Silence

Orijinal Adı: Silence (2016)

Yönetmen: Martin Scorsese

Türü: Drama – Tarihi

İzlenme Tarihi: 8 Ağustos 2020

Günlüğüme not düştüğüm her film için bunu yazmaktan sıkılmış olsam da, Scorsese’nin Silence isimli filmi de uzun zamandır izleme listemdeydi. Birkaç gündür sakin drama filmleri arar oldum. Silence ın klasörü aylardır masaüstümde duruyordu. Artık izlenme vaktinin geldiğini hissettim. Böylece filme giriş yaptım.

Filmin konusu iki genç Portekizli rahibin Japonya’da yaşadıkları üzerinden şekilleniyor. Kendilerini eğitmiş olan Rahip Ferreira hakkında Budistliğe geçiş yaptığına dair söylentiler nedeniyle rahatsız olan bu iki rahip, Japonya’ya gidip durumu bizzat kendileri görmek istiyorlar. Böylece yolculukları başlıyor. Rahip Rodrigues ve Garupe, Japonya’ya adım atar atmaz Hristiyanlığı kabul etmiş yerli halk tarafından oldukça sıcak karşılanıyorlar. Yerel otoritelerin baskısı nedeniyle inançlarını gizlice sürdürmek zorunda kalan bu köylülere ritüellerinde önderlik ediyorlar. Ancak Budist engizitörler, demir yumruklarını Hristiyan olduğundan şüphelendikleri köylerin üzerinden asla çekmiyor.

Son derece inanç dolu bir film. Zulüm gören köylülerin, kendilerini tanrıya teslim edişlerini seyretmek insanın içini parçalıyor. Askerlerin silah zoruna karşın inançları nedeniyle ikonalara saygısızlık etmekten çekinen Katolik Japonları görmek insanın gözlerini yaşartıyor. Cezalandırılmaları gerektiğinde kendilerini kolayca teslim edişleri, Rodrigues’in bazen tanrıyı sorgulamasına da neden oluyor:
“Father Valignano, you will say that their death is not meaningless. Surely, God heard their prayers as they died. Bu did he hear their screams? How can I explain his silence to these people, who have endured so much?”

Filme puanım 8.5/10. Filmin ilk yarısı benim için çok duygulu bir tonda ilerledi. Kalan kısımda da ızdırap ve çaresizliği harika bir şekilde işlemişti.

Bir Ulusun Doğuşu

Orijinal Adı: The Birth of a Nation (1915)

Yönetmen: David W. Griffith

Türü: Drama – Tarih – Savaş

İzlenme Tarihi: 7 Ağustos 2020

Gerçekten çok ama çok uzun bir süredir The Birth of a Nation’ı izlemeyi düşünüyordum. Ha bugün ha yarın diye diye bugüne değin erteledim durdum. Tam oturup uzun bir film izleyeyim demiştim. Masaüstünde klasörünü hazırda tuttuğum için artık bu filmin sırası gelmiş gibi hissettim ve izlemeye başladım.

Film iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm Cameron ve Stoneman isimli iki ailenin dostluğuyla başlıyor. Güneyli Cameronlar, Kuzeyli Stonemanleri evlerinde ziyaret ediyor. Bu ziyaret sırasında Cameronların en büyük oğlu Ben, Phil Stoneman’in kız kardeşi Elsie’nin bir fotoğrafını görür ve ona aşık olur. Herkes yurduna döndükten sonra Amerikan İç Savaşı patlak verir. Ben Cameron Konfederasyon tarafında, Phil Stoneman de Birlik tarafında savaşa katılır. Son çarpışmada Ben esir düşer ve Washington’da bir hastanede tedavi edilir. Abraham Lincoln’un verdiği izinle hayatı bağışlanır ve evine döner. Robert E Lee teslim olur ve İç Savaş resmi olarak son bulur. Ancak tam bir hafta sonra Ford’s Theatre’de sergilenen bir oyun sırasında Abe Lincoln suikaste uğrar. Bunun üzerine Austin Stoneman ve diğer radikal Cumhuriyetçiler Güney’i cezalandırmaya karar verirler.

