Nioh

İlk piyasaya sürülme tarihi: 7 Şubat 2017

Geliştirici: Team Ninja

Tür: Hack&Slash – Action RPG

Platform: PS4

Oynama Tarihi: 1 Eylül 2020 – 25 Eylül 2020

İlk haritadan

Nioh 79 saat 49 dakikalık bir gameplay sonunda 138 levela ulaşan karakterim ile son buldu.

Ben Dark Souls serisini pek sevemiyorum. Bunun en büyük sebebi teması. Son birkaç yıldır medieval fantasy konseptinden feci şekilde baydım. Artık modasının geçtiğini düşünüyorum. Bu yapının dışına çıkan Bloodborne’u çok sevmiştim. Çünkü benim setting olarak en sevdiğim üç türden birine mensuptu. O üç konsept de Victorian Era, Age of Revolution ve Age of Discovery dir.

Avrupa dışında yalnızca Doğu Asya tarafı ilgimi çekiyor. Orada değişimler Avrupa’daki kadar çok yaşanmadığı için 20. yüzyıl evvelindeki herhangi bir dönemi konu alsa da severek tüketiyorum o eseri. Ancak Nioh hikayesini Japonya’da kurmakla kalmıyor aynı zamanda Japonya’nın en ilgi uyandıran periodu olan Sengoku Jidai’de geçiyor.

Ishida vs Tokugawa

Hikaye İngiliz bir korsan olan William Adams’ın Tower of London’da tutsak iken firar etmesiyle başlıyor. Kaçışı sırasında Edward Kelley isimli garip bir adamın çevirdiği dolaplara denk geliyor. İster istemez onun yoluna çıkıyor. Cellat kılıklı bir boss ile kapışmamızın ardından yeniliyor ve Guardian Spirit’imiz olan Saoirse’yı Kelley’e kaptırıyoruz. Görevi Amrita isimli bu maddenin ana vatanı olan Japonya’ya gitmek ve İngiltere’ye getirmek olan Kelley, Saoirse’ı amrita depolamak amacıyla kullanmak üzere hedefine doğru yola çıkıyor. Onun peşine takılan William Adams ise 1600 yılı baharında ada açıklarında bir yerde gemi kazası yapıp Japonya’nın Kyushu bölgesinde karaya vuruyor. Böylece Japonya serüvenimiz başlıyor.

Senaryo boyunca Kyushu, Chugoku, Kinki, Tokai, Sekigahara ve Omi bölgelerini ziyaret ediyoruz. Sengoku dönemini bitirecek olan Sekigahara Meydan Savaşı’na giden yolda Tokugawa Ieyasu’ya yardımcı oluyoruz. Epilogue bölümü ise Kraliçe Elizabeth’in öldüğü 1603 yılında geçiyor. İngiltere’ye geri dönen William, amrita planının mimarı olan John Dee ile Tower of London mahzenlerinde bir karşılaşma yapıyor ve ardından Japonya’ya geri dönüyor.

Hikayenin öyle aman aman bir zenginliği yok. Hatta Sengoku döneminin sonlarındaki kritik birkaç olaya dahil oluyor olmasak epey zayıf bile denebilir. Ancak bildiğim ve tanıdığım karakterleri bir arada görmekten büyük keyif duyduğumu söylemeliyim. Kurgusal bir eser olduğu için de bazı ölü karakterleri oyunda canlı tutmuşlar. Direkt aklıma gelen örnek, 1596 yılında ölmüş olan Hattori Hanzo’nun bize oyun boyunca yardım ediyor olması diyebilirim. Tamamen kurgusal olarak oyuna eklenen karaktere de Okatsu isimli bir kunoichiyi örnek verebilirim. Kendisi güya Tokugawa’nın gayrimeşru kızıymış. Ne olup olmadığı çok önemli değildi. Hikaye içinde bize yardım ediyor ve birlikte görev yapıyoruz. Hanzo’dan sonra cutscenelerde en sık görüştüğümüz karakter bile olabilir.

