiliriz.

Yine de kültür grubu olarak için varlık sürdüren proto-Türkler değil de kavim adı olarak nitelendirilen Türklerin adının direkt geçtiği eserleri merak ediyorum.

Tacitus’un eserine dönecek olursak ilgimi çeken birkaç anekdotu not düşmem gerekiyor.

Cermenlerin savaş ekipmanlarının muhafazasına Spartalılar gibi önem verdiğini görüyoruz. Kalkanların, kılıçların aile üyelerine miras bırakıldığı ve savaş alanında kaybedilen silahın bir utanç olarak anıldığını öğreniyoruz.

Roma hudutlarının ötesinde varlıklarını sürdürüyor olsalar da güneyde Kara Orman kuzeyde Baltık Denizi’nden doğudaki Vistula Nehri’ne değin yayılmış Cermen kabilelerinin dış dünyadan çok da kopuk olmadıklarını İsis kültüne rastlandığını belirtiyor. Ancak ilerleyen yılların araştırmacılarına göre Tacitus’un bahsettiği arabada taşınan tanrıçanın Nerthus olabileceğine kanaat getirilmiş.

Çeviri hatasından dolayı yoğurt ifadesinin geçmesi beni şok etmiş olsa da İngilizce çeviriden baktığımda ‘curdled milk’ yani kesilmiş süt ile beslendikleri bilgisine eriştim.

Doğulu Cermen kabilelerinin adetlerinin komşuları olan Sarmatlara daha çok benzediğini hatta Pösinlerin (Peucini/Bastarnae) Sarmat mı yoksa Cermen mi olduğu konusunda o dönemde dahi ihtilafa düşüldüğünü görüyoruz.

Eserimiz antikite araştırmaları yapmayı seven insanların mutlaka okuması gereken, kolay takip edilebilen ve anlaşılabilen bir sosyolojik çalışma olarak değerlendirilebilir.

İyinin ve Kötünün Ötesinde

Orijinal İsim: Jenseits von Gut und Böse (Beyond Good and Evil: Prelude to a Philosophy of the Future) (1886)

Yazar: Friedrich Nietzsche

Okuma Tarihi: 29 Temmuz 2025 – 3 Ağustos 2025

Uzun zamandır bu kitabı okumak için kendimi hazırlamaya çalışıyordum. Meşhur Kuyu-Canavar analojisinin yer aldığı Nietzsche kitabını sonunda okumuş ve büyük oranda sarf ettiği sözleri anlamış olmaktan dolayı kıvanç içerisindeyim.

Sıralı aforizmalar olarak nitelendirilmenin ötesinde, birbirinin peşi sıra üretilen fikirlerle yolculuk ederek kitabın 9 ana bölümünün eklemlenmesi ile Nietzsche’nin çizmeye çalıştığı büyük resme ulaşılabiliyor.

Elbette Nietzsche tek bir kitapta tüm görüşünü dökmüş ve biz de onu okurken onu bütünüyle idrak edebiliriz gibi bir iddia içinde değilim. Lakin felsefenin içinde yoğurulan, günlük yaşamınızı diyalekt sohbetler, beyin fırtınaları, yeni düşüncelere maruz kalarak geçiriyorsanız, düşünsel akımlar denizi ile hemhal olarak kendinizi sağ salim şekilde bir kayalığa çıkarabiliyorsunuz. Ben bu kitapta da bu tasavvurumu yeniden kendime kanıtlamış oldum.

Nietzsche’nin Kant için felsefeci değil de felsefe eleştirmeni demesine şok oldum. Bir taraftan da komik geldi. Spinoza’nın tanrı düşüncesine, güç istenci ve erk sahibini varlığını ortaya koyma arzusu olacağı üzerinden getirdiği eleştiriyi biraz hazır cevapvari buldum.

Bir sonraki Nietzsche okumamı Putların Alacakaranlığı ile yapacağım gibi düşünüyorum. Farklı bir rotaya da girebilirim. Şu an için her şey belirsiz.

Alcarràs

Orijinal Adı: Alcarràs (2022)

Yönetmen: Carla Simón

Türü: Drama

İzlenme Tarihi: 2 Ağustos 2025

İspanyol kırsalında geçen bir filmde Anadolu yaşamına bu kadar duygusal benzerlik kurabilmeyi beklemiyordum. Mülk kavgası dünyanın her yerinde vardır elbette. Ancak coğrafyanın da çölleşen bir yapıda oluşu bölge insanının yaşama bakış açısına aynı düzeyde olduğunu düşündürttü.

Tarımın zorlaştığı günümüz koşullarında, köylünün elindeki meyve bahçelerinin gasp edilip yerine güneş paneli (bizde ise ülkede kömür madeni veya otel inşası) tarlası oluşturma girişimi canımı acıttı.