Filmin ikinci bölümü de Kuzey’in Güneylilere uygulamış olduğu sindirme politikası karşısında Güney’in ne sorunlar yaşadığını anlatıyor. Beyazların oy vermesinin yasaklandığı bir seçim sonrasında Güney Carolina’da kurulan bir zenci hükümet kurulur. Beyaz halkın siyasi arenada kendilerini temsil edememesi ve bu sesini duyuramama hali içinde iken henüz otorite sahibi olmuş güç sarhoşu zenci subaylardan gördükleri zulüm, Ku Klux Klan isimli oluşumun kuruluşuna giden yolun sebepleri olarak gösteriliyor. Baskı gören halkın kurtarıcısı olarak yüceltilen mevzu bahis oluşum, taraflı tarih anlatımının örneği gösterilebilecek nitelikler taşıyor.

Filme puanım 7/10. Tüm bu dönemin iki aile arasında geçen bir dramaya odaklı olarak anlatılması hoşuma gitti.

Suda Yaşam

Orijinal Adı: The Life Aquatic with Steve Zissou (2004)

Yönetmen: Wes Anderson

Türü: Aksiyon – Macera – Komedi

İzlenme Tarihi: 5 Ağustos 2020

Steve Zissou ile birlikte Wes Anderson’ın tüm filmlerini izlemiş oldum. Geriye sadece iki tane stop-motion animasyon kaldı ancak onları şu an için izlemeyi düşünmüyorum. Belki ilerleyen yıllarda bakarım.

Film hakkında çok fazla bahsetmeye gerek gördüğüm bir şey yok. Hikayenin odağında bulunan Steve, bir çeşit Kaptan Ahab parodisi diyebiliriz. Arkadaşını öldüren bir köpekbalığını avlamak için tekrar denizlere açılıyor. Finalde Moby Dick’e benzer şekilde, kan davası güttüğü canlıyla yüz yüze gelince onu affediyor. Ancak bunu yine esprili bir tavırla yapıyor. Dinamiti tükendiği için onu öldüremeyeceğini söylüyor.

Filme puanım 6.5/10. Keyifli bir komedi filmiydi.

Çılgın Max

Orijinal Adı: Mad Max (1979)

Yönetmen: George Miller

Türü: Aksiyon – Macera – Sci-Fi

İzlenme Tarihi: 4 Ağustos 2020

Mad Max’in hayranı olmama rağmen orijinal üçlemeyi daha önce izleme fırsatı bulamamıştım. Ancak başlangıcı yapmış olmakla birlikte diğer iki filmi de kısa sürede izlemeyi planlıyorum.

İlk film olduğundan mıdır yoksa Fury Road gördüğüm için midir bilemem, Mad Max efsanesini başlatan bir film için epey zayıf buldum. Orijin hikayesi olması açısından önemli ancak bu filmde gerçekleşen olayları ikinci filme birkaç flashback sahnesi ile de yedirebilirlerdi.

Mekan tasarımları çok zayıftı. İnsanlar post-apocalyptic bir dünyada yaşamalarına rağmen gayet halinden memnun yaşıyor. Hatta hikayenin geçtiği çevreler o kadar normal ki, günümüzde geçen bir polisiye filmi diyebilirsiniz. Eğer evrene dair hiçbir şey bilmiyor olsaydım, bu hikayenin bir bilimkurgu olduğuna inanmazdım.

Yapıma puanım 6/10. İkinci film moralimi yükseltecekmiş gibi bir his var içimde. Umalım da öyle olsun.

Ulis’in Bakışı

Orijinal Adı: To vlemma tou Odyssea (Ulysses’ Gaze) (1995)

Yönetmen: Theodoros Angelopoulos

Türü: Drama – Savaş

İzlenme Tarihi: 2 Ağustos 2020

Theo Angelo’nun filmografisine girişmeyi uzun zamandır planlıyordum. Bugün nedendir bilinmez içimden birden bu filmi izleme isteği geldi. Normalde Mad Max ya da Dunkirk gibi bir aksiyon yapımı izlemeyi düşünüyordum. Ancak planlardaki bu değişiklik beni üzmedi.

