The Junji Ito Collection

Seri Çıkış Tarihi: 5 Ocak 2018 – 23 Mart 2018

Türü: Gizem – Korku – Psikolojik – Doğaüstü – Drama – Gerilim

Bölüm Sayısı: 12

İzlenme Tarihi: 15 Ocak 2018 – 12 Eylül 2020

Seri çıkış yaptığında ilk bölümünü izledim. Ancak sevmiş olmama rağmen devamını getirmedim ve haftalar geçtikçe de aklımdan çıktı gitti. Son iki haftadır aklıma geldikçe bir bölüm izleyerek seriye devam etme kararı aldım. Ve bugün herhalde beş bölüm izleyerek seriyi bitirmiş bulundum.

Junji Itou’nun yalnızca Uzumaki isimli mangasını okumuştum. Geri kalan işlerine bakma fırsatı bulamamış olsam da hep aklımdaydı. Bu anime başladığında, o meşhur eserleri animasyon halinde göreceğim için sevinmiştim. Fakat serinin geneline hakim kalite düzeyi vasat diyebilirim. Tomie gibi birkaç öyküde özellikle uğraşmış olmalarına rağmen, bazı bölümlerde çizgi kalitesi yerlerde sürünüyordu.

Bu animeyi izlerken aklıma Japonların neden aşırı tuhaf şeyler ürettiği sorusu aklıma geldi. Kendimce bir cevap buldum buna. Sanırım yüzlerini gizleyerek sahte isimlerle eser üretebilme imkanlarının olması bu yolu açıyor. Daha iyi ifade etmek gerekirse şöyle örneklendirebilirim. Bizim toplumumuz epey dışadönük bir yapıya sahiptir. Ailedeki herkes bir diğer üyenin ne işle iştigal ettiğini öğrenir. Gizli saklı bir şey tutma şansımız düşük oluyor. Öte yandan Japonların baskıcı toplumu, onları daima içedönük tutuyor. Bu baskıdan kurtulma yolu olarak da yüzlerini ve aile isimlerini gizleyerek yazılar yazma, resimler çizmeye itiliyorlar. Sözlü olarak kendilerini ifade edemedikleri için bu yollara başvuruyorlar. “Eee tamam da bu tuhaflıklar niye o zaman?” diyeceksiniz. Ona cevabım da şu: bu anonim durumdan faydalanarak kendilerini sorumlu hissetmeyecekleri o ortamda akıllarına gelen her ufak düşünceyi dahi işleme ve abartma imkanı buluyorlar.

Seriye puanım 7/10. Junji Itou’nun eserleri ucuz fikirlerin dahi üzerine düşülebilse ne kadar etkileyici öykülerin oluşturabileceğini gayet güzel bir örneğidir.

Casino Royale

Orijinal Adı: Casino Royale (2006)

Yönetmen: Martin Campbell

Türü: Aksiyon – Macera – Gerilim

İzlenme Tarihi: 11 Eylül 2020

Daniel Craig’in rolü devraldığı zamanı anımsıyorum. Ailem Bond filmlerinin büyük bir hayranı olduğu için esere biraz muhafazakar davranmışlardı. Bond karakterinin siyah saçlı olması gerektiğini ve bu yüzden de bir sarışın aktörün yaratılan tiplemeyi bozacağını söylemişlerdi. Ancak her hayran zırlaması gibi onlarınki de karşılaştıkları filmi beğenmeleri sonrasında birden bitiverdi.

Craig’in Bond filmlerinin Spectre hariç hiçbirini baştan sona izleyemedim. Televizyonda ve çeşitli medyumlarda parça parça izlemiş olsam da bir türlü tamamlayamamıştım. O yüzden bugünkü girişimimi Casino Royale’i baştan sona izlediğim ilk gün olarak belirtmemde bir hata görmüyorum.

Filme gelecek olursak, son yarım saati beni ufaktan baymış olsa da genel olarak ele alınca oldukça sürükleyici bir hikayeye sahip olduğunu söyleyebilirim. Eva Green ile Daniel Craig’in karakterleri birbirine öyle yakışmışlar ki bu ikiliyi devam filmlerinde göremeyeceğimiz gerçeği beni epey üzdü.

Esere puanım 7.5/10. Sürükleyici bir aksiyon filmiydi. Özellikle poker sahnelerinin tekrar izlenebilitesi yüksek.

