Orijinal Adı: Ο Μεγαλέξανδρος (Alexander the Great) (1980)
Yönetmen: Theodoros Angelopoulos
Türü: Drama – Tarihi
İzlenme Tarihi: 11 Ekim 2020
Filmin öyküsü Theodore Kolokotronis ile Büyük İskender arasında metaforik bir bağlantı kurarak Yunanistan’da 1870’te gerçekleşen İngiliz rehine krizine değiniyor. Kolokotronis’in hayatına çok hakim olmadığım için yapılan göndermeler ve şahsın kişiliği ne ölçüde, hangi açıdan ele alınmış pek emin olamadım. Yakın zamanda hakkında okuma yapmayı planlıyorum.
Hapishaneden firar eden bir çete İngiliz turistleri çıktıkları bir gezi sırasında kaçırıyor. Onları -filmdeki- İskender’in köyüne götürüyorlar ve Yunanistan hükümetine karşı bir koz olarak kullanıyorlar. Köye yaptıkları yolculuk sırasında ekibe, yolda karşılaştıkları birkaç İtalyan anarşist de dahil oluyor. Köyde kendi despotluğunu kuran İskender zamanla köylülerin üzerinde daha da baskı kuruyor. Hükümet askerlerinin köyün çevresinde konuşlanması ile birlikte içeride karışıklıklar, fikir ayrılıkları ve idamlar vuku buluyor.
Filme puanım 7.5/10. İzlediğim üçüncü Theo Angelopoulos filmi olmakla birlikte, içlerinde en az etkilendiğim yapım da bu idi.
Ölümlü Dünya’yı izlediğim günden beri Ali Atay’ın yapacağı diğer filmlere de ilgi duyar oldum. Cinayet Süsü bu ilgim dahilindeyken gösterime girmiş olmasına rağmen sinemaya gitmedim. Eşlik edecek birini bulamadım sanırım. Üzerinden aylar geçtiği için nedenini hatırlayamadım şu an. Neyse daha sonrasında gösterimden çıktı ve ben de zaman içinde filmin varlığını unuttum.
Birkaç gün sonra Netflix aboneliğim biteceğim için aklıma koyduğum filmleri aradan çıkarayım dedim. Listeye attığım filmler arasında Cinayet Süsü’nün başka bir platformda bulma konusunda bana epey sorun çıkaracağını düşündüm -görüntü kalitesi açısından. Bununla birlikte biraz kafa dağıtmak istiyordum. Komedi filmi gecemi neşelendirir diye karar verdim ve izlemeye giriştim.
Film genel olarak eğlenceli bir tonda ilerlese de ilk bir saatlik kısmında öyle aman aman bir espri olmadı. Ancak son yarısında dedektiflerin içine düştüğü durumlar fena eğlendirdi. Özellikle sokak kovalamacası ve arabadaki bomba sahnesi kahkaha attırmayı başardı.
Hikayenin sonunun hafif sosyal mesaj barındıran bir şekilde bağlanmasını da beğendim. Aradıkları şahıs tam bir post-modern sanatçı kafasında hareket ediyordu. Toplumun veya kurumların göz ardı ettiği sorunları yaptığı eserlerle ön plana çıkarmayı amaçlamış ve bunu başarmıştı. Bu yüzden karakterin çizdiği imajı tutarlı buldum.
Yapıma puanım 6.5/10. Can sıkıntısını giderebilecek, eksiklerine rağmen yine de eğlendirmeyi başarabilen bir komedi filmi olmuş.
Hikayesi muazzam olmamasına rağmen görür görmez kendisine bağlandığım serilerden biri de ACCA idi. Seri çıkış yaptıktan bir gün sonra izlemeye başlamış olsam da genel halet-i ruhiyemden dolayı devam etmemiştim. Ancak o yavaşlıkla yalnızca altıncı bölüme kadar gelebilmiştim. Geçen hafta bitirmek için tekrar giriştiğimde önceden izlemiş olduğum son iki bölümü tekrar izleyeyim dedi. Ortada bir gizem döndüğü için detayları anlamak ve hikayeyi ona göre takip etmek istiyordum. Bu yüzden beşinci bölümden izlemeye devam ettim.