Oyunun mekanikleri hakkında çok söyleyebileceğim bir şey yok. Bayağı bayağı Soulslike stiline sahip bir oyun. Soul yerine Amrita biriktiriyor ve statlarımızı geçiştiriyoruz. Ancak buna ek olarak beş ayrı silah türünde onları kullandığımız süre boyunca proficiency düzeyimizi artırıyoruz. Böylece istediğimiz bir silah türünde ek özellikler, combo veya pasif skill elde edebiliyoruz. Melee silahların yanında destek olarak kullanabileceğimiz yay, tüfek ve bombardıman silahı mevcut.

Dövüşlerde bize yardımcı olan Ninjutsu ve Omnyo isimli iki eklenti daha var. Ninjutsu sekmesi oyuncuya kunai, shuriken ve el bombası türevlerini kullanma imkanı tanıyor. Omnyo sekmesinde ofuda şeklinde kağıtlara yazılmış büyü çeşitleri bulunmakta bunları silahımıza elemental efsun basmaya, rakibini felç etmek, kısa süreliğine bir canavar çağırıp düşmana saldırtmak şeklinde örneklendirebiliriz. Bunlar oyunun aksiyon ve strateji dengesine katkı sağlayan elementlerdi.

Oyunun karakter dizaynlarını epey beğendim. Hem düşman modellemelerinde hem de ana karakterlerin çizimlerinde olgun bir oturaklılık vardı. Code Vein gibi vıcık vıcık anime görsellerine sahip olsa muhtemelen dönüp bakmazdım bile. Müzikleri için söyleyebileceğim tek şey atmosfere uyumlu parçalar olmalarıydı, ama hiçbir ikonik melodisi varmış gibi anımasamıyorum. Çoğu unutulası jenerik işlerdi.

Oyunda görmekten mutlu olduğum karakter ve folklorik öğeleri aklıma geldiği sırayla yazmaya çalışayım. Umibozu, Kappa, Mujina, Tengu, Hyakume, Yamato no Orochi, Raijuu canavarlar arasında görmekten mutlu olduklarımdı. Görmeyi beklemediğim halde karşılaşınca mutlu olduğum karakterler ise Senji Muramasa, Yasuke, Hattori Hanzo, Honda Tadakatsu, Tenkai, Tachibana Ginchiyo, Sakata Kintoki ve elbette ki Oda Nobunaga idi.

Oyuna puanım 7.5/10. Sengoku Jidai’ye ilginiz varsa ve Soulslike yapımları beğeniyorsanız bu oyuna bir şans vermenizi öneririm.

Kino no Tabi: The Beautiful World – The Animated Series

Seri Çıkış Tarihi: 6 Ekim 2017 – 22 Aralık 2017

Türü: Aksiyon – Macera – SoL

Bölüm Sayısı: 12

İzlenme Tarihi: 3 Kasım 2017 – 25 Eylül 2020

Sıkı anime izlediğim dönemlerden kalma epey uzun bir izlenecekler listesine sahibim. Bu listenin %99unu 2017 öncesinde yaratmıştım. Yani anime izlemeye verdiğim uzun soluklu aradan evvel. Kino no Tabi de o listede bulunuyordu. Ancak 2003 versiyonu olan orijinal diyebileceğimiz seriyi eklemiştim listeye. Animeden soğudum sene bu yeniden yapımı çıktığında izlemenin iyi olabileceğini düşündüm. İlk bölüm epey de hoşuma gitmişti. Her bölüm böyle ilgim bir meseleye el atıyorsa oldukça keyifli bir anime olacak herhalde diye düşünmüştüm. Fakat her seriyi bıraktığım gibi bu seriyi de bıraktım.