Babalar ve Oğullar

Orijinal İsim: Otcy i deti (Fathers and Sons) (1862)

Yazar: Ivan Sergeyeviç Turgenyev

Okuma Tarihi: 2 Eylül 2020 – 9 Eylül 2020

Rusya ile ilk temasım ilkokul 4. sınıf itibariyle başlamıştır diyebilirim. Bir pilot okulda okuduğum için İngilizcenin yanında Rusça da eğitim görürdük. Beşinci sınıfa geldiğimiz Rusya’daki kardeş okulumuzdan bize değişim öğrencileri gelmişti. Bir dönem kadar kalıp bizimle birlikte mezuniyet töreni yapmışlardı. Rusça öğrettiler öğretmesine ama biz o çocuk kafamızla notlar karneye girilmediği için dersleri umursamıyorduk. Neyse bu başka bir hikaye ve konudan da bağımsız kalıyor.

Rus edebiyatı ile tanışıklığım ise daha sonrasına varıyor. Hatta öyle ki Rus edebiyatı ile arama mesafe koyma kararını lisedeyken almıştım. İlkokulda Maksim Gorki’den Ana ile Puşkin’in Yüzbaşının Kızı isimli kitabını daha ilkokul sonu ya da ortaokul başında okumuştum. Rusların çektikleri sıkıntıların, yüzleştikleri zorlukların Türkiyeliler ile epey benzerlik gösterdiğini söyler dururum. Halkın geneline yayılmış fakirlik, eğitim düzeyinin düşük olması, bilimde geri kalmak, tarım toplumu olmak, modernleşmeye çalışırken milliyetçilik ve dindarlığın pençesinde kıvranmak şeklinde çeşitlendirilebilecek onlarca benzer nokta mevcut. Haliyle bu benzerlik edebiyat eserlerine de tesir ediyor. Bundan sebeple Tanzimat ve Cumhuriyet romancılarını, Rus edebiyatına hep denk görmüşümdür.

Babalar ve Oğullar özeline gelelim. Hala kitabın etkisi altındayım. Sonunda ne olacağını bildiğiniz halde bile bile canınızı yaktığınız seçimler vardır ya. İşte bu kitabı okuma kararım da tam olarak bunlardan biriydi. Şu aralar mental olarak hiç de uygun değilmişim bu kitaba. Okurken sürekli kendimi kaptırdım. Olaylarla dertlendim. Kitaptaki karakterlere “aman aman sakın yapma,” diye seslenir halde buldum kendimi. Çok üzüldüm. Hislendim. Hassaslaştım.

Bu kitabı yakın zamanda okumayı planlamıyordum. Bir arkadaşım beni sürekli Bazarov’a benzettiğini söyleyip duruyordu. Ben de niçin böyle söylediğini sorduğumda kişiliğimizin benzer olduğunu söyledi. Hatta “kaderiniz benzemesin,” şeklinde bir temenni de dahi bulundu. O böyle deyince iyice meraklandım. Kitabı okumaya başladım. Ve Bazarov daha ilk sahneye çıkar çıkmaz içime bir kurt düştü. Kendimi kurgusal karakterlerle benzeştirme gibi bir huyum yoktur. Hatta bu davranışı gülünç bulurum. Ancak Bazarov’un asi, dikbaşlı ve kendi başına mücadele veren yalnız adam imajı, bana yakın gelen huyu, suyu ve tavırlarıyla içimi epey rahatsız etti.

Kendimi, arkadaşımın aksine, Bazarov’dan farklı buluyorum. Öncelikle nihilist değilim ve her otoriteye karşı çıkmak gibi bir amacım yok. Ayrıca Romantizm bu hayatta en sevdiğim sanat dalıdır. Öte yandan Bazarov’un kendi benliğinde taşımış olduğu tüm özellikleri gösteriyorum. Tartışmacılığı, topluma karşı öfkesi, kibri, Rusların vurdumduymazlığı, ülkesinin geri kalmışlığı yüzünden duyduğu tiksinti ve daha nicesi. Türkiyeli bir Bazarov olabilirim ancak yine kendi standartlarım içindeyim. Kişiliğimiz benzese bile ideallerimizin aynı olduğunu hiç düşünmüyorum. Ancak yine de onun trajedisine ortak olmak, gelecekteki ‘ben’i düşünmeme neden oldu. Ve bu sözcükleri yazarken dahi bunu düşünmekteyim.