Filmdeki ana olayı, toprak mülkiyeti ve sözlü anlaşmaların gelecek kuşaklar arasında nasıl sorunlara yol açabileceği üzerine şekilleniyor. Konu edilen olayın benzerini birebir görmüş, şahit olmuş birisiyim. O yüzden bu hikayenin benzerlerini Anadolu ve Trakya’da bulmak hiç de zor olmayacaktır.

İspanyol insanı ve Türk insanını birbirine benzetirim. Ignacio Anzoátegui’nun deyimini kendi halkım için de kurabilmeyi çok isterdim. Farklı kelimeler ve benzerliklerle bu cümleyi tekrar dizebilirim.

The soul troubles the Spaniard, and that’s why he wants to die. Either he becomes a bandit—not to steal, but to see if someone will kill him; or he becomes a saint—not to live a holy life, but to annihilate himself.

Filme puanım 7/10. Filmin kapanışı yüreğime koca bir taş gibi oturdu kaldı.

İllegal Hayatlar: Meclis

Orijinal Adı: İllegal Hayatlar: Meclis (2024)

Yönetmen: Cenk Çelik

Türü: Komedi

İzlenme Tarihi: 2 Ağustos 2025

Modern Türkiye’ye dair belki de en sevdiğim şey mizah anlayışımız olabilir. Keyif almasına alıyorum elbette ancak mizah olgusu üzerine de geçmiş çok sık düşünmüştüm.

Türk mizahının gelişmiş olasını sorunlarla başa çıkma yolu, bir hayatta kalma ve akıl sağlığını koruma pratiği olarak görüyorum. Bu millet hiçbir zaman okullarında, tarih programlarında anlatmasa da çok büyük iki travma geçirmiştir. İlki 93 Harbi, ikincisi de Balkan Harbi’dir. Balkan topraklarının kaybı bizim için müthiş bir hezimet, yutulması zor bir lokma olmuştur.

Bağımsızlık mücadelemiz ve cumhuriyetin ilanı ile bu kayıplar bir ölçüde telafi edilmiş olsa da yara asla kapanmadı. Yeniyi ve daha iyisini inşa etmeye çalışan genç cumhuriyetimizin bürokratları, diplomatları ve yöneticileri bu karanlığa batmış halkı günyüzüne çıkarmayı bir ölçüde başardılar. Lakin takip eden yıllar içinde para ve güce tapan kadroların yönetimde söz sahibi olmasıyla birlikte milletimizin başına daha beter çoraplar örülmeye başlandı.

Bataklığa batan, kendi önünü görmekte zorlanan, açta, açıkta kalan, sahipsiz bir halk meydana çıkıverdi. Bu süreçte insanlar karşılaştıkları sorunları bir şaka malzemesi haline getirerek onu önemsizleştirdi, küçülttü. Ancak bu tozu halının altına süpürmekten başka bir şey olmadı.

Bu sosyolojik dönüşümün meyvesi olarak da Türk milletinin mizah anlayışı hem dertlendiren hem eğlendiren cinsten mazoşist bir hale büründü. İllegal Hayatlar filmini de tam olarak bu yüzden, mevcut ruh halimiz nasıl bir komedi anlayışı üretmiş merak ettiğim için izlemeye başladım.

İtiraf etmesi acı olacak ama söyleyeceğim. Bu filmi izlerken sinirli sinirli gülümsedim durdum. Halimize kahroldum. Düzeni değiştirecek hiçbir gücümün olmadığını anımsayıp kendimi dertlendirdim.

Filme puanım 6/10.

Huzur

Orijinal İsim: Huzur (1948)

Yazar: Ahmet Hamdi Tanpınar

Okuma Tarihi: 7 Temmuz 2025 – 28 Temmuz 2025

Ahmet Hamdi Tanpınar ve elbette en başta gelen eserlerinden olan Huzur ile tanışıp kaynaşma evresini çok erteledim. Bunu tam hazır olmamaya mı yoksa kitabı gözünde büyütmeye mi bağlamalıyım bilemiyorum.

Okuma kararını da iki ay önce dahil olduğum kitap kulübü sayesinde aldım. Türk Edebiyatı’ndan ne seçip okusak diye oylama yapmıştık. Sonuç olarak çoğunluğun kararı Huzur romanından yana oldu. Ben de demokrasinin kestiği parmak kanamaz deyip okumaya giriştim.

Roman Milli Mücadele döneminde geçen çocukluğunda ailesini yitiren Mümtaz’ın İstanbul’daki kuzeni İhsan’ın yanına gelmesi ile başlıyor. İlk başta Balkan Harbi’nde geçtiğini düşündüğüm S. isimli şehirdeki çocukluk anılarının Mümtaz’ın 1939’da -2. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde- 20li yaşlarda olduğunu anlamam üzerine Bağımsızlık Savaşı olarak zihnimde güncelledim.

