Final Fantasy II

İlk piyasaya sürülme tarihi: 17 Aralık 1988 (24 Temmuz 2007)

Geliştirici: Square (Square Enix)

Tür: RPG

Platform: NES (PSP)

Oynama Tarihi: 11 Kasım 2020 – 21 Kasım 2020

Final Fantasy II 39 saat 13 dakikalık bir oynanışın sonunda final verdi.

Normalde telefonda oyun oynayan bir insan değilimdir. Yanımda şarj aleti taşımayı hiç sevmem ve oyunların bataryayı kolayca emip sömürdüğünü bildiğim için de oynamaya yanaşmazdım. İşe girmemin üzerinden tam bir ay geçmişti ki metro yolculuklarımın verimsiz geçtiğini düşünmeye başladım. Kendimi 3 yıla yakındır tutuyor olmama rağmen sonunda kararımdan döndüm ve eski telefonuma da kurmuş olduğum PSP emulatörünü telefonuma yükledim. Mental flow modundan yararlanabileceğim ne var diye çok düşünmedim. Çünkü daha emülatörü yükleme kararımı aldığım vakit FF2’yi oynamayı kafama koymuştum. Böylece 32 yıllık (ya da 13 diyelim) RPG klasiğine başlamış bulundum.

Oyunun hikayesi çok sıradandı. Kötü imparatorluk, iyi imparatorluğu köşeye sıkıştırdı. Kötü imparatorluk tarafından köyleri yıkılmış bir grup genç kahraman iyi imparatorluğa yardım eder ve maceraları sırasında edindikleri yeni dostlarının desteğiyle kötüleri alt eder. İşte tüm oyunun öyküsü bu kadar ile özetlenebilir.

Senaryosu epey tahmin edilebilir bir düzeydeydi. Daha oyunun en başında, ekibimizdeki bir karakteri kaybetmemizle onunla ileride nasıl bir ‘sürpriz’ sonucu tekrar karşılaşacağımızı kolayca tahmin edebildim. Aslında 80lerin RPGleri özelinde düşününce bu plottwist yine epey iyi sayılır. Ancak günümüz oyunları ile denk değerlendirmeye tabi tutulursa çok zayıf kalıyor.

Oyundaki ana karakterlerimiz arasında gerçekten kişilik sahibi olduğuna inandığımız kimse yok. Hiçbiri derin veya üzerine kafa yorulmuş detaylara sahip karakterler değil. Yine de Yoshitaka Amano’nun elinden çıkan karakterler portreleri sayesinde Firion ilgimizi yakalamayı başarıyor. Ana kadroda Firion’dan sonra oyunun öyküsüne katkı sağlayan tek karakter Maria. O da oyunun son çeyreğinde Leon ile gerçekleştirecekleri duygusal buluşmaya temel hazırlamak için var. Guy’ın oyunda tank görevi görmek dışında hiçbir fonksiyonu yok. Oyun boyu herhangi bir diyaloga dahi girdiğini hatırlamıyorum.

Ana karakterler kötü yazılmış olmasına rağmen yan karakterlerin gerçek bir derdi olduğuna ikna olabiliyoruz. Özellikle Josef ve Minwu benim en sevdiklerimdi. Leila, Gordon ve Ricard da yine Firion’dan iyi yazılmış karakterler denilebilir. Hatta oynanabilir bir karakter olmayan Paul dahi bizim ana kadromuzdan daha ilgi çekici biriydi.

Oyunun diyalogları da epey kötü yazılmıştı. Mesela imparator tarafından zihni kontrol edilen ve bizimkilerin taraf değiştirmesi için onu ikna etmeye çalıştıkları Leon karakterini yalnızca 3-4 cümle ile kendi yanlarına çekiyorlar. Ölüm sahnelerindeki sözler dahi çok çiğ idi. Biraz daha duygu yüklü ve anlamlı olabilirlerdi. Remastered haline getiriliyor da olsa oyunun ham halinin üzerine birkaç şey daha konulabilirdi diye düşünüyorum.