Beni en çok etkileyen beş kitap listesini güncellemeye karar verdim:
Kayıp Cennet
Frankenstein
Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi
İki Şehrin Hikayesi
Babalar ve Oğullar

Kitaba puanım 8.5/10. Sanırım bu öykü 19. yüzyıl Rusya’sında yaşasaydım nasıl bir trajediye kurban gideceğimin resmini çiziyor. Üzülüyor, dertleniyor ve kendi varlığımı sorgulatıyor bana.

Indiana Jones: Son Macera

Orijinal Adı: Indiana Jones and the Last Crusade (1989)

Yönetmen: Steven Spielberg

Türü: Aksiyon – Macera

İzlenme Tarihi: 5 Eylül 2020

Blogta yazmaya başladığımdan beri birçok yazı yayınladım. Bunların bazıları daha önce hiç izlemediğim filmler hakkındaydı. Ancak bir kısmı da çocukken izlemiş olup daha sonrasında unuttuğum için tekrar izlememek gereken filmlerdi. Bir önceki Indiana Jones girdisini 2019 Ocak’ın da yazmışım. Bir buçuk seneyi aşan bir süre geçmiş. Ancak seri hakkındaki bu yetişkin düşüncelerim hala değişmemiş.

Indiana Jones, daha önce de belirtmiş olduğum gibi, çocukluğumdan beri aklıma kazınmış halde bulunan, en sevdiğim kurgusal karakterlerden biridir. Tomb Raider ve Uncharted oyunlarına merak salmamı da o sağlamıştı. Bu yüzden hayatımda daima yer edeceğini düşündüğüm, ikonik bir karakterdir kendisi.

Film hakkında konuşmamız gerekirse; 1938 yılında geçen bu hikayeye ABD’de başlayıp İtalya’ya, oradan Almanya’ya ve ardından finale ev sahipliği yapacak olan Hatay’a kadar süren bir serüvene tanık oluyoruz. Indy’nin bu seferki amacı, İsa’nın son akşam yemeğinde kullandığı ve uğruna nice Hristiyan şövalyenin ömrünü heba ettiği o meşhur Kutsal Kase’yi bulmaktır. Babası Henry’nin yıllar boyu süren çalışmaları sonucunda elde ettiklerini kaydettiği bir not defteri sayesinde Indy, Kase’nin yerini saptıyor. Ancak çıktığı bu keşif yolculuğunda ona Naziler engel olmaya çalışıyor. Hikayenin sonunda klasik bir şekilde kötüler hırslarının kurbanı olur. Kahramanlarımız ise günü kurtarmanın vermiş olduğu sevinçle atlarını gün batımına doğru sürer.

Spielberg set kurma işini gerçekten çok iyi başaran bir yönetmen. Yapaylığın içinde yüzen çiğ bir imaj vermese de, hiperrealistik bir dizayn sunmasa da, yaratmış olduğu mekanlar 30 yıl sonrasının gözüyle yargılayan bir seyirciyi dahi tatmin ediyor. Yeşil ekran ile montajlanmış uçak sahneleri basitliği ve donukluğu ile kendini fazla ele veriyor olsalar da aksiyona kendini kaptıran biri bunu kolaylıkla göz ardı edebiliyor.

Filmin en kendine has ve akılda kalıcı aksiyon sahneleri; başlangıçtaki trende kovalamaca, Venedik’te tekne takibi ve Nazi şatosundan kaçış idi.

Yapıma puanım 8/10. Spielberg’in herkese hitap eden eserlerinin başında geliyor. Çocukken de, gençken de, olgunken de eğlenerek izlenebileceğine inanıyorum.

Li’l Spider Girl

Orijinal Adı: Wasurenagumo (2012)

Türü: Komedi – Doğaüstü

Stüdyo: Production I.G

İzlenme Tarihi: 3 Eylül 2020

Bundan tam bir saat önce arkadaşla, adını hatırlayamadığımız animeler hakkında konuşuyorduk. O sırada örümcekli bir kızın 20 dakikalık filmi vardı dedi. Ben izlemediğim için adını da bilmediğimi söyledim. Birkaç dakika sonra gelip filmin adını bulduğunu söyledi. Kısa olduğunu öğrenince ben de izleyeyim dedim. Üzerine konuşmak için bir konu çıkmış oldu.

Kısa öykü olarak fena bir iş değil. En azından başlıyor ve kendi içinde kurduğu kurguya uygun bir final veriyor. Komik olduğu için seyirciyi eğlendirmeyi başarıyor. Animasyon kalitesi de standart Production I.G seviyesinde, o yüzden ‘stajyer projesi’ önyargısında bulunamıyorsunuz.