Film post-Yugoslavya savaşları döneminde geçiyor. Gençliğinde ABD’ye göçmüş bir Yunan’ın, Balkanlarda geçilmiş ilk filmin makarasını araması adına Yunanistan’a dönüşüyle hikayeye giriyoruz. Kahramanımız, Balkan coğrafyasındaki büyük şehirleri ziyaret ederek film arşivlerine bu kaydı ellerinde bulundurup bulundurmadıklarını soruyor. Bu yolculuğu sırasında ona eşlik insanlar ve başından geçenlerle birlikte bir nevi modern Odysseus rolüne bürünüyor. Üsküp’te karşılaştığı kadın Kirke, Saraybosna yolunda denk geldiği kadın ise Kalipso benzeri bir karakter taşıyordu. Hatta Üsküp’ten Sofya’ya geçtiğinde, Kahraman’ın geçmişi hatırlaması, bir nevi hayal dünyasında yolculuk edişi de Kirke’nin halüsinasyonlarına benzetilebilirdi. Kalipso’nun, Odysseus yanından ayrılmaması adına onu kendine aşık etmesi ve gemisine hasar vermesi de bu alegorilere örnek verilebilir.

Ancak bunlar öyküde metaforik olarak yer tutuyorlar. Theo Angelo’nun yapmaya çalıştığı şey Odysseus’u modern dünyada yeniden anlatmak değildi. En azından birincil öncelikli değildi. Film son yarım saatlik kısmına dek beni epey meraklandırdı. Olayların gelişimini seyretme isteğim çok yüksekti. Fakat son kısımlara doğru anlatının modu epey düşüyor. Kasvetli öyküleri severim ancak Saraybosna kısımlarında hikaye ‘durgun’ bir hal alıyor.

Filme puanım 8/10. İzlerken sizi düşündüren, insanların büyük yaşantılar arasında nasıl küçük dertler peşinde koşabileceğinin örneğini sunan bir yapım.

Zincirsiz

Orijinal Adı: Django Unchained (2012)

Yönetmen: Quentin Tarantino

Türü: Drama – Western

İzlenme Tarihi: 1 Ağustos 2020

Django Unchained’i epey bir süredir bekletiyordum. Bunun ana sebebi muhtemelen Tarantino’ya esin kaynağı olmuş olan 1966 yapımı Django adlı filmi henüz izlememiş olmamdı. Günüme hareket katmak istediğim için biraz aksiyon türünde bir şeyler izleyeyim dedim. İyi de yapmışım. 66 yapımı filmi de belki bir ara izlerim ama pek ihtimal vermiyorum.

Christoph Waltz, en beğendiğim aktörler listesinde hızla yükselmeyi sürdürüyor. Django’da bürünmüş olduğu Dr. King Schultz rolünde oldukça iyi bir performans sergilemiş. Gerçekten de Alman olduğu için mi Tarantino onu sürekli Alman karakterleri canlandırması için seçiyor bilmiyorum ama her ne düşünüyorsa düşünsün iyi kararlar aldığına hiçbir kuşkum yok.

Tarantino’nun B-movie hayranı bir insan olduğunu ve eserlerinde bunlardan bol bol beslendiğini biliyorum. Ancak Django’nun birkaç aksiyon sahnesi ‘kaliteli B-movie’ olma gayesiyle yola çıkmış bir yönetmenden beklemeyeceğim hatalar içeriyordu. Bunlar epey azdı. Hatta ikinci örnek aklıma gelmedi ancak hatırladığım hatayı yazmış olayım. Finalde, Django’nun Lara’yı vurduğu sahnede Lara’nın arka odaya vurulma açısına uygun bir şekilde fırlamamış olması biraz rahatsız etti. Kurgucuların bu kadar net görülebilen bir çekim hatasını nasıl gözden kaçırmış olduğunu gerçekten anlamadım.

Filme puanım 7/10. İzlemesi gayet keyifli bir izletiydi.

Fire Emblem: New Mystery of the Emblem

İlk piyasaya sürülme tarihi: 15 Temmuz 2010

Geliştirici: Intelligent Systems

Tür: Tactical role-playing

Platform: Nintendo DS

Oynama Tarihi: 12 Mart 2020 – 31 Temmuz 2020

Fire Emblem NMotE namı diğer FE 12, 19 saat 32 dakika 37 saniyelik bir gameplayin sonunda 30 level Marth ve 20 level Hero Chris ile hiçbir karakterin ölmesine izin vermeden son buldu.