Oyun genel yapısı itibariyle FF4 ile epey benzerlik gösteriyordu. Hatta oyunu oynarken sık sık FF4, ikinin zayıf yanlarını alıp geliştirdikleri bir yapım olmuş diye düşündüm. Hikayede taraf değiştiren yakın arkadaşın bulunmasından tutun, bize yardım eden konuk karakterlerin kendilerini bir bir feda etmesine kadar bir çok konuda benzerlik gösteriyor.

Ancak oyun sohbeti ettiğim arkadaşlarımın da iyi bildiği üzere ben FF4’ten nefret ediyorum. En azından oyunu son çeyreğine kadar gerçekten seviyorum. Ancak son çeyreğe geldiğimizde oyunun rengi değişmişti. Harika karakterler yazılmıştı o oyun için. Cecil’e yardım etmek uğruna birer birer kendilerini feda ettiler. Bize veda ederlerken duygusal anlar yaşattılar ve hatta ağlattılar. Ama son ne oldu? Oyunun son çeyreğinde o ölen, kaybolan, sakat kalan ne kadar karakter varsa hepsi birden geri döndüler. Hatta koca oyunda ana kötü adam dışında ölen tek karakter, kızının kaybının acısı ile ana kötüden intikam almak için tepesine Meteora çakıp intihar saldırısı yapan büyücü karakter olması lazım. Bu benim sinirimi acayip bozmuştu. Böyle kararları oyuncuya veya seyirciye saygısızlık olarak sayarım. Bunun benzerini sergileyen eserlerin yapımcıları bizimle dalga geçiyor demektir. One Piece ve Fairy Tail’den nefret etmemin sebebi de yine budur.

FF2 şu ana değin oynadığım Final Fantasy oyunları arasında daha önce görmediğim bir level sistemine sahip. FF2’de EXP denen bir unsur bulunmamaktadır. Hatta karakterlerin classları dahi yok. İstediğimiz karaktere istediğim silahı ve büyüyü verebiliyoruz. Ve bu karakterler o dövüş metodunu kullandığı süre boyunca onda ustalık kazanıyor. Kılıç kullanmaya başlarsa kılıç becerisi seviye atlıyor. Savaşta büyü kullanırsa intelligence ve MP kapasitesi artıyor vs durumlar bulunuyor.

Bu Batı RPGlerinde sık sık karşılaşılan bir mekanik olmasına rağmen JRPGlerde pek denk gelmemiştim. Açık konuşmak gerekirse en sevdiğim RPG sistemi de budur. Bir silahı kullanarak o donanım üzerinde yeterlilik kazanmak ve bununla birlikte yeni özellikler ve pasif yetenekler elde etmeye bayılıyorum. Ne yazık ki FF2’de yeni özellikler açılmıyor, ama o silah ile verdiğimiz hasarın miktarı artıyor. Bu oyun sırasında beni üzmüş olsa da yine de çok rahatsız etmedi.

Final Fantasy II, benim bugüne değin hem savede kaydedilmiş olan oynanış süresi hem de başlama-bitirme tarihi açısından en kısa sürede bitirdiğim Final Fantasy oyunu olma şerefine nail oldu. Oyunun ana senaryosunu bitirdikten sonra menüde Soul of Rebirth isimli bir ek senaryo belirdi. Açıp biraz baktım. Fakat oyunlarda hikayenin resmi finalini gördükten sonra ekstra içerik tüketmeye pek hevesim kalmıyor. Bu ek senaryoda Firion ve arkadaşlarına yardım ederken hayatını feda etmiş karakterlerin Jade Passage’da yaşadıkları bir macerayı anlatıyor. Belki bir ara Youtube üzerinden gameplayini izlerim ancak şu an FF2’ye doydum ve daha fazla oynamak istemiyorum.