Yapıma puanım 6/10. Fena bir iş değil ama kesin izlenmesi gereken bir film de değil.

Çılgın Max 3: Gökkubbenin Ardında

Orijinal Adı: Mad Max Beyond Thunderdome (1985)

Yönetmen: George Miller

Türü: Aksiyon – Macera – Sci-fi

İzlenme Tarihi: 2 Eylül 2020

İkinci film ile bunun arasındaki not farkını görünce bir korkuya kapılmıştım. Acaba bu film ilki gibi dandik bir şey mi olacaktı? Neyse ki bu korkumun yersiz olduğunu gördüm.

Hikaye çölde yolculuk eden Max’in kervanını ve develerini kaybetmesi ile başlıyor. İlerlemekte olduğu yolu takip ederek Bartertown isimli çöl kasabasına varan Max, burada mallarını geri alma ümidiyle kent yetkililerine başvuruyor. Ancak farkında olmadan kent yönetiminde görev alan iki güç odağının arasında kalıyor. Bir entrikaya girişerek, Thunderdome isimli kafeste dövüşe katılan Max, kuralları ihlal etmesi nedeniyle ceza çarkına yollanıyor. Gulag cezasına çarptırılarak, çöle eli kolu bağlı halde sürgün ediliyor. Mağara adamları gibi yaşayan bir çocuk kominitesi tarafından bulunan Max, bu topluluk tarafından mesih olarak görülüyor. Yaşanan bir takım olayların ardından onlara liderlik etmeye öyle ya da böyle razı oluyor. Bartertown’a yaptıkları yolculuk sonucunda enerji mühendisi cüceyi kaçırıyorlar. Sonrasında da bir Mad Max klişesi olan araçlarla takip sekansı başlıyor. Ve hikaye tatmin edici bir şekilde son buluyor.

George Miller, ilki filmi sevememe rağmen, bu son iki film ile birlikte Mad Max’in evrenini harika bir şekilde kurmayı başarmış. 2015’te çektiği Fury Road’u vaktinde izlediğim için artık kendimi tam anlamıyla bir Mad Max takipçisi diyebilirim.

Ayrıca filmde gösterilen kafes dövüşü epey hoşuma gitti. Biraz daha geliştirilmiş bir versiyonunu planlanan beşinci filmde görmeyi isterim. Önümüzdeki sene yayınlanması öngörülüyor olsa da ben geç olsun güç olmasın kafasındayım. Beklemek bana koymaz. Yeter ki ayıla bayıla izleyebileceğimiz bir başka film ile bu evrene dönüş yapabiliriz.

Filme puanım 7.5/10. Bir aksiyon filminde isteyebileceğim her şeye sahipti. Sürükleyici ve heyecan verici bir yapımdı.

Karanlığın Yüreği

Orijinal İsim: Heart of Darkness (1899)

Yazar: Joseph Conrad

Okuma Tarihi: 29 Ağustos 2020 – 31 Ağustos 2020

Heart of Darkness çok özel bir hikaye benim için. Öyle garip bir tanışıklığım var ki kendisiyle, nereden nasıl başlasam bilemiyorum. Eserden ilham alınarak yapılmış filmler ve video oyunlarını bitirdim. Üstelik beğendim de. O yapımlar hakkında bir şeyler okuduğum veya birileriyle tartıştığım sırada hep bu kitabın bahsi geçerli. Dolaylı olarak kitabın ne anlattığını biliyor olsam da direkt baştan sona okuma fırsatı bulamamıştım. En son yapmış olduğum kitap alışverişinde artık okumanın sırası geldiğini kabullendim ve böylece başlamış oldum.

Hikaye Charles Marlow isimli denizcinin yanındaki tecrübesiz mürettebat ile Thames Nehri üzerindeki sakin yolculukları ile başlangıç yapıyor. Batan güneşin yarattığı atmosfer ile kendini anılarıyla baş başa buluyor. Yanındaki gençlere Kurtz isimli bir adamla Kongo’da yaşamış olduğu macerayı anlatmaya girişiyor. Gördüğü bir harita sayesinde Afrika topraklarına ilgi duyması ve oraya giden bir gemide görev alabilmek için tanıdıklarına başvurduğu anlatıyor. Teyzesi sayesinde Kongo Nehri’nin Atlantik ile birleştiği noktaya kadar giden bir gemide iş buluyor. Ancak işi nehrin yukarısındaki şirket kamplarında görev almaktır.