Dowa Krallığı adı verilen bir ülkede on üç alt bölge bulunmaktadır. Bu bölgelerin her birinin kendine has coğrafyası ve kültürü vardır. Krallığın koruyucusu ve bütünlüğünü sağlayan tutkal görevini gören ACCA isimli bir militer yapı mevcuttur. Öykümüz de krallığın 99. yılında geçmekte. Yüzüncü yılın yaklaşması ile ortalıkta bir huzursuzluk tomurcuklanmaya başlar. İyice yaşlanmış olan kralın yerini torunu olan Prens Schwan’a bırakacağı söylentileri dolaşmaktadır. ACCA içinde bir takım darbe yanlısı üst düzey yöneticiler baş gösterir. Bunun sebebi de Schwan’ın başa geçtiği takdirde ACCA’yı ortadan kaldırmak isteyeceği düşüncesidir. ACCA içindeki krala sadık Korore bölge sorumlusu Mauve, Jean Otus isimli bir müfettişi on üç bölgeyi teftiş etmesi için görevlendirir. Görünürde bölgelerin ne durumda olduğunu gözetleyen Jean, aslında gizli bir şekilde darbe yanlısı valileri deşifre etmeye çalışmaktadır.
En başta da dediğim gibi über süper bir senaryosu olmamasına rağmen animenin sahip olduğu sanat dizaynı benim çok hoşuma gitti. Karakter tasarımları, renk seçimleri ve müzikler, karşılaşılınca insanı kendine çeken bir büyüye sahip.
Animeye puanım 7.5/10. İzleyecek sakin bir şeyler arayanların mutlaka göz atmasını öneriyorum.
Öncelikle bu yapımın bir propaganda filmi olduğunu belirtmek isterim. Herhangi bir değerlendirme veya puanlamaya uygun değil. Düpedüz Amerikan hükümetinin Japonya’ya yaptıklarını gerekçelendirmek için hazırladıkları bir Japonya incelemesi.
Filmin çıkış tarihi epey manidar. 9 Ağustos 1945. Fat Boy isimli atom bombasının Nagasaki kentine atıldığı gün. Yaptıkları veya yapmayı planladıkları hareketin ‘haklı’ olduğunu iddia edebilmek için hazırlanmış olduğu gün gibi ortada. Bu saldırı kararı ile Pasifik Savaşı’nı bitirdiler ama dünyanın tepkisine maruz kaldılar. Her şey önceden düşünülmüş. Günah da tövbe de. Çok garip doğrusu.
Her neyse biraz da bu ‘belgeselde’ ne anlatıldığından bahsedeyim. Japon tarihine genel bir bakış atıyoruz. Yamato hanesini kuran Jimmu’dan savaş döneminin imparatoru Hirohito’ya değin hızlıca önemli dönemlere değiniliyor. Japonların ta ilk yöneticilerinden beri süregelen Hakko ichiu ideolojisi, yani tüm dünyayı Japonya çatısı altında birleştirme gayesi, merkeze alınıyor. Ülke yurttaşlarının görevlerine sadık oluşlarını, sorumluluklarını yerine getirmeye verdikleri önemi ve bireyden ziyade toplumun -daha doğrusu imparatorun- bekası için yaptıkları fedakarlıkların tümünü bu ideolojiye dayandırıyorlar.
Belgesel Sengoku döneminden, Japonya sınırlarının dışarıya kapatılmasından, Amerika ile 1850lerdeki ilişkilerden, Meiji’nin başa getirilerek ülkeyi modernleştirmesinden ve 20. yüzyıl başlarında Pasifik’te gerçekleştirmiş oldukları emperyalist faaliyetlerden de bahsediyor. Ancak bunu tepeden bakma bir tavırla yaptığını da belirtmem gerekli. Öte yandan Amerikalıların 75 sene önce, savaşın en şiddetli gerçekleştiği bir dönemde, kendi düşmanına karşı objektif bir şekilde yaklaşmasını beklemek de biraz haksızlık olur. Yine de fark ettiğim şeyleri söylemekte bir beis görmüyorum. Not düşmek önemlidir.