Oyuna puanım 7/10. Bu yapımı tecrübe etmemek RPG severlere hiçbir şey kaybettirmez. Ancak oynarlarsa bir JRPG klasiğini tüketmiş ve 30-40 saat kadar eğlenmiş olurlar.

Dororo

Seri Çıkış Tarihi: 7 Ocak 2019 – 24 Haziran 2019

Türü: Aksiyon – Macera – Tarihi – Shounen – Doğaüstü

Bölüm Sayısı: 24

İzlenme Tarihi: 11 Şubat 2019 – 15 Kasım 2020

Dororo geçen senenin başında çıkış yapmıştı. O vakitler seriye dair birkaç görsele denk geldikten sonra içimden, “işte beni anime izlemeye geri döndürecek olan şey bu” demiştim. Ardından büyük bir hevesle başlamıştım izlemeye. Birkaç bölümü güncel takip ettikten sonra onun da devamını getirememiştim. Yine de anime izlemediğim dönemi bitirmesi açısından benim gözümde oldukça önemli bir yere sahiptir.

Sengoku döneminde geçen fantastik kurgulardan biri olmasına rağmen kendi farklılığını bir şekilde ortaya koyabiliyor. Hikayemiz daimyo görevini sürdürmekte olan Daigo hanesinin reisinin ilk çocuğunun doğması ile başlıyor. Bakımından sorumlu olduğu toprakların yıllardır kıtlık çekmesi yüzünden perişan hale gelmiştir. Çareyi ilk doğan çocuğunu on iki şeytana adamak ve karşılığında toprakların tekrar eski verimine kavuşmasını sağlamakta görmüştür. Böylece hikayemizin ana karakteri olan ve daha sonra Hyakkimaru adını alacak olan dostumuz öz babası tarafından iblislere yem edilir. Derisi dahil tüm vücut uzuvlarını ve fiziksel duyularını kaybeden bebek Hyakkimaru, onu öldürmeye kıyamayan ebe (veya başkası tam hatırlayamadım) tarafından bir sepete konularak nehre bırakılır. Musa peygamber öyküsünde olduğu gibi nehir aşağı sürüklenen bebek, Biwamaru isimli gizemli bir biwa çalgcısı tarafından bulunur. Onun tarafından kurtarılır ancak daha sonra tekrar yolları ayrılır. Velet Hyakkimaru’yu bu sefer Jukai isimli bir savaş doktoru sahiplenir. Kendisi geçmişteki hatalarının kefaretini, savaş alanında uzuvlarını kaybetmiş cesetlere protez takıp onları eski görüntülerine kavuşturarak ödemeye çalışan dindar bir Budisttir. Hyakkimaru’nun haline acır ve ona takma uzuvlar yaparak bir kukla gibi baştan aşağı donatır.

Yıllar gelir geçer. Hyakkimaru kendisine babalık yapan Jukai’den ayrılır. Takma koluna yerleştirilmiş kılıcını kullanarak şeytanları avlamaya koyulur. Yolculuğu sırasında ona Dororo isimli küçük bir kız çocuğu eşlik eder. Hyak’ın yolculuğundaki asıl amacı da iblislerin yem ettiği vücut parçalarını onları öldürerek geri almaktır. Her bir öldürdüğü şeytan ile bir uzvunu ve duyusunu geri kazanan Hyak, izlediğimiz her bölümle birlikte kişilik ve yetenek olarak bir seviye daha atlar.

Dororo, Hyakkimaru’nun katarsise erişmesinde büyük rol oynamaktadır. ‘Abisinin’ intikam serüvenine adım adım şahit olur. Hyakkimaru öyküsünün finaline eriştiğinde, onun daima insan yanına dokunmayı sürdürmekte olan bu çocuk sayesinde kurtulmayı başarır.