Öykü Marlow’un nehrin yukarısına doğru yaptığı yolculuk sırasında Kurtz’a dair öğrendiği ilginç şeyleri kafasında çevirmesiyle geçiyor. Ancak onun düşünce dünyasını yalnızca Kurtz işgal etmiyor. Kurtz’un da zihnini bir şekilde ele geçirmeyi başarmış olan bu antik dünyanın vahşiliğe alışmaya çalışıyor. Açlık, susuzluk, hastalık ve ölümün kol gezdiği bu topraklarda yolculuk ederken insan hayatının ne kadar ucuz olduğunu ve yaşam gayesinin ne kadar bayağı şeyler olduğunu kafasında çevirir.

Karanlığın Yüreği beni en çok etkileyen beş edebiyat eserinden biridir. Tam listeyi sıralamak gerekirse:
Kayıp Cennet
Frankenstein
Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi
İki Şehrin Hikayesi
Karanlığın Yüreği

Kitaba puanım 8/10. Belki de türünün ilki denilebilecek bir psikolojik öykü.

Tatsız Bir Olay

Orijinal İsim: Skverny anekdot (A Nasty Story) (1862)

Yazar: Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

Okuma Tarihi: 27 Ağustos 2020 – 28 Ağustos 2020

Doğrusunu söylemek gerekirse bu uzun öyküyü daha önce hiç duymamıştım. Geçen gün alışveriş sepeti oluştururken bedava kargo elde edebilmek için sınırı açmamı sağlayacak miktarda ucuz neler eklemişim diye alışveriş listemi kontrol ederken denk geldim. Listeye bile ne zaman aldığımı hatırlamıyorum. O kadar unutmuşum ve aklımdan çıkmış bu eser.

Kendisiyle gerçekleştirdiğim bu rastgele hatırlayış anına rağmen eserin kendisi beni epey eğlendirdi diyebilirim. Öykü, Rus toplumunun en üst basamaklarından olan askeri sınıfa mensup bir generalin başından geçenleri anlatıyor. Hikayenin başında meslektaşları ile bir masanın çevresine oturmuş, halkçılıktan bahsediyordur ana karakterimiz olan İvan İlyiç. Arkadaşları ise onun bu idealist tavrının gerçekleşemeyeceğini söylerler. Alt sınıftan olan köylüler bir kenara, memurlara daha kendi denkleriymiş gibi davranamayacaklarından bahsederler. Buna bozulan İvan, onların haksız olduğunu ispatlamak için yürüdüğü yolda tesadüf eseri karşılaştığı astının düğününe dahil olur. Bu hareketiyle onları mutlu edeceğini, varlığıyla onların birlikteliğine şeref katacağını zannetmektedir. Bu düşüncesi bile içten içe büründüğü kibrin bir göstergesidir. Kendisi de bu davranışını bir lütuf olarak görür. Ancak işler onun hayal ettiği gibi gitmez. Kötü gidebilecek ne varsa daha da rezil gitmeyi sürdürür. En nihayetinde hem konuk olduğu ev ahalisini hem de kendisini küçük düşürerek, bu utanç verici geceyi tamamlar.

Öykünün satirik yapısı anlatılan trajikomedi ile harika bir uyum sağlamış. Rusya’nın üst sınıfa mensup bireylerinin takındığı tepeden-bakmacı tavrı güzelce iğnelemiş. Ancak ailenin haline hüzünlendirirken, İvan’ın haline güldürmeyi de başarabilecek kadar iyi bir denge kurabilmiş.

Esere puanım 7.5/10.

Fırtına #Metin

Orijinal Adı: The Tempest

Yazar: William Shakespeare

Çevirmen: Özdemir Nutku

Okunma Tarihi: 1 Ağustos 2020 – 26 Ağustos 2020

Tempest, Shakespeare’in elinden çıkmış olan piyesler arasında görselliğe en çok bel bağlayan senaryo olabilir. Metin olarak okuduğunuzda düz bir olay örgüsü gibi takip ediyorsunuz. Ancak sahne girişleri ve diyaloglar arasına eklenmiş olan görsel detaylar oyunu daha büyülü bir atmosfere sokmaya yarıyor. Bu nedenle sahnede icra edilmesi elzem olan piyeslerin en başında geliyor.

Metin aslında oyuncuya ve sahne yönetmenine inanılmaz genişlik sağlıyor. Gerçekten hayal gücü sağlam ve yetenekli kimselere teslim edilirse bu oyun göz kamaştırıcı bir şölene dönüşebilir. Fakat aynı şekilde de tecrübesiz bir ekip tarafından canlandırılırsa, seyirciler büyük bir hayal kırıklığı ile karşılaşır.