Savaş döneminde yapılmış hükümet destekli bir belgesel olduğunun farkında olarak izlerseniz çok da rahatsız olmazsınız. Zira İkinci Dünya Savaşı’nda Japonya, bugünkü gibi dost canlısı değildi. Kin tutmadığımız sürece geçmişte yapılmış hataları kendimize hatırlatmamızda bir sorun görmüyorum. İş farkında olmak ve hatayı yinelememekte yatıyor.
Biyografik eserleri kolay kolay sevemiyorum. Bir sanatçının veya ideologunkini anlatmadığı sürece hiçbir biyografi ilgimi çekmiyor. Yine de bu filmi izlemeyi uzun zamandır planlıyordum. Neil Armstrong hakkında pek bilgim olmadığı için kolay şekilde bir şeyler öğreneceğimi düşünerek izlemeye başladım.
Neil’ın aya yolculuk etmeden yıllar evvel kızını kaybetmiş olduğunu bilmiyordum. Bu durumun adamın hayatında nasıl bir etki yaptığını ve kariyerinde kendini nasıl kamçıladığını da göstermiş olmaları güzeldi. Film sayesinde öğrendiğim diğer bir şey de uçuş planının nasıl işlediğiydi. Mekik gövdesi ayın yörüngesinde dönmesi sağlanıyor, o hareketini sürdürürken kokpit kısmı aya iniş yapıyor. Geri dönüş için kokpit havalanıp tekrar gövdeye bu sefer ters şekilde bağlanıyor. Hareket yönünü dünyaya çevirip iniş yapılması sağlanıyormuş. İki saat yirmi dakikamın çok da boş bir şeye gitmemiş olması mutluluk verici.
Filme puanım 7/10. İzlerken çok sıkıldım ama yine de güzel bir biyografiydi.
Hayatım boyunca hep yeni hobiler edinmeyi sevmişimdir ancak bunların çok azını sürdürebilecek gücü bulabildim. Tiyatro, origami, buz pateni vb. aktiviteler mimarlık fakültesi öğrencisi olduğumdan dolayı zaman ayırmak gerekmesinin yanında, maddi olarak da zorluk çıkarıyordu. Bu yüzden zamanla maddi ve zamansal olarak beni daha az yıpratan aktivitelerimi yapmayı sürdürürken fazlalıkları birer birer bıraktım ve azalttım. Animeye ilk başladığım zamanlarda bu işin ilkini kimler yapmış, hangi seriler varmış diye merak ediyordum. Osamu Tezuka’nın elinden çıkan Astroboy ve Go Nagai’nin eseri Devilman ile işte o zaman tanışmıştım. Keşfetmiş olmama rağmen sadece bilmiş olmakla kaldım. Aklımın bir köşesinde durmalarına rağmen bir türlü izleme isteği bulamamıştım.
İki sene evvel Devilman Crybaby çıkış yaptığında anime takipçisi kitleler epey mutlu olmuştu. Onlarca yıl sonra diriltilen bir öykü tekrardan on binlerce insanı etkilemişti ve hakkında konuşturtmuştu. Ben o dönem animeye ara vermiş olmama rağmen etkileşimde olduğum insanların hype tufanına kapıldım.
Sanat tasarımının Tatami Galaxy’ye benzediğini görünce şaşırdım. Bu tarzı The Night Is Short, Walk on Girl gibi tatlı slice of life yapımlarla özdeşleştirdiğim için, karanlık bir öykü anlatmasını beklediğim seriye yakıştıramadım. Bölümün sonunda çizimlerin iyice zıvanadan çıkması ve gerçekten rahatsız edici şekillere bürünmesi ile seriyi izlemekten vazgeçtim.