Animenin sahip olduğu melankolik havayı çok beğendim. Beni izlemeye devam ettiren şey bu oldu. Ayrıca öykünün ilk yarıdan sonra karakterler arasındaki iyi-kötü dengesinin değişmiş olmasını da sevdim. Birçok insanı kurtarmak için bir kişiyi feda etmek; bir kişinin başkalarına büyük zararlar vermesine rağmen kendisine ait olanı geri almayı istemesinin bencillik olup olmadığı; yalnızca topraklarındaki insanları korumak isteyen bir prensin onlara dolaylı olarak zararı dokunan kardeşini öldürmek zorunda kalması ve benzeri olaylar etik ve adalet olgularını da sorgulatabiliyordu. Bundan dolayı takdirimi kazandı.

Animeye puanım 8.5/10. Bir yarım puan daha artırıp artırmama konusunda çok arada kaldım. Sonrasında yarım puan fazla verdiğim onlarca seriyi düşünüp bunu da artırmayı uygun gördüm.

Tek Çocuk Cumhuriyeti

Orijinal Adı: One Child Nation (2019)

Yönetmen: Nanfu Wang – Jialing Zhang

Türü: Belgesel

İzlenme Tarihi: 8 Kasım 2020

Belgesel Çin Komünist Partisi’nin 35 sene boyunca yürüttüğü ‘tek çocuk politikası’ üzerine odaklanıyor. Doğduğum günden beri Çin hükümetinin vatandaşlarına birden fazla çocuk yapmalarına izin vermediğini duyardım. Buna rağmen neredeyse 1.5 milyar nüfusa sahip olmaları da beni hep şaşırtırdı. Ancak bu politikanın mantıklı gibi gözüken kapağını çevirip de arka planda nelerin yaşandığına hiç bakmamıştım.

ÇKP’nin güttüğü bu politika neticesinde Çin sınırlarında içinde çocuğunu, ailesini ve hatta hayatını kaybeden yüzbinlerce insan olduğunu düşünmek beni gerçekten ürküttü. İnsanların kendi bedenleri ve hayatları üzerinde bir seçim haklarının dahi olmadığını bilmek durumun vahametini daha da artırıyor. Hiçbiri çocuğunu terk etmek istemedi muhtemelen ancak devletin onlara yapacaklarından, uygulanacak cezalardan korktular. Gerçekten üzücü.

Totaliter devletlerin vatandaşlarına yaşattıkları ve yaşatabilecekleri zulüm ve baskının nelere yol açabileceğini hatırlatması açısından çok önemli bir belgeseldi. Vicdan sahibi her insanın bu belgeseli izlemesi ve 2015’e değin Çin’de yaşanmış olan bu korkunç durumdan haberdar olması gerektiğini düşünüyorum.

Alphaville, Lemmy Caution’un Garip Serüveni

Orijinal Adı: Alphaville, une étrange aventure de Lemmy Caution (Alphaville) (1965)

Yönetmen: Jean-Luc Godard

Türü: Drama – Gizem – Sci-Fi

İzlenme Tarihi: 7 Kasım 2020

Bu filmi izlemek için yıllardır uygun vakti bekliyordum. Bir türlü izleme isteği ve modu bulamamıştım kendimde. Ancak bugün Alphaville’i seçmiş ve izlemiş olduğum için epey memnunum.

Filmin konusu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Yalnızca bir Godard filmi olduğunu ve noir tarza sahip olduğunu biliyordum. Trençkot ve şapkayla gezen bir adam görünce aklım hemen dedektif öykülerine gidiyor. Bu Müfettiş Gadget’in zihnime yerleştirdiği bir imge mi yoksa bunu yapan Fransız sineması mı emin olamıyorum.