Genel hatlarıyla beş perdeyi özetlemek gerekirse;
1. Perde: Gemi kazası olur; Prospero Miranda’ya geçmişini anlatır; Ariel’e görevler verir; Ferdinand Miranda’ya aşık olur.
2. Perde: Kral maiyeti Ariel tarafından uyutulur; Sebastian ve Antonio canlarına kast eder; Caliban, Stephano ve Trinculo ile karşılaşıp ortaklık kurar.
3. Perde: Miranda ve Ferdinand sözlenirler; Caliban, ikiliyi Prospero’yu öldürmeye ve adanın kralı olmaya ikna eder; Kral maiyeti cinlerin şölenine şahit olurlar.
4. Perde: Miranda ve Ferdinand evlilik kararı alırlar ve Iris ile Ceres’in teşrifi ile kutlama yapılır; Prospero, kendisini avlamaya gelen üçlüyü tuzağa düşürür.
5. Perde: Prospero, Kral ve maiyetini uyandırır; Miranda ve Ferdinand’ın halini gösterir; Başından geçenleri anlatmak için herkesi kendi hanesine davet eder.

Esere puanım 7/10. Metin haliyle işlenmeyi bekleyen bir cevhere benziyor. Sahne oyununu izlemeyi dört gözle bekliyor.

High Score

Seri Başlangıç Tarihi: 19 Ağustos 2020

Türü: Belgesel – Tarihi

___

Sezon Sayısı: 1/1

Bölüm Sayısı: 6

Çıkış Tarihi: 19 Ağustos 2020 (Netflix)

İzlenme Tarihi: 21 Ağustos 2020 – 25 Ağustos 2020

Oyun sektörünün gelişime dair belgeseller hep ilgimi çekmiştir. Geçen ay, Netflix in Ağustos programında neler var diye göz gezdirirken bu sınırlı seri ile karşılaştım. Listeye atmakta fayda olduğunu düşünüp hemen takibe aldım.

Video oyunları tarihini anlatırken hikayenin genel hatlarıyla ABD ve Japonya arasında gidip geliyor oluşu beni adını koyamadığım bir şekilde mutlu ediyor. İki ülkenin yaratıcı beyinleri birbirleriyle sürekli etkileşim haline bulunuyor. Bu alışveriş ve rekabet ortamı içerisinde, birbirini üstüne bir merdiven misali yığılan ve gün geçtikçe daha da göz kamaştırıcı bir hale giden oyunlara erişmiş oluyorduk.

Kültürler ve anlayışlar arası kurulan etkileşim hali, beni tarihin her alanında etkilemeyi başarıyor. Şiir de olsa, kurgusal metinlerde de olsa, plastik sanatlardan endüstriyel sanatlara değin her türlü icraat sahası diyalektik bir şekilde gelişim gösteriyor. Farklı bir tarz ile karşılaşılmadığı sürece birbirinin karbon kopyası eserler verilmeye devam eder. İletişimin yarattığı eklektik yapı bu yüzden kendi yaşamımda da hep en önem verdiğim mefhum olagelmiştir.

Belgesel altı bölümden oluşuyor olmasına rağmen benim açımdan yeniden izlenebilirliği son derece yüksek. Kendime not bırakmam gerekirse bölümlerin konuları şu şekilde:
1. Bölüm: Atari’nin doğuşu, Space Invaders’ın piyasaya çıkışı, Pac-Man’in ABD’de yarattığı çılgınlık
2. Bölüm: Nintendo’nun video oyun sahasına girişi, Donkey Kong’un çıkış öyküsü
3. Bölüm: Bilgisayar RPGlerinin yükselişi, Sierra’nın text-based öykülere grafik eklemesi
4. Bölüm: Sega’nın Nintendo ile yarışmak için Sonic ile çıkış yapışı, Oyun turnuvaları ile gençleri kendine bağlaması
5. Bölüm: Dövüş oyunları furyası, Street Fighter ve Mortal Kombat yaratılış öyküsü
6. Bölüm: Shooter oyunların popülerleşmesi, Star Fox ve Doom’un doğuşu

Netflix üyeliğimi devam ettirdiğim süre boyunca ara ara açıp tekrar izlemeyi düşünüyorum. Epey eğlenceli bir belgeseldi. Bu tarz yapımlar nereden geldiğimizi bize hatırlatmak konusunda son derece önemliler.