Çıkışından geçen bunca süre boyunca Crybaby dizisinden toplamda dört bölüm izlemiştim. İzlemeye başlayınca sıkılıyordum. Bu yüzden bazı metro seferleri sırasında açıp 3-4 dk seyrediyor ve tekrar kapatıyordum. Hatta dördüncü bölümü tamamlayamamıştım. Geçen hafta bitirmeyi kafama koyduğum için ikinci bölüm itibariyle tekrar izlemeye başladım. Bu sefer çizimlere karşı daha hoşgörülü idim. Yine de bazı şeytan tasarımları aşırı absürt ve çirkindi ki, stüdyo bilerek mi böyle yapmış yoksa işten mi kaytarmışlar emin olamadığım. Aslını bilemiyor olsam da son dört bölüme geldiğimde bu seçimi epey yerinde buldum.
Hikayede insanların şeytanlara karşı verdikleri tepkilerin büyüklüğünü, onları görünce içine düştükleri korkuyu idrak etmek böyle daha kabul edilebilir oluyordu. Havalı antropomorfik tasarımları olsa “Niye bu kadar iğrendiler ki?” diye sorabilirdik. Seyirci olarak bizler dahi bu kurgusal eserdeki şeytan tasarımlarına bakarak rahatsız oluyorsak, öyküdeki insanların verdikleri tepkinin daha inandırıcı geldiğine kanaat getirdim. Bu yüzden de çizimler serinin sonlarına doğru gözüme daha uygun gözüktü.
İnsan ve insan-olmayan arasında sürüp savaşta iki tarafı da barışa yönlendirmeye çalışan ve iki taraftan da dışlanan bir kahramanın trajik öyküsü bu. 1972 yapımı orijinal anime ile Crybaby aynı öyküyü mü anlatıyor bilmiyorum. Ancak eğer aynı ise dönemine göre gerçekten harika bir öykü. Bugünün standartlarına göre ele alınca da çok çiğ durmuyor. Bunu başarmış olmaları bile takdiri hak ediyor.
Seriye puanım 8/10. Özellikle son iki bölüme bayıldım. Kullanılan sembolizm ve kahramanın trajik öyküsü görülmeye değerdi. Vaktinde önyargılarımı aşıp da seriye devam etmediğim için pişman oldum.
Orijinal Adı: I’m Thinking of Ending Things (2020)
Yönetmen: Charlie Kaufman
Türü: Drama – Gerilim
İzlenme Tarihi: 1 Ekim 2020
Film çıkış yaptığı günden beri radarımda bulunuyordu. Bir arkadaşımla birlikte izlemeye sözleştiğimiz için bekletmek zorunda kaldım. Ancak bir türlü ortak boş vakit ayarlayamadık. Ben de artık izleyeyim ve şu merakımı dindireyim dedim.
Hikaye temelinde karlı bir günde erkek arkadaşıyla araba yolculuğuna çıkan bir kadını konu ediniyor. Tabii ki böyle söylemek aşırı yüzeysel kalıyor. Nihayetinde öykü epey soyut meseleleri ele alıyor. Zaman, ölüm ve anılar hakkında metaforik anlatımlarla zenginleştirilmiş bir olayı seyrediyoruz.