Hikayemiz Ford Galaksisi’nin başkenti olan Alphaville’e gelen Ivan Johnson takma adıyla gezinen ajan Lemmy Caution’ın bu ülkede başına gelenleri konu ediniyor. Hikaye boyunca kayıp meslektaşını aramayı sürdürürken bir taraftan da Alphaville şehrinin yaratıcısı olan adamın dikkatini çekmeye başlıyor. Tekerine çomak sokulacağından şüphelenen Profesör von Braun, ajanımıza şehirde rahat nefes aldırmamayı sürdürür. Lemmy macerasının sonunda Alphaville şehrini yöneten insanlaşmış bilgisayar Alpha 60’ı ortadan kaldırıyor. Böylece yıllar boyu makineler tarafından dikta edilmiş Alphaville sakinleri kendi bilinçlerine tekrar kavuşuyorlar, ancak bir çoğu bu irade ile başa çıkamıyor ve ölüyorlar. Hayatta kalmayı başarabilen kısım ise vücutlarını ve zihinlerini tam olarak kontrol edemediklerinden dolayı tuhaf davranışlar sergiliyorlar. Öykümüz zincirlerinden kurtulan kölelerin kavuştukları özgürlüğün ağırlığı altındak, can çekişmeleri sürmekteyken sona eriyor.

En başlardaki olay örgüsü ve garip oyunculuklardan dolayı “parodi mi bu acaba?” diye sordurtsa da hikayenin ağını yavaş yavaş genişletmesi ile birlikte bir seyirci olarak ikna olmaya başladım. Otomobil ile sokak değiştirip gezegenler arası yolculuk yaptıklarını söylemeleri gibi hallerle birlikte yapımın sahip olduğu avantgarde ve deneysel dile alıştıktan sonra hikayeye kendinizi kaptırabiliyorsunuz.

Yapıma puanım 7.5/10. Oldukça iyi işlenmiş bir distopya filmiydi.

Uçak

Orijinal Adı: Airplane! (1980)

Yönetmen: Jerry Zucker – Jim Abrahams – David Zucker

Türü: Komedi

İzlenme Tarihi: 1 Kasım 2020

Zucker-Abrahams-Zucker mizahına giriş yapmayı uzun zamandır istiyordum. Kelime esprileri ve popüler kültür göndermeleri üzerinden dönen absürt mizahı daima sevmişimdir. Bu sevgimi Monty Python’dan sonra ZAZ filmlerine yönlendireceğim gibi duruyor. ZAZ, Monty Python’dan daha iyi olduğu için değil, sadece onların Python’dan daha fazla filmi olduğu için böyle bir ifadede bulundum. Bir ara Flying Circus’u izlemeye başlamam gerek. Belki ZAZ yapımlarını yeterince tüketirsem tekrar Monty Python’a dönüş yapabilirim.

Kült komedi filmlerinden biri olmasına rağmen bir türlü izleme fırsatı bulamamıştım. Airplane izleyeceğim filmleri biriktirdiğim klasörde yaklaşık bir senedir duruyordu. Yakın zamanda film hakkında bir videoya denk geldim. Böylece filmin varlığını hatırlamış oldum. Hazır bu hatırlama devam ediyorken izleyeyim bari dedim.

Film oldukça eğlenceliydi. Tam olarak benim sevdiğim tarzda kelime oyunları bulunuyordu. Böyle gerçek-mizah çizgisinde gezen şakaları hep sevmişimdir. Amerikan dizileri ile büyümüş olmamın da bir faydası olabilir.

Filme puanım 7.5/10. Tekrar izlenebilitesi son derece yüksek bir komedi filmi. Hatta özellikle birkaç defa izlemeyi gerektiren sahnelere sahip. Arada kaçırdığım onlarca espri olduğuna eminim. Bir gün tekrar izleyip detayları fark etme dileğiyle.