Serinin bu oyunu, şu ana dek oynadıklarım arasında en iyisiydi. Çok net bir şekilde söyleyebilirim bunu. Pek bir derinlik barındırmasa da oldukça sürükleyici bir hikayesi var. Bir önceki oyunda Medeus ve Gharnef’e karşı verilen büyük savaş ardından birkaç yıl geçmiştir. Nyna, Hardin ile evlenmiş ancak Archanea, Darksphere’i elinde bulunduran Hardin tarafından kötü bir imparatorluğa dönüşmüştür. İlk oyunda Dolhr İmparatorluğu’na karşı verilen mücadele bu sefer Hardin ve uşaklarına karşı verilmeye başlanır. Yeni bir direniş ordusu Marth çevresinde şekillenmeye başlar.

Fire Emblem 7’de oyuncuyu hikayeye ‘tactician’ olarak eklemişlerdi. Yani biz tanrı rolündeki oyuncular aslında oyunda hangi karakterin nereye konuşlanması gerektiğini söyleyen bir taktisyen gibiydik. NMotE’de ise kendimize ait bir karakterimiz ve adımız var. Cinsiyet, görünüş, dövüş sınıfı ve isim seçimi yapmak bize kalmış. Ben karaktere default olarak atanmış Chris ismini kullanmayı uygun gördüm. Hareketlerini estetik bulduğumdan dolayı, ileride myrmidon a dönüşeceğini düşünerek erkek bir mercenary açayım dedim. Ancak sonra erkek ve kadın karakterlerin class isimlerinin farklı olduğunu ve myrmidon için kadın kılıç ustası olmam gerektiğini fark ettim. Henüz prologue oynuyor olmama rağmen geri dönüp kadın karakter açmaya üşendim. Ancak hiç de pişman olmadım. Diyaloglar kadın ve erkeğe göre şekilleniyor olsa da bu halinden oldukça memnun ayrıldım. Marth ve Chris’in dostluğu daha bir anlamlı geldi. Kadın olsaydı bir romance gözüyle bakabilirdim.

Oyunun mekaniksel değişimlerinden bahsetmeye geçmeden önce bir serzeniş ile açılış yapacağım. Bir önceki oyunda da FE12’de de longbow oyunun epey sonlarına doğru ortaya çıkıyor ve zaten zorlaşan haritalarda okçu sınıfına pek ihtiyaç duyulmadığı için kullanamadan hikayeyi bitirmiş oluyoruz. Bu gerçekten beni epey üzdü. GBA’daki oyunların longbowları çok daha erken çıkıyor diye hatırlıyorum. Okçu karakterleri de epey geliştirirdim. Ancak DS’deki FE’lerde okçuları yalnızca dracoknightların yoğun olduğu haritalarda kadroya almakla yetindim.

Bu kısa şikayetin ardından oyunun, öncüllerinden neleri farklı yaptığından bahsedelim. İlk bahsetmek istediğim şey diyaloglar. Kendi karakterimizi yaratabilme imkanı verilmesiyle birlikte bazı görüşmeler sırasında karakterler bize sorular soruyor ve bu sorulara verdiğimiz yanıtlar ufak da olsa farklılıklar yaratabiliyor. Örneğin prologue kısmında geçmişimize dair sorular yanıtlıyorduk ve bunun ardından girdiğimiz konuşmalarda karakterimize uygun cevaplar vermeyi sürdürmemiz durumunda takdir alıyorduk. Orduya katılan bazı karakterler Chris’e yaklaşıyor ve kendi saç-bantlarını veya saç stillerini ona da uygulanmasını isteyip istemediğini soruyordu. Eğer onaylarsak bir sonraki haritadaki görünüşüz, o karakterden aldığımız eşyaya uygun şekilde değişiyordu. Eğer beğenmezsek bölümün sonunda çıkan bir diyalog sayesinde eşyayı çıkarıp eski halimize dönebiliyorduk.

Hikayede en beğendiğim karakterlerin başında Xane geliyor. İlk oyunda da bulunan Michalis, Julian, Navarre ve Merric de favorim arasında yer alıyor. Ana hikaye içinde Sirius (aslında Camus) karakterinin finalde birden ortadan kaybolması beni üzdü. After credits’te bir sahnesinin bulunmasını beklemiştim. Neyse ki oyun bittikten sonra Extras bölümündeki Chronicles sekmesine tıkladım da olayların sonrasında geçen dört bölümün daha olduğunu gördüm. Camus ve Nyna’nın hikayesinin neye vardığını o dört bölümü oynadıktan sonra öğreneceğim gibi duruyor. Şimdilik bekletiyorum.