Filmi henüz bitirdim. Dolayısıyla üzerine uzun uzun düşünme fırsatım olmadı. Ancak sıcağı sıcağına değerlendirmem gerekirse eserin odaklandığı konunun ne olduğunu sağlıklı bir şekilde çıkarabileceğime inanmıyorum. İzlerken acaba hikaye kimlik karmaşasına mı değiniyor diye düşündüm. Çünkü kızın mesleği, uzmanlığı, ilgi alanları ve hatta ismi dahi sürekli değişiyordu. Oğlanın kıza farklı şekillerde hitap etmesi ve araçta yolculuk ederken hep ayrı bir ilgisi olduğundan bahsetmesi beni işkillendirdi. Bir an adamın kadının hatıralarıyla oynadığını, onunla olan ortak geçmişlerine dair sürekli farklı şeyler anlatarak bir nevi hafızasını manipüle etmiş olabilir düşüncesine kapıldım. Ancak hikayedeki yaşlı adam ve dondurmacıdaki kızlar bu fikrimden vazgeçmeme neden oldu. Filmin son yarım saatinde, ana karakter gibi gösterilen kızın değil de yanındaki oğlanın anılarında geziyormuşuz gibi hissettim. Biraz kafam karıştı. Bu satırları yazarken filmi bitirmemin üzerinden en fazla on dakika falan geçmiştir. O yüzden meseleyi yeterince irdelediğimi düşünmüyorum. Belki sağlıklı bir çıkarımda bulunabilirsem geri döner ve bu yazıyı editlerim. Şimdilik kalsın.
Filme puanım 7.5/10. Şu ana değin pek fazla 2020 filmi izlemedim ancak izlediklerim içinde en beğendiğim yapım buydu.
Tolga Karaçelik sevdiğim yerli yönetmenlerden biri olduğu için onun ilk uzun metraj çalışmasını izlemeyi uzun zamandır planlıyordum. İzlemeye bir ay önce falan başlamıştım aslında. Ancak ilk üç dakikasını izleyip bırakmıştım. Herhalde bir işim çıkmıştı. Devamını getirmek bugüne nasipmiş.
Hikayenin odağında, filmin adından da anlaşılacağı üzere bir gişe memuru bulunuyor. Kenan isimli bu memur sosyopat eğilimli olduğunu daha ilk sahnede belli ediyor. Filmin gelişme aşamasında da epey problemleri olduğunu görüyoruz. Hem çocukluğundan kalma travmaları hem de babasıyla arasında yıllar boyu süregelmiş karşılıklı bir nefret olduğunu öğreniyoruz. Psikolojisinin günden güne çöktüğünü fark eden gümrük amiri, Kenan’ı Afar isimli bir bölgedeki ücra bir gişeye yolluyor. Bu ıssız mekanda kendi düşünceleriyle baş başa kalan Kenan günden güne daha fazla düşüncelerine dalıyor. Anılarında gezmeye ve hayaller kurmaya başlıyor. Bu da onun halihazırda güç bela iletişim kurduğu birkaç kişiden de daha fazla uzaklaşmasına sebep oluyor. Kenan insanlara karşı tavırlarında daha fazla ketunlaşırken hikayenin de gerilimi yavaş yavaş artar.
Filme puanım 6.5/10. Hayal gördüğü sahnelerin sayısı biraz daha fazla olsa ve rüya-gerçek arasında gezinişini bir yirmi dakika kadar ek olarak görseydik daha iyi işlenmiş bir psikolojik film olabilirdi. Bu haliyle de izlenebilir tabii ancak daha iyi bir iş çıkabilirdi.
Türü: Aksiyon – Komedi – Fantastik – Doğaüstü – Shounen
Bölüm Sayısı: 12
İzlenme Tarihi: 3 Kasım 2017 – 26 Eylül 2020
Anime izlemeyi çok sevmeme rağmen hayran kitlesine dahil olduğum çok az eser vardı. Bundan altı ya da yedi sene evvel her fırsatta HxH, Jojo ve Berserk’in misyonerliğini yapıp dururdum. Bu üç seri de eninde sonunda burada da popülerlik kazandı. Bunu tek başıma başarmadım tabii ki. Yine de kendi çabalarım sayesinde onlarca kişiyi bu eserlere başlatmayı başardım. Bunlar yine dünya genelinde epey popüler çalışmalardı. Yalnızca buradaki insanlar pek ilgi göstermiyordu.
Bundan ayrı olarak ikinci tip hayranlık beslediğim seriler de vardı. Bunlar dünya genelinde de izleyen kimselerin beğendiği ama hiçbir zaman gündemde yer etmemiş çalışmalardı. Bunları Baccano, Genshiken, Mushibugyou, Drifters ve Kekkai Sensen şeklinde örneklendirebiliriz. Kıyıda köşede kalmış işler değiller ancak insanlar yine de izlemeden geçebiliyorlardı bunları. Ben de öneri talep eden olduğunda bunlara göz atmasını tembihliyordum.