The Last Dance

Seri Başlangıç Tarihi: 19 Nisan 2020

Türü: Belgesel – Tarihi – Biyografik

___

Sezon Sayısı: 1/1

Bölüm Sayısı: 10

Çıkış Tarihi: 19 Nisan 2020 – 18 Mayıs 2020

İzlenme Tarihi: 2 Ekim 2020 – 1 Kasım 2020

Her ne kadar basketbola ilgim ilkokulda başlamış olsa da NBA izlemeye ortaokulda girişmiştim. 2002 Dünya Basketbol Şampiyonası gerçekleşirken TV’de sürekli 12 Dev Adam şarkısı döner dururdu. Eğlenceli, akılda kalıcı ve ilgi çekici reklamlar oldukları için çocuk, genç, yaşlı demeden herkesin ağzına yer ederdi. Ben de çocuk halimle o şarkıya bağlanmıştım. Şampiyona maçlarını izlememiş olsam da reklamlar bende basketbol oynamaya karşı bir istek uyandırmıştı. İnebolu’daki evimiz basketbol sahasından çok uzakta olmasına rağmen büyük-ebeveynlerimden bir basket topu almalarını istemiştim. Topuma kavuşunca da düz yolda sektire sektire koşmak dışında bir şey yapmadım. Sahadaki potalara yetişecek boya ve güce sahip olmadığım için mecbur bu şekilde eğlenmeye çalıştım.

Basketbola olan ilgi yalnızca benden ibaret değildi. Babam ve tanıdığım diğer yetişkinler de merak duymaya başlamıştı. Babam beni o senenin okul dönemi Abdi İpekçi’deki basketbol kursuna yazdırmıştı. Yine o sene dört şubeden oluşan ilkokulumuzun sınıf öğretmenleri öğrencileri Ülker ve Efes maçlarına götürmeye başlamıştı. Her sınıftan yalnızca çok başarılı olan birkaç öğrenciyi seçiyor ve onlara bilet alarak stadyuma götürüyorlardı. Ben sürekli o seçilen çocuklardan biri oldum. Ancak salonda tezahürat yapmak ve kısa boyumuzdan dolayı net bir şekilde izleyememek kısa sürede maçtan kopmamıza neden oluyordu. Fakat bu apayrı bir mesele.

Ortaokulun ilk iki senesi sürekli NBATV izlerdim. NBA’ye karşı ilgim yan sınıfımızdaki çocuklarla arkadaşlığımı ilerlettiğim dönemde ortaya çıktı. O sınıftakiler hep basketbol oynarlardı ve epey de iyilerdi. Cavaliers ve Lakers fanlarından oluşan bir sınıftı. LeBron ve Kobe kavgaları ederlerdi sürekli. 2008 yılında Boston şampiyon olmuştu. Benim de o dönemler Braveheart ve Asteriks’ten kaynaklanan bir Kelt hayranlığım vardı. Takımın adı Celtics olduğu için desteklemeye başlamıştım. Sonradan iyi bir takım olduğunu anlayınca da taraftarlığımı sürdürmüştüm. 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası sonrasında liseye başlamıştım. Ve bu spor çılgınlığı lisenin ilk senesinde de sürmekteydi. Ancak pek iyi bir oyuncu olmadığımı fark ettikten sonra basketboldan yavaş yavaş uzaklaştım. NBA takip etmeyi de bıraktım.

2016 senesinde NBA2K16 oynamam dışında son 8 sene içinde basketbola dair elle tutulur hiçbir şey yapmadım. Ancak bu sene The Last Dance belgeselinin gündeme oturması ve NBA2K20 sahibi olmamla birlikte basketbol hayatıma tekrar giriş yapmış oldu.

The Last Dance belgeseli hakkında da birkaç laf ettikten sonra bu seyir günlüğünü sonlandıracağım. Belgesel Michael Jordan odaklı olmasına rağmen takımın diğer kilit oyunculara ve teknik direktör Phil Jackson’a da epey yer veriyor. Jordan, Pippen ve Rodman’ın özel hayatlarına dair detaylara da hakim olabiliyoruz. Kerr ve Kukoc hakkında diğer üçlü kadar detaya inilmese de onlara dair birkaç kritik meseleden bahsediliyor.