Bu oyunda, FE11’de de olduğu gibi bir savaşa hazırlık sayfası var. Bu sayfada market, item düzenlemesi, sınıf değiştirme, adam alıp-çıkarma ve haritayı gözetleme gibi seçeneklerin dışında epey hoşuma giden bir iki kısım daha eklemişler. Sırayla bahsedeyim.

İlk anlatacağım bölüm diyalogların bulunduğu sekme. Önceki oyunlarda bir şey söylemek isteyen karakter ya savaş öncesi ya da sonrasında ortaya çıkar ve işini hallederdi. Karakterler arası diyalogları gerçekleştirmek için de birbiriyle ilişkisi olan askerleri yan yana getirip ‘Talk’ komutuna basmamız gerekiyordu. Burada bunun yerine, savaş alanında omuz omuza vermiş karakterler arasında bir yakınlık başlıyor ve onların konuşmalarına savaş hazırlığı esnasında diyalog sekmesini inceleyerek ulaşabiliyoruz. Ayrıca Jagen ile her bölümde gerçekleştirdiğimiz konuşmalar sayesinde haritaya dair bilgi ediniyoruz. Bölüm içerisinde ‘recruit’ edilebilir bir karakter var ise onu tanıyan bir karakter Chris ile konuşmaya geliyor ve çatışma esnasında ayrılıp onu orduya katabilmek için izin istiyor. Bu da oyunda karşılaştığımız karakterin kim tarafından recruit edildiğini guidelara başvurmadan öğrenmemizi sağlıyor.

Rehberlere başvurmamızı önleyen bir diğer özellik de oyunun içinde bulunan Guide bölümü. Bu kısımda belli bir karakter hakkında araştırma yapabiliyoruz. Ülke ve karakter ilişkileri haritası sayesinde, bahsi geçen kişinin kiminle bağı olduğunu da öğrenme imkanımız oluyor. Bu da yine olay örgüsünü ve karakterlerin kendi arasındaki hukuku hatırlamamız için faydalanabileceğimiz güzel bir eklenti.

How’s Everyone bölümüne tıkladığımızda, ordumuzda bulunan karakterlerin neler yaptığını görüyoruz. Ordumuzdaki yoldaşlarımızın bir kısmı onlarla ilgilenmediğimiz süre içinde kendini geliştiriyor, kısa süreli buff alıyor, XP kazanıyor veya yerde bir eşya bulabiliyor. Birkaç saatte bir tekrar yenilenen bu sekme, benim düşünceme göre, oyuncunun geçemediği bir bölümü oyunu kapatıp tekrar döndüğünde daha az zorlanmasını sağlayan bir özellik. Hatta belki daha az tercih ettiği askerleri konuşlandırmaya teşvik etmek için de eklenmiş olabilir.

Drill Grounds ise en son bahsedeceğim ama en çok faydasını gördüğüm eklentilerden biri. Bu alana portatif bir arena diyebiliriz. Eğer yanınızda yeterince para varsa bu alanda istediğiniz karakteri, istediğiniz kadar geliştirebilirsiniz. Özellikle ordunuza yeni katılmış karakterleri kuvvetlendirmek için tercih edilebilecek bir alan. Seviye atlamasına az kalmış askerleri buraya sokup kolay yoldan XP artırma yolunu da seçebilirsiniz. Ancak dikkatli olmak gerek. Antrenman da olsa güçlü bir düşman sizi kalıcı olarak öldürebilir. Bu yüzden ‘B’ tuşuna basarak tur sonunda dövüşten ayrılma imkanınız da var.

Oyuna puanım 8.5/10. Son derece eğlenceli ve bağımlılık yapıcı bir oyun olmasının yanında, öncüllerinin ortaya çıkardığı işlerin ötesine geçebilmiş olmasıyla da takdirimi kazandı.