Birkaç aydır anime izlemeye kendimi tekrar alıştırdım. Bu sayede de yarım bıraktığım otuz-kırk kadar animeyi teker teker izleyip bitirme yoluna girdim. Son bir aydır da Kino’yu izlemekteyim. Bazen arka arkaya birkaç gün izledim. Bazen de haftada bir bölüm şeklinde gittim. Bu günlere, haftalara yaymamın sebebi seyir zevkimi yüksek tutmam içindi. Çok sevdiğim eserlerde bunu yapıyorum. Hemen bitmesini istemediğim için izlemeyi en çok arzuladığım anda açıp seyrediyorum. Böylece tadını en üst düzeye çıkarmış oluyorum.

Kino no Tabi gerçekten çok beğendiğim bir anime oldu. Açıkçası bu kadar beğenmeyi beklemiyordum. Duygusal tonunu dengeli tutuyor. Melodramaya bağlayıp müziği arkadan dayayarak seyirciyi ağlatmaya çabalamıyor. Bunu yapsa hüngür hüngür ağlatabileceği birkaç bölümü de yok değil. Eserin geneline hakim olan bu sakin tonu takdir ettim. Tam kafanın yoğun olduğu vakitte açıp müziğine hikayesine kaptırıp zihin dağıtmalık bir anime.

Animeye puanım 8.5/10. Eski versiyonlarını da bir ara izlemeyi planlıyorum.

Flavors of Youth

Orijinal Adı: Shikioriori (2018)

Türü: Drama – Romantik – SoL

Stüdyo: CoMix Wave Films

İzlenme Tarihi: 23 Eylül 2020

Bu animasyon filmi aslında üç ayrı bölümden oluşuyordu. Ben Netflix’te bulunan ‘International Version’ isimli halini izledim. Bu halinde üç bölüm bir araya getirilip ortaya 1 saat 15 dakikalık bir izleti ortaya çıkmış. Başı ve sonuna da hikayelerdeki karakterleri birbirine mekansal olarak bağlayan birer kesit bulunuyor. Bu üç öykünün aynı şehirde geçmesi dışında hiçbir bağlantısı bulunmuyor. O yüzden filmi değil de OVA halinde yayınlanan üç bölümü de izleseniz bir şey değişmez.

Yukarıda da bahsettiğim gibi filmde üç ayrı öykü anlatılıyor. Birinci hikayede yaşadığı yerdeki ramenci dükkanlarıyla hayatının belli dönemlerinde farklı duygusal bağlar kurmuş bir çocuğun öyküsünü izliyoruz. Çocukken babaannesi ile gittiği bir ramenci ve lisede aşık olduğu kızı görmek için onun okul yolu üzerinde bulunan bir dükkan bu mekanlar arasında. Yetişkin bir birey olduğunda yaşadığı semtin ramencisine gidiyor ancak çocukken tattığı lezzeti bulamamaktan yakınıyor. Çocukluğunu geçirdiği yere dönmesi ve finalde babaannesi ile duygusal bir an paylaşması ile oldukça dokunaklı buldum.

İkinci öyküde gençlik enerjisini yavaş yavaş kaybetmeye başlayan bir genç-yetişkin kadının çalışmakta olduğu moda sektöründe gerilemeye başlamasını görüyoruz. Kardeşiyle yaşadığı ufak bir kavga ve sonrasındaki barışmaları ile hayatlarını tekrar düzene sokuyorlar. Bu öykü çok vurucu olmasa da yine de izlemesi keyifli bir işti.

Sonuncu öykü muhtemelen herkesin kabul edeceğini üzere filmin en iyi kısmıydı. Birbiriyle küçüklükten beri arkadaş olan üç çocuğun ortaokulda iken aile baskısı ile kariyer seçimi yapmaya yönelmeleri ve ardından hayatlarının nasıl birbirinden ayrıldığını anlatıyor. Radyo teyp kaydı ile birbirlerine mesaj göndermelerini, lise tercihleri nedeniyle yaşadıkları kırılmayı, iletişim kopuklukları sonucunda önüne geçilemez bir şekilde birbirlerinden kopuşlarını izlemek beni çok üzdü. Böyle dostluk hikayeleri izlemek beni daima acı-tatlı adını bir türlü koyamadığım garip bir his içinde bırakır. Bir gün yönetmen olursam, bu tarz dostluk dramaları çekmeyi istiyorum.