Takımın mentalitesini ve Bulls’un içinde dönen olayları öğrenmek için oldukça iyi bir belgesel diyebilirim. NBA takipçilerinin mutlaka izlemesi gereken bir yapım.

Skyfall

Orijinal Adı: Skyfall (2012)

Yönetmen: Sam Mendes

Türü: Aksiyon – Macera – Gerilim

İzlenme Tarihi: 31 Ekim 2020

Bugün akşama doğru Sean Connery’nin ölüm haberini aldım. Onu James Bond rolü ile tanımış ve aklıma kazımış olduğum için günü bir Bond filmiyle kapatayım dedim. Ancak kararımın tuhaf yanı Connery yerine Daniel Craig’in Bondlarından biri izlemiş olmam. Tabii yine de bugünkü izletiyi anlamlı kılmış oldum.

Yirmi üçüncü Bond filmi olan Skyfall’da, James’in çocukluğu hakkında ve M’in 007’den evvelki gözde ajanı hakkında bir şeyler öğreniyoruz. Javier Bardem’in canlandırdığı karakter ürkütücü ve karizmatik olmasına rağmen beni yeterince etkileyemedi. Ancak hikayenin finalini duygusal yapabilmek adına Bond ile birebir dövüşe girmemesi kararını doğru buldum. Her şeyin sonlandığı kilisede yumruk yumruğa bir kapışma izlemek tüm ruhu öldürürdü herhalde.

Filme puanım 7.5/10. Kurgusal açıdan Casino Royale ile denk görmekle birlikte duygusal yöne ağırlık verişiyle de beğendiğim bir yapım olmuş.

İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış… ve İlkbahar

Orijinal Adı: Bom Yeoareum Gaeul Gyeoul Geurigo Bom (Spring, Summer, Fall, Winter… and Spring) (2003)

Yönetmen: Kim Ki-duk

Türü: Drama – Romantik

İzlenme Tarihi: 25 Ekim 2020

Kim Ki-duk filmografisi beni yavaş yavaş etkisi altına alıyor. Önce Pieta ile dikkatimi üzerine çekmişti. Şimdi bu film ile ciddi ciddi ilgimi üzerine topladı diyebilirim. İşlediği konuları beğenmeye başladım. Finansör bulacak olsam ben de bu tarz işler yapmayı isterim.

Hikayenin döngüsel yanı çok hoşuma gitti. Çocuğun büyürken hayatta başına gelenler sonucunda hocasının yerini alıp yaşamına devam etmesi bana ufak da olsa El Topo çağrışımı yaptı. Budizm konusunda yüzde yüz hakim olamasam da filmin teması budist öğretilerden biri olan döngü üzerine inşa edilmişti. Fiziksel ve ruhsal olarak ele alınan bu döngü fenomeni oldukça sade ama etkileyici bir şekilde işlenmişti.

Çocuk daha küçükken suç işlemeyi ve yaptıklarının sonucunda acı çekeceğine öğrenmesine rağmen benliğinin tekamülü süresince hata yapmaya devam ediyor. Gençliğinde yaşadıkları ve ardından aldığı kararlar, sonrasında da işlediği suç ve karşılaştığı ceza ile birlikte ruhsal olgunluğa erişiyor. Büyüdüğü tapınağa döndüğünde ise akıl hocasının rolünü üstlenerek, onun gibi bir insan olma yolunu seçiyor. İşte benim hikayelerde en sevdiğim olaylardan biridir bu. Pişmanlık, hata ve vicdan azabı ile yoğurulmuş bir katarsis anı. Bundan daha etkileyici ve anlam yüklü başka nasıl bir final olabilir ki?

Filme puanım 8/10. Oldukça etkileyici bir dram filmiydi.