Castlevania: Symphony of the Night

İlk piyasaya sürülme tarihi: 20 Mart 1997

Geliştirici: Konami Computer Entertainment Tokyo

Tür: Platform-adventure, Action role-playing

Platform: PS

Oynama Tarihi: 28 Temmuz 2020 – 30 Temmuz 2020

Castlevania SotN, Richter savaşını dahil etmezsek 5 saat 59 dakika 22 saniyelik bir oynanışın sonunda ‘worst ending’ ile final verdi.

Castlevania serisi, Mario ve Sonic’ten sonra en uzun süredir aşina olduğum yapım olabilir. Famicom klonu olan ancak bizim ‘atari’ dediğimiz makinelerde dahi oynamıştım. Hatta traji-komik de bir hikayem var buna dair. Çocukken yaz mevsiminin birkaç ayını babaannemlerle birlikte geçirirdim. Bazen bu süreyi İnebolu’da değerlendirirdik. Annem uzun süre oyun oynamama izin vermediği için atari almamıştı. Babaannem ise her yaz gelip oynayabileyim diye o evde bir atari bulundururdu. 1000000-in-1 kasetleri o zamanlar çarşıda 2 milyon TL’ye satılıyordu. O kasetlerin olduğu kutuların yanında, kağıdı özenle basılmış içinde tek oyun barındıran 5 milyon TL’lik özel kasetler vardı.

İçlerinde ne var diye incelerken bir tanesi ilgimi çekmişti. Elinde kırbaç tutan, Conan-vari bir karakter görmüştüm. Hemen almak istedim. Ancak küçük olduğum için kendi param yoktu ve 2 milyon bile bana çok büyük bir miktar gibi geliyordu. Gerçi o zamanlar asgari maaşın 450 civarı bir şey olduğunu düşünürsek çok da yanlış bir algıya sahip olduğumu söyleyemeyiz. Neyse babaanneme ısrar ede ede sonunda bir şekilde aldırdım. Bir an önce eve gidip oyunu denemek için sabırsızlanıyordum. Sonunda eve vardık. Ben koşa koşa atariyi açtım. Kaseti taktım. Oyunun ekranına bir yazı geldi. O zamanlar okuma yazma bilmediğim için birkaç tuşa basıp oyuna girmeye çalıştım. Oyun açıldı. Mavi-kırmızı arası renklere sahip olan bir adam bir mezarlıkta duruyordu. Elinde bir kırbaç vardı ve haritanın sağına doğru ilerledikçe mezardan iskeletler kalkıp ona saldırıyordu. Epey korkmuştum. Korku temasına çok çok daha küçük iken bile hakimdim ama hiçbir zaman sevemedim. Gotik temalar, karanlık ve bilinmeyenin yarattığı dehşet beni çocukluğumdan beri büyülemiştir. Ancak bu hisse uzun süre kapıldığımda kendimi rahatsız hissettiğim de bir gerçektir. Uzun lafın kısası, ben bu oyundan epey korktum. Yalnızca yanımda bir arkadaşım varken açar oldum. Böylece zamanla unuttum gitti.

Castlevania SotN ise yıllar önce başladığım ancak yeterince vakit ayırmadığım için bitiremediğim bir oyundu. Açıkçası iki gündür bayağı kendimi kaptırarak oynamış olmama rağmen tam bir doygunluk hissine ulaşamadım. Çünkü haritayı keşfetmeye çalışırken olası final savaşlarından birine denk geldim. Psikolojik olarak oyunu bitirmiş hissetsem de gerçek sona ulaşmadığım için tam bir bitme hissine vakıf olamadım.

Oyunun öyküsü Rondo of Blood’ın finalindeki Richter vs Dracula ile başlıyor. Dracula’nın ölümü sonrasında biraz vakit geçiyor. Bu sefer onu diriltmeye çalışan birinin ortaya çıktığı haberi alınıyor. Bunun üzerine Alucard, bu kişiyi durdurmak veya durduramasa da babasını öldürmek için doğduğu şatoya geri dönüyor. Ölüm tarafından tüm yetenekleri ve eşyalarından arındırılan Alucard, onları tekrar toplayarak eski gücüne kavuşmaya ve babası ile yapacağı son savaşa kendini hazırlamaya çalışıyor.