Bu anime filmine puanım 8/10. İnsanın içine işleyen türden bir yapımdı.

Mulan

Orijinal Adı: Mulan (2020)

Yönetmen: Niki Caro

Türü: Aksiyon – Macera – Drama

İzlenme Tarihi: 22 Eylül 2020

Doksanlarda doğmuş ve çocukluğunu 95-05 dönemi içinde yaşamış her velet gibi ben de Disney çizgi filmlerine bayılırdım. Hatta senesini hatırlamıyor olsam da eve VCD Player aldığımız gün, okuldan döndüğüm akşam oturup Hercules’i izlemiştik. Hemen hemen tüm Disney yapımlarının CD’si mevcuttu bizde. TV’de öğlene doğru çocuk kuşağı bitince, günün geri kalanını mecburen bu CD’leri izleyerek geçiriyordum. Baştan sona sözlerini ezberlediğim çizgi filmler dahi olmuştu. Ancak şu an Mulan özeline dönelim.

Mulan’ın birinci ve ikinci filmleri; Sinbad, Aladdin, Cusco, Oyuncak Hikayesi, Atlantis ve Define Gezegeni ile birlikte en sevdiğim çizgi filmler arasındadır. Dreamworks ve Disney’in elinden çıkan neredeyse tüm 2000 sonrası animasyonları izlemişimdir. Çoğuna gerçekten hayrandım. Hatta Kingdom Hearts’a da vakti zamanında sırf Disney dünyalarını ziyaret ediyoruz diye ilgi duyup başlamıştım. Ancak bu da konumuzdan ayrı bir mesele.

Mulan’a bir live-action filmi çekileceğini öğrendiğimde pek heyecanlanmamıştım. Ancak Liu Yifei isimli aktristi Mulan kostümü içinde görünce gözüme bir hoş gözüktü. Role yakıştığını düşündüm. Sinemaya gidip izleyeceğim bir yapım değil ama çıkınca bir şekilde izlerim demiştim. Fakat salgın işleri patlayınca Disney bu filmi online stream edilecek şekilde satıp izletme kararı aldı. Hal böyle olunca da filmin korsanı internete hemen düşüverdi. Satışlar başladıktan birkaç gün sonra izleyen izlemeyen kim varsa herkes sağlı sollu girdi filme. Kimseler beğenmedi.

Çocukken en sevdiğim işlerden birini böyle bir halde görünce sinirleneceğimi bekleyebilirsiniz. Ancak ben o kadar da rahatsız olmadım. Hatta çocuk filmi olarak reklam edilse idi gayet de başarılı bulunabilecek bir yapım olduğunu düşünüyorum. Epik olması gereken sahneler yer yer cringe kaçmıştı. Meydan savaşı ve kale kuşatması gibi sahneler de acayip saçmaydı.

Yine de, her şeye rağmen, yüzlerce defa izlemiş olduğum o çizgi filmden aklıma kazınmış ikonik sahnelerin filmde tekrar canlandırılmış halini görmek beni mutlu etti. Gelin eğitimi, askere alım, mızrak talimi, banyo sahnesi, dağ geçidindeki çığ, gerçek kimliğini açıklaması ve silah arkadaşlarının yanına dönmesi gibi anlar bana epey nostaljik geldi. Yani anlayacağınız istesem bile filmden nefret edemiyorum.

Yapıma puanım 6/10. Mulan çizgi filmini zamanında izlemiş ve sevmiş olan kimselerin, önyargılarını bir kenara bırakarak şans vermelerini öneririm.

Acı

Orijinal Adı: Pieta (2012)

Yönetmen: Kim Ki-duk

Türü: Suç – Drama

İzlenme Tarihi: 21 Eylül 2020

Burning ve Memories of Murders’tan sonra Kore sinemasına karşı içimde bastıramadığım bir ilgi uyandı. Farklı yönetmenler tanımak ve yeni yapımlar izlemek istiyordum. Son birkaç haftadır da sürekli aklımı işgal edip duruyordu bu düşünce. Bugün film klasörümü tararken Pieta’ya denk geldim. “İşte şu an tam sırası” diye içimden geçirdim ve açtım izlemeye başladım.