Mümtaz’ın Galatasaray Lisesi’nde okurken, çocuklu ve boşanmış bir kadın olan Nuran’a gönlünü kaptırarak birlikte İstanbul’u turlamalarını okuyoruz kitap boyunca. Nuran’ın eski eşine dönüp dönmeme konusundaki kararsızlığı ve Mümtaz’ın bitip tükenmeyen şüpheleri romanı ismiyle tezat bir huzursuzluk içine sürüklüyor. Buna Suat karakterinin eklenmesi ile birlikte trajedinin tuzu biberi yerine geliyor.

Romanın dili modern Türk okuru için ağır diyebilirim. Sözlük yardımı olmadan okumak bence oldukça zor. Bazen kullanılan kelimeler bir müzik terimi mi yoksa sadece eski bir sözcük mü idrak edemedim. Mahur Beste, Dede Efendi, Acemaşiran, behemehal vb. defalarca tekrar eden sözcük ve isim mevcut. Tekrarlar sonucu insanın bilinçaltına yerleşiveriyor.

Genel olarak romanın okura yaşattığı duygulardan bahsetmem gerekirse şunu söyleyebilirim. Dürüst olmam gerekirse ben pek de eğlenerek okumadım. Bu bir Modern Türk Edebiyatı klasiğidir. Elbette edebiyata ilgi duyan her Türk vatandaşının bu romanı eline alıp okuması gerekmektedir. Bunu destekliyorum. Fakat herkesin keyif alabileceği bir yapım mı bundan pek emin değilim.

Esere puanım 7/10. Beş Şehir ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü de en kısa zamanda okuyup Tanpınar değerlendirmemi öylece tamamlamak istiyorum.

Düşler

Orijinal Adı: 夢 (Yume) (Dreams) (1990)

Yönetmen: Akira Kurosawa – Ishirou Honda

Türü: Drama – Tarihi – Doğaüstü

İzlenme Tarihi: 26 Temmuz 2025

Japon kültürüne ilgili bir insan olarak Kurosawa’yı ile de oldukça yakın olduğumu söyleyebilirim. En kendine has, eşsiz işlerinden biri olarak görülen Dreams’i ise izlemeye yıllardır niyet ediyor olsam da bir türlü başına geçip izleme fırsatı yaratamamıştım.

Cumartesi sabahı kız arkadaşımla ne izlesek diye düşünürken birden aklıma Japon sinemasından bir şeyler izleme fikri geldi. Kafam direkt Kurosawa’ya gitti. Çok eski siyah beyaz filmleri yerine biraz daha içimi açacak olan Dreams’i teklif ettiğimde karşılıklı anlaştık. Ve izlemeye koyulduk.

Film sekiz farklı rüyadan oluşuyor. Her bir rüya ile birlikte daha karanlık, daha tedirgin edici bir atmosfer hakim oluyor. Bunu Kurosawa da fark etmiş olacak ki en tatlı ve huzurlu rüyalardan biri olan Su Değirmeni Köyü’nü en sona koymuş ve içimizi ferahlatmayı uygun görmüş.

En sevdiğim üç rüyayı sıralayacak olursam: Kargalar, Su Değirmenleri Köyü ve Şeftali Meyvesi.

Kırmızı Fuji Dağı ve Ağlayan Şeytan öyküleri müthiş bir felaket öngörüsü. Kıyametten bir sahne gibi canlandırılmış. Olayın gerçekliğini zihnimde kurunca tüylerim diken diken olmuştu.

Eserin tümüne bir not vermem gerekirse puanım 7.5/10.

Potemkin Zırhlısı

Orijinal Adı: Броненосец «Потёмкин» (Bronenosets «Potyomkin») (Battleship Potemkin) (1925)

Yönetmen: Sergei Eisenstein

Türü: Drama – Tarihi – Gerilim

İzlenme Tarihi: 18 Temmuz 2025

Sinema ile ilgili olduğunu iddia eden biri olarak Eisenstein külliyatına geç girmiş olmaktan dolayı kendime bir tık kızgınım. Ancak geç olsun güç olmasın felsefesini düstur edinmiş biri olarak gocunmadan izledim filmi.

Sessiz sinema döneminde yapılmış olup da beni olay örgüsü ile bu kadar sürükleyip götüren başka film olmuş muydu emin değilim. Bu yapımın en ikonik sahnesi Odessa Merdivenleri kısmıydı.

Tüm sinema tarihinin en gergin ve gerçekçi kaos sahnesi olabilir. Fakat sadece o kısım değil. Eisenstein’ın imza tekniği mi henüz bilmiyorum ama diğer filmlerinde de özellikle dikkat edeceğim bir mevzu var: kalabalık kitle kontrolü.

Filmde bir grup insan hep hareket halinde ve bunlar çok uyumlu, düzen içinde gerçekleşiyor. Düzenli oluşu onların aksiyonlarını daha doğal bir biçime sokuyor. Böylece filmi kurgusal bir yapım değil de sanki dokü-drama izlercesine takip ediyorsunuz.

Esere puanım 7.5/10.