Vatan Yahut Silistre #Metin

Orijinal Adı: Vatan Yahut Silistre

Yazar: Namık Kemal

Sadeleştiren: Refik Durbaş

Okunma Tarihi: 24 Ekim 2020 – 25 Ekim 2020

Hikayenin genel hatlarını ve finalinin nasıl olduğunu bildiğim için yıllardır okumaya elim varmamıştı. Ancak geçtiğimiz aylarda yapmış olduğum Türk Klasikleri alışverişim sırasında Vatan Yahut Silistre’yi de araya katmıştım. Fena bir karar da olmamış.

Samimi bir şekilde söylemek gerekirse piyesin ilk iki perdesi beklediğimden çok daha iyiydi. Hatta ilk perde Zekiye ile İslam Bey’in diyalogları beni mest etti. Zekiye’nin bunalımlı hislerini kelimelere döküşü, İslam Bey’in kendini davasına adamışlığı beni etkiledi. Sıtkı Bey’in son yarıda daha çok rol alması ve finalin tatlıya bağlanması ile birlikte fena olmayan bir oyun ortaya çıkmış oldu.

Yirmi birinci yüzyıl insanı olarak bakınca oyun, insanı mutlak bir şekilde etkisi altına alamıyor. Ancak 1873 yılında ilk kez sahnelendiğinde seyircilerin nasıl coşkuya kapılıp da tezahürat attığını hayal etmek çok da zor gelmiyor. Vatan sevgisi, millet bilinci ve kimlik inşasının son sürat devam ettiği o dönemlerde Osmanlılar tarafında büyük bir fırtına koparmış olması hiç de şaşılacak bir durum değil.

Esere puanım 7/10. Aydın çevrelerde şiddetli yankı yaratmış bir eser. Bilinmesi ve okunması elzemdir.

Gel ve Gör

Orijinal Adı: Idi i smotri (Come and See) (1985)

Yönetmen: Elem Klimov

Türü: Drama – Gerilim – Savaş

İzlenme Tarihi: 24 Ekim 2020

Come and See’yi izlemeyi aylardır planlıyordum. İndirdiğim ilk versiyonu yalnızca 20 dakika idi. Her indirdiğim filmi kontrol etmediğim için filmin tek bir kısmına eriştiğimi de fark edememiştim. O gün izlemek için açıp bu manzara ile karşılaşınca hevesim kaçmıştı. Hemen ardından tam halini elde etmiş olsam da izleme modundan çıkmıştım bir kere.

İşe başlayalı iki hafta oldu. Hafta içinde kafamı tam veremeyeceğimden korktuğum için akşam eve gelince film izlememe kararı aldım. Hafta içinde iki film belirlerim, tatil günleri de tek tek izlerim diye planlamıştım. Bu plana göre filmi geçen hafta izlemem gerekiyordu. Ancak cuma günü akşam eve geldikten yaklaşık bir saat sonra aldığım bir vefat haberi nedeniyle hem o günüm hem de hafta sonum epey melankolik geçti. Filmmiş, kitapmış, oyunmuş hiçbiriyle uğraşacak enerjim ve isteğim yoktu. Bu haftanın başında yavaş da olsa düzeldiğim için haftanın sonun bir şeyler izlemeyi kafama koydum. Ve bugüne nasip oldu.

Come and See, Nazi işgalindeki Beyaz Rusya’da yaşamakta olan bir gencin başına gelenleri konu ediniyor. Bu gencin öyküsü sürerken, Rus köylülerinin Nazi zulmü altında neler çektiğini de son derece realist bir perspektiften gösteriyor. Film, Apocalypse Now’ın ardından en beğendiğim savaş-karşıtı yapım oldu diyebilirim. İnternet jargonu kullanmak gerekirse tam bir ‘doomer’ filmiymiş.

Yapıma puanım 8/10. Gerilim yüklü, karamsar bir öyküydü.