Film başlangıçta epey kusurlu gelmişti gözüme. Oyunculuklar abartılı mı desem yoksa donuk mu desem tam emin olamadığım bir haldeydi. Sonradan anladım ki filme hakim bir donukluk söz konusuymuş. Ancak mevzu bu değil. Hikaye borçlulardan para toplamaya giden bir tefecinin hayatını merkeze alıyor. Bu adam patronuna borçlanan insanların, parayı vaktinde getirmemelerine karşılık onlara işkence edip kollarını, bacaklarını sakat bırakmayı alışkanlık haline getirmiş. Otuz küsür yaşındaki bu tefe-ayakçısı bir gün annesi olduğunu iddia eden bir kadınla karşılaşır. Böylece öykünün gerilimi yavaş yavaş yükselir.

Filmi izledikten sonra durup düşünüyorum. Kore dramaları neden bu kadar toplumsal sorunlara odaklanıyor? Bu öyküler neden bizimkilere bu kadar benzer mekanlarda geçiyor? Sanırım bu sorular şöyle cevaplanabilir: Kore, Türkiye, Arjantin ve daha nice geç gelişmiş veya gelişmekte olan ülkenin sıkıntıları aynı. Toplumun büyük bir çoğunluğu birkaç kuşak evvel köyde, kırsalda, dağ başında yaşıyorlardı. Kentleşmenin artmasıyla ve yeni iş kollarına gereksinim duyulması nedeniyle bu kırsalda yaşayan kitleler akın akın şehirlere indiler. Hayat kurdular. Ancak psikolojik olarak kente adapte olamadılar. Kentin kuralları çerçevesinde takınılması gereken tavır ve davranışların, yüzyıllar boyu süre gelen adetlerinde karşılığını bulamadılar. Şehir hayatına görünüşte adapte olsalar dahi zihinsel olarak hep bir uyarılma halinde idiler. Kendilerine sürekli “şu an ne oluyor?”, “şu an ne yapıyorum?”, “neden buradayım?”, “neden acele ediyorum?” vb. sorular sorarken buldular. Modernleşen dünyaya ayak uydurmaya çalışan tüm toplumlarda bu sorunlar su yüzüne çıktı. Bizi Kore ve Arjantin ile yakın kılan şey kültürlerimiz benzerliği değil, hayır insanlar bu konuda çok yanılıyor. Onlarla benzerliğimiz işte tam olarak bu arada kalmışlık halinden kaynaklanıyor.

Filme puanım 7.5/10. Finali o kadar etkileyiciydi ki uzun bir süre aklımdan çıkmayacak.

Şair Evlenmesi #Metin

Orijinal Adı: Şair Evlenmesi

Yazar: İbrahim Şinasi

Sadeleştiren: Refik Durbaş

Okunma Tarihi: 21 Eylül 2020

Hüseyin Rahmi ve Ahmet Rasim’in çıkardıkları Boşboğaz ile Güllabi adlı mizah dergisinden bir karikatür. Kutucukta “Milli Osmanlı Tiyatrosu” yazılı. (6 Ağustos 1908)

Lisedeki edebiyat derslerinde adını sıkça duymamıza rağmen içeriğine dair hiçbir bilginin verilmediği onlarca eserden biriydi Şair Evlenmesi. Batılı anlamda ilk tiyatro oyunu olması hasebiyle Türk Edebiyatı için son derece önemli bir mihenk taşı görevi görüyor.

Bugüne değin alıp okumamış olmak kesinlikle benim ayıbım. Suçunu eğitim sistemine tamamen yüklemek istemiyorum. Nihayetinde ben bir bireyim ve yıllar içinde gerçekleştirdiğim hür iradem sayesinde karar alabiliyorum. Tepedeki bir büyük biraderin verdiği direktifler ile hareket etme işini çok uzun zaman önce aştım. Bu yüzden geçmiş hatalara yakınıp dövünmek yerine yola devam etmek gerekiyor.