Karakter animasyonları, piksel dizaynı, sanat yönetimi, müzikler gerçekten harikaydı. Oyuna bugün retrospektif bir gözle baktığınızda hiç rahatsız hissetmiyorsunuz. 23 senelik bir oyun olmasına rağmen kesinlikle zamanının çok çok ötesinde. Mekaniklerinde ufak bir kütüklük var ancak alıştıktan sonra oyuncuyu hiç ama hiç zorlamıyor. PS1 döneminde bu kadar akıcı bir iş çıkarmış olmaları beni gerçekten hayrete düşürdü. Bu akıcılığı sağlayamayan onlarca yüzlerce PS2 oyunu vardı.

Oyuna puanım 8.5/10. Harika bir yapım. Tekrar Castlevania aşkım alevlendi. New Mystery of the Emblem’den sonra FE’ye biraz ara vermeyi planlıyorum. O sırada Castlevania’ya başvurabilirim gibi duruyor.

Tehlikeli Oyun

Orijinal Adı: Die Welle (The Wave) (2008)

Yönetmen: Dennis Gansel

Türü: Drama – Gerilim

İzlenme Tarihi: 28 Temmuz 2020

Bu filmi izleme kararını çok ani bir şekilde aldım. Aslında sosyal medyada bu film hakkında daha önceden birkaç yazı görmüştüm. Sağlam bir otokrasi eleştirisi olduğunu söylüyorlardı. Bugün öğlen vakti izlediğim videolardan birinde bu filmin bahsi geçti. Kitap uyarlaması olduğunu öğrenince hemen stok kontrolü yaptım. Sürekli tercih etmiş olduğum sitede bulunmadığını görünce filmi izleyeyim dedim. İyi ki de izlemişim.

Film, bir kitlenin adım adım nasıl bir araya getirileceğini ve bu birlik-beraberlik duygusunun nasıl sömürülebileceğini harika bir şekilde anlatıyor. İzlerken kendinizi o öğrenci grubuna kaptırmamanız imkansız. William Blake’in o meşhur sözü hikayeyi çok iyi özetliyor:
“Cehenneme giden yol, iyi niyet taşlarıyla döşelidir.”

Yapıma puanım 8.5/10. Oyunculuklar da hikaye de oldukça başarılıydı.

Hamilton #Müzikal

Orijinal Adı: Hamilton

Yazar: Lin-Manuel Miranda – Ron Chernow

Başroller: Lin-Manuel Miranda – Phillipa Soo – Leslie Odom Jr.

İzlenme Tarihi: 27 Temmuz 2020

Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve Kurucu Babalar’ın arasındaki ilişkiler epey bir süredir ilgimi çekiyor. Çocukken Amerikan kültürü (film, dizi, oyun, çizgi film ve çizgi roman) ile içli dışlı olarak büyütüldüğüm için Boston Çay Partisi gibi spesifik olaylara çok önceden beri aşinaydım. Birkaç sene önce 1776 isimli romanı okuduğumda yüzeysel de olsa Devrim’in savaş yönünü de öğrenmiştim. Hatta verilen mücadeleyi Türkiye’nin kendi Bağımsızlık Savaşı’na son derece benzer bulmuştum.

Tüm bu bilgimin yanında Alexander Hamilton’a dair olan kısımlar epey azdı. Kendisi hakkında sahip olduğum bilgi kırıntıları da birkaç sene evvel okuduğum birkaç internet makalesinden ibaretti. Kısmen hakkı yenmiş ve biraz arka planda kalmış biri olduğunu düşünmüştüm.

Geçenlerde bir arkadaşım bu müzikali söylediğinde hemen ilgimi çekti. Bir Disney Channel seyircisi olarak ergenliğimde High School Musical’a epey maruz kalmıştım. Sevmiştim de. Arkadaşım bana bunun haberini verdiğinde ise yıllardır hiç müzikal dinlemediğimi fark ettim. Hemen izleme isteme aldım.

Müzikal iki buçuk saatten biraz fazla sürüyor olmasına rağmen beni hiç sıkmadı. Şarkıların rap ve hip-hop arasında seyrediyor olması ilk başta beni rahatsız eder diye düşünmüştüm. Ancak öyle olmadı. Müzikali başından sonuna değin keyif alarak hatta yer yer ritim tutarak izledim.

Puanım 8.5/10. Amerikan Devrimi ve müzikallere ilgi duyuyorsanız kaçırmamanız gereken bir oyun diyebilirim.