Yıl 2017. Malum yıl. Kekkai Sensen’i çok sevmeme rağmen yeni sezonu çıktığında yalnızca iki bölüm izleyebildim. Yaklaşık üç senenin ardından izleyip bitirmeyi kafama koydum. Birer ikişer izlerken bir de baktım anime bitmenin eşiğine geldi. Bu son bölümü izlemeye elim gitmedi bir türlü. Bitmesini hiç istemiyordum. Ancak sondan bir önceki bölümde yaşanan olayın devamında ne olacağını da merak etmiştim. İki gün kadar kendime hakim olabilsem de bugün yani üçüncü gün pes ettim. Son bölümü de izledim ve artık izleyebileceğim yeni bir Kekkai Sensen bölümü mevcut değil.
Böyle anlarda hüzün ve neşeyi bir arada yaşıyorum. Filmler, oyunlar ve animelerle neden bu kadar duygusal bağlar geliştirdiğimi anlayamıyorum. Sanırım yeterince olgunlaşamadığım için oluyor bunlar. Yine de halimden memnunum. Şikayetçi olduğum söylenemez.
Seriye puanım 8.5/10. İlk sezonun altında kalmadan, yakaladıkları eğlence düzeyini bozmadan harika bir iş çıkarmışlar. Dilerim en kısa zamanda üçüncü sezona dair haberler alabiliriz.
Animenin dibini gördüğüm vakitler lisede okumaktaydım. O vakitler sosyal medyadaki anime-manga sayfaları da epey etkindi. Acayip eğlenceli bir ortam vardı. İnsanlar ortak bir kanaldan beslendiği için bazen yeni seriler keşfetmek zor oluyordu. Bu tarz gruplarda muhabbet eden üyeler genellikle farklı bir türün uzmanına dönüşüyordu. Tavsiye isteyen kişilere direkt yardımda bulunuyorlardı.
Hah işte Oregairu böyle gruplarda hiç konuşulmazdı. Çünkü çıktığı günden itibaren epey popüler bir seri olarak devam etti. Hikigaya Hachiman triplerine giren ergenlerle alay dahi edilirdi. Ben de o zamanlar anime kültürümü geliştirmeye çabaladığım için hep egzantirik işlerin peşinden koşmuştum. Oregairu zaten hep ortada duruyor. Elbet bir gün izlerim deyip ertelemiştim. O ertelemeler 5 yılı buldu. Her ne kadar 2018’de başlangıç yapmış gözüksem de aslında yalnızca bir bölüm izlemiştim. Kalan 12 bölümü ise bu son bir-iki ay içinde izledim sanırım.
Geç izlemiş olmaktan yana biraz pişmanım diyebilirim. Bugün itibariyle 3. sezonu final verdi. Seri resmi olarak son buldu. Ben ise tamamen habersiz bir şekilde yarım bıraktığım serileri tamamlama gayreti içinde olduğum için seyretmekteydim. Eğer üçüncü sezonun başladığından ve onun son sezon olacağından haberdar olsaydım izleme işini birkaç ay erkene alabilirdim. O heyecana ve buruk ayrılık hissine ortak olamamış olmak beni üzüyor. Yine de geç oldu ama güç olmadı diyerek kendimi avutmaya çalışıyorum.
Ana karakter kadrosunu çok beğendim. Aralarındaki gerilim ve kırılgan arkadaşlık bağının yarattığı komik durumlar, hikayenin devamını seyretmeye karşı bir arzu uyandırıyor. Bu yüzden de araya birkaç başka seri kattıktan sonra ikinci sezonuna başlamayı planlıyorum.
Seriye puanım 8/10. Hikayenin komedi ve dram dengesi güzel tutturulmuş. İzlerken zaman su gibi akıp geçiyor.