Eserin öyküsü ailesinin küçük kızı olan Kumru Hanım ile evlenmek isteyen alafrangalık düşkünü Müştak Bey’in, aracı kadın tarafından oyuna getirilmesi ve Kumru yerine onun yaşlı ablası Sakine Hanım ile nikahlamış olması ile başlıyor. Zaten hiç uzun olmayan bu hikaye on dakikalık bir skeç gibi çok hızlı inşa olup sona ulaşıyor. Yanlışlığı düzeltmek için imama başvurulur. Fakat imam aracı kadından yana konuşmaya başlar. Olaya Müştak Bey’in arkadaşı Hikmet Efendi’nin dahil olmasıyla birlikte imam ağız değiştirir, sonrasında da işler tatlıya bağlanır ve sorunlar çözülür.

Yirmi sayfalık bir senaryo metninde bunlar gerçekleşir. Ancak Şinasi, hikayenin arka planında görücülük başta olmak üzere geleneklere, görevini kötüye kullanıp rüşvet alan meslek sahiplerine ve mahalle yaşantısının hastalıklı yönlerine dikkat çekmeye çalışır. Maksadı bu olmasına rağmen etkileyicilikten çok uzak bir yapım. Edebiyatımızın ilklerinden biri olması nedeniyle dikkat etmek gerekiyor.

Esere puanım 5.5/10. Daha kısa ve data detaylı, dolayısıyla daha eleştirel bir üsluba sahip olmasını dilerdim.

Quantum of Solace

Orijinal Adı: Quantum of Solace (2008)

Yönetmen: Marc Forster

Türü: Aksiyon – Macera – Gerilim

İzlenme Tarihi: 20 Eylül 2020

Bond film serisi içerisinde ilk defa bir sequel çekilmeye karar verilmiş. Diğer tüm filmler, standalone tabir edebileceğimiz kendi başına bir hikayesi olan ve önünü arkasını düşünmeden izleyip, takibe ortak olabileceğiniz yapımlardı. Ancak QoS ile bu zincir bozuldu.

Casino Royale ile olan bağlantısı finalin bıraktığı yerden direkt devam etmesinden kaynaklanıyor. Bond, Vesper’a şantaj yapan gizli örgütün ortaya çıkarılması ile uğraşıyor. İtalya’dan Haiti’ye, oradan tekrar İtalya’ya ve en son Bolivya’ya değin devam eden bir araştırma seyrediyoruz.

Filmi izlerken çok rahatsız olmamış olsam da, bitirip üzerine biraz düşünmeye başladığımda hikaye çok silik gelmeye başladı. Siena kentinde geçen kovalama sahnesi çok hoşuma gitmesine rağmen filmin akılda kalıcı pek fazla sahnesi bulunmuyor. Özellikle Camille isimli Bond kızı pek dikkat çekici değil. Seyrederken onun davasını ve geçmişini öyle aman aman merak da etmiyoruz. Sanki yalnızca Bond kızı kontenjanı dolayısıyla ekranda bulunuyordu.

Puanım 6/10. Çok kötü değildi, çok iyi de değildi. Unutulası aksiyon filmlerinden biri olarak kalacak.

The Devil All The Time

Orijinal Adı: The Devil All The Time (2020)

Yönetmen: Antonio Campos

Türü: Suç – Drama – Gerilim

İzlenme Tarihi: 17 Eylül 2020

Filmin duyurusunu birkaç ay önce görmüştüm. Takip ettiğim sayfalar ekran görüntüleri paylaşmışlardı. Üzerine ek araştırma da yapmadım hiç. O kadar ünlü oyuncu rol almış, çıksın bir şans veririm demiştim. Bugün Netflix’te ne var ne yok diye bakınırken bunu gördüm. Dün gösterime girmiş. Sıcağı sıcağına girişeyim dedim.

Hikayenin başlarında tam olarak ne anlatacağını çıkarmak epey güçtü. Dindar bir babanın yavaşça delirip ailesine psikolojik baskı yaptığı bir öykü çıkacak diye düşünürken, olaylar çok farklı gelişti. Filmin ilk bir saatinden sonra taş yerine oturduğu için finalde nelerin gerçekleşeceğini kolayca tahmin edebildim. Ancak bunu tahmin etmiş olmam olumsuz bir özellik değil. Aksine, uyanık izleyiciyi ekranda tutmak daha büyük bir başarıdır.

Film en başta karakterleri adım adım göstererek neler yaptıklarını öğrenmemizi sağlıyor. Zamanda ileri geri yaparak da düz anlatımı kırmaya çalışmışlar. Yönetmen böylece gizem hissini bir tık artırmayı amaçlamış olsa gerek diye düşünüyorum. Anlatıcının bize ileride gerçekleşecek olayları çıtlattığı yapımlarda, işlerin nasıl o noktaya geleceğini tahmin etmeye çalışmak genelde hoşuma giden bir şey oluyor. Filmin ilk yarısı bunu bir şekilde becerebiliyor. İkinci yarı ise zaten gidişat belli olduğu için seyirci bir şekilde anlıyor.

Oyunculuklar konusunda rahatsız olduğum tek şahıs Robert Pattinson idi. Takındığı aksan hangi yöreye ait bilmiyorum, güneyli tarzı olsa gerek diye düşünüyorum, ama çok sinir bozucu ve yapmacık buldum. Pek iyi becerememiş bence. İzlerken ve dinlerken epey acı çektim. Bunun dışında 30 yaşındaki Bill Skarsgard’ın baba rolünde çok iyi bir imaj bıraktığını söyleyemeyeceğim. O da hiç inandırıcı gelmedi. Kurgu gereği çocuğuyla yan yana durdukları sahnelerde baba-oğuldan çok abi-kardeşe benziyorlardı. Bill’in yüzü çok genç durduğu için üzerimde o baba izlenimini bırakamadı.

Yapıma puanım 7/10. Fena bir film değildi. Bu tarz suç dramalarını hep sevmişimdir ve gelecekte de seviyor olmayı umut ediyorum.

Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç

Orijinal İsim: Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç (1912)

Yazar: Hüseyin Rahmi Gürpınar

Okuma Tarihi: 10 Eylül 2020 – 17 Eylül 2020

İş Bankası Yayınları iki sene evvel Türk Edebiyatı Klasikleri’ni basmaya başlamıştı. Bu bilgi birkaç ay evvel hatırıma geldi. Şöyle bir bakayım neler çıkmış dedim. Sanırım henüz 45 kitap basmışlardı o vakitler. O anda kafa koydum. Hazır seri çok ilerlememişken almaya başlayayım ki güncelini takip etmenin keyfine varayım dedim. Bu sebeple dizinin ilk kitabı olan Kuyruklu Yıldız’ın yanında on bir kitap daha alıp dizinin kitaplarını biriktirme işine girdim.

Hikaye 1910 senesinde dünyanın yanından geçecek olan Halley kuyruklu yıldızının İstanbul halkı üzerinde nasıl bir etki yarattığı üzerine düşüyor. İrfan Galip isimli bir kalem memuru bu konularla epey alakalı olduğu ve ilgili Avrupa yayınlarını yakından takip ettiği için, mahallesindeki meraklı kadınlara bu hadiseye dair bir konferans verir. Ancak konferansın ertesinde kuyruklu yıldız ve dünyanın kaderine dair bilgi almak isteyen kimliğini gizli bir kadından mektup almaya başlar. İrfan bir kadın düşmanı olmasına rağmen bir kadından gördüğü ilgi neticesinde birden kendini gizemli mektup arkadaşına aşık olmuş halde bulur. Böylece olaylar gelişmeye başlar.

Kitap bir roman olarak nitelendirilebilir mi emin olamıyorum. Teknik açıdan biraz kusurlu gibi gözüküyor. Düz yazı birden diyalog odaklı bir piyese dönüşüyor, piyesten mektup yazışmalarına, sonra tekrar düz yazı şeklinde ilginç bir döngüye giriyor. Bu açıdan değerlendirince deneysel bir çalışma izlenimi bırakıyor. Ancak Hüseyin Rahmi’nin kalemini kendi gönlünce sallayıp, hikayesini en uygun gördüğü şekilde yazmış olmasından dolayı memnunum.

Romantik komedi türünde bir film olarak izlemesi epey keyifli olacak bir eser. Duyduğum kadarıyla vaktinde çekilmiş bir TV filmi de mevcutmuş. Belki ilerleyen yıllarda bir göz atarım. Ancak kitabı okurken, modern dönemde geçen bir adaptasyonu çekilse ne kadar eğlenceli olur diye de düşünmeden edemedim.

Esere puanım 6/10. Eski İstanbul’un mahalle hayatını, her ne kadar detayına girmese de, gösteren eğlenceli bir eserdi.

Serial Experiment Lain

Seri Çıkış Tarihi: 6 Temmuz 1998 – 28 Eylül 1998

Türü: Drama – Gizem – Psikolojik – Sci-Fi – Doğaüstü- Dementia

Bölüm Sayısı: 13

İzlenme Tarihi: 20 Ekim 2018 – 14 Eylül 2020

Bazı anime serileri vardır. Bunlar o kadar ünlüdür ki eğer izlemediyseniz kendinizi eksik kalmış gibi hissedersiniz. Anime izlemeye başlayan insanlarda bu durumdan dolayı oluşan bir ikilem vardır. Çoğu kez yeni başlayan insanlar hızlı hızlı bir şeyler izleyip bilgi sahibi olmaya çabalarlar. Eserleri sırf bilmiş olmak için izlemek gibi bir yanlışa düşerler. Ben de 2012-13 döneminde, yani düzenli anime izlemeye başladığım dönemde, bu hataya düşmüştüm. Ancak sonrasında yaptığım yanlışın farkına vardım ve serileri hakkını vererek, anlayarak ve en önemlisi de eğlenerek izlemeye başladım.

Serial Experiment Lain isimli anime de bu uyanışa erdikten sonra izlemeye karar verdiğim bir seriydi. Hep kendimi doğru zamanda izlemem gerektiğine telkin ettim. Hal böyle olunca da yıllar boyu erteledim durdum. İzlemeye iki sene önce başladım. Ancak yalnızca ilk bölümünü izledim ve rafa kaldırdım. Geriye kalan 12 bölümü ise son birkaç günde arka arkaya izleyerek tamamladım.

Animasyonlar, serinin düşük bütçeye sahip olduğunu bağırıyor resmen. Ancak o imkansızlıklara rağmen yine kendi içinde tutarlı bir çizim stili tutturabilmişler. Bir kere alışınca bir daha şikayet etmiyorsunuz.

Hikaye hakkında birkaç cümle bahsetmek istiyorum. Detaylı bir inceleme yapmayı düşünmüyorum. Böyle eserler hakkında yazıp çizmeden önce tekrar dönüp izlemek ve detayları yakalamak gerekli. Ben artık böyle şeylerle harcayacak vakit bulamıyorum. Bu günlüğü tutmak dahi bazen yoruyor beni. Neyse bu kadar yeterli hikaye hakkında da şunu söyleyip kapatayım: Lain isimli bir genç kız, Wired isimli sanal mecrada takılarak insanların hayatlarına dokunuyor ve yavaş yavaş gerçek ile sanal arasındaki duvarları yıkıp Tanrıya dönüşüyor.

Seriye puanım 7.5/10. Yıllar boyunca gözümde çok büyütmüş olmamdan kaynaklanıyor olsa gerek bitirdiğimde beni o kadar da etkilemedi.