Deliliğin Dağlarında

Orijinal İsim: At the Mountains of Madness (1936)

Yazar: Howard Phillips Lovecraft

Okuma Tarihi: 10 Temmuz 2020 – 12 Temmuz 2020

Deliliğin Dağlarında isimli öykü Lovecraft’ın Call of Cthulhu isimli hikaye derlemesinden sonra en çok duyduğum ancak bir türlü okuma fırsatı bulamadığım bir eseriydi. Geçen ay yaptığım on iki kitaplık toplu alışveriş sırasında Innsmouth ile birlikte bu kitabı da sepete eklemiştim. Böylece okuma şansına erişmiş oldum.

Deliliğin Dağlarında bugüne değin okuduğum Lovecraft hikayeleri içerisinde betimlemeye en çok önem verilmiş olan öyküydü. Son üç bölüme değin neredeyse hiçbir aksiyon yok. Ancak Lovecraft’ın detaylı tasvirleri, kadim korkunun altyapısını muazzam bir şekilde kuruyor. Ayrıca bu öykü Cthulhu, Shoggoth ve Kadimler arasındaki savaş hakkında önemli bilgiler barındırıyor.

Kitaba puanım 7/10. Lovecraft evreninin lore una dair en dikkate alınması gereken eser olduğunu düşünüyorum.

Killer Is Dead

İlk piyasaya sürülme tarihi: 1 Ağustos 2013

Geliştirici: Grasshopper Manufacture

Tür: Action

Platform: PC

Oynama Tarihi: 27 Mart 2018 – 11 Temmuz 2020

Killer is Dead Nightmare Edition hikayesini 11 saat 24 dakika 44 saniyelik bir oynanışın sonunda tamamladım.

Goichi Suda kendine has stili sayesinde hep dikkatimi çeken bir oyun yapımcısı olmuştu. Sanırım 2011 yılıydı, Nintendo Wii satın aldığımda içinde bir tanıtım broşürü vardı. Wii’ye yakın zamanda çıkış yapmış oyunlar kısaca tanıtılıyordu. Xenoblade Chronicles ve No More Heroes o listenin en göze çarpan parçalarıydı. Yıllarca aklımda yer etmiş olmasına rağmen No More Heroes da dahil Suda51 tarafından yapılmış hiçbir oyunu oynama fırsatım olmadı. Herhalde Kasım 2017de, Killer is Dead Steam üzerinden bedava dağıtılmıştı. O vakit kütüphaneme ekledim. Ancak oyuna başlamam 2018 Mart’ını, bitirmem ise 2020 Temmuz’unu buldu.

Oyun, hikayesinden ziyade oynanış ve tarzı ile göze çarpıyor. Kullanılan renk paleti, mekan ve karakter tasarımları, müzikler ve cutscenelerin sahip olduğu sinematografi, eseri ilk kez gören birinin oynadığı diğer yapımlardan kolayca ayırt edebileceği bir üslupta işlenmiş. Suda51’i bu yönüyle takdir ediyorum. Kendine özgü bir stil yaratıp, kendi kitlesini bunun çevresinde bağlayabilen nadir insanlardan biri.

Killer is Dead’in hikayesi bir Devil May Cry serisine epey benziyor. Oyunda avcı bürosu işletiliyor. Ana karakterimiz Mondo Zappa bu büronun görevlere yolladığı tetikçi rolünü üstlenen bir kişi. Oyunun hikayesi birbirinden bağımsız gibi gözüken 12 ana görevden oluşuyor. Ancak son 4-5 bölümü oynarken her görevin aslında tek bir kilit karakterin çevresinde şekillendiği hissine kapılıyoruz. O kişi de Mondo ile yakın bir ilişkisi ve köklü bir geçmişi bulunan David isimli “Ayda yaşayan adam”dan başkası değil.

Oyunun en beğendiğim mekaniği counterlama yöntemiydi. Eğer keyboard ile oynuyorsanız, dövüşte üzerinize gelen bir düşman saldırısından space tuşuna doğru zamanda basarak kurtulursanız görüntü birden ağır çekime geçiyor ve ekranda sol tık ibaresi beliriyor. Mondo hızlıca karşı saldırıya geçiyor. Birkaç saniyeliğine sol tıka ardı ardına basarak, savunmasız düşmana kılıç darbeleri indirebiliyorsunuz. Bu teknik benim gibi uzun boss dövüşlerini sevmeyen insanlar için son derece keyifli bir mekanik. Doğru zamanlama ile en güçlü bossu dahi hiçbir hasar almadan birkaç saniye içinde harcayabiliyorsunuz.

Oyuna puanım 7/10. Keyifli olmasına rağmen hikaye açısından zayıf bir yapım. Bir devam oyunu çıkmasını isterim.

Shadow of the Colossus (2018)

İlk piyasaya sürülme tarihi: 16 Şubat 2006 (7 Şubat 2018)

Geliştirici: Team Ico (Bluepoint Games)

Tür: Action – Adventure – Puzzle

Platform: PS4

Oynama Tarihi: 3 Mart 2020 – 10 Temmuz 2020

Shadow of the Colossus, kolay zorlukta, 5 saat 15 dakika 33 saniyelik bir oynanışın sonunda final verdi.

Mono’yu taş kaideye bıraktıktan sonra kulağımıza ilahi bir ses geliyor. Dönüp dinliyoruz, biraz tedirgin, biraz korkmuş halde. Ses, onu hayata döndürmek için bir düzineden fazla cana kıymamızı istiyor bizden. Kafamız karışık. Çaresiziz. Yapılacak tek şey bu diyoruz. Sadık dostumuz Agro’yu yanımıza çağırıyor ve üzerine biniyoruz. Kulağımıza toynakların taş zemini dövme sesi gelirken yavaşça uzaklaşıyoruz Mono’dan. Cansız bedeni kaidenin üzerinde yatmakta, beyaz entarisi esen hafif rüzgarlarla birlikte dalgalanmakta. Merdivenleri ağır ağır inerken, başımız ondan yana dönüyor. Bir veda ve dönüş yemini. Ardından çimene basıyor nallar. Gözün alabildiğine boş bu araziye çıkarken ufak bir kaygı kaplıyor içimizi. Agro’nun dizginlerini hafifletiyoruz. Sakince kulağına doğru eğiliyor ve elimizle sevgi dolu bir şekilde yanağını okşuyoruz. “Buradan sonrası bize emanet. Onu kendi canımdan daha çok seviyorum, Agro. Onu hayata döndürmenin tek yolu bu. Benimle olman bana güç veriyor. Sana güveniyorum, dostum. Hadi. Yolumuz uzun.”

Orijinal SotC 18 Temmuz 2014 tarihinde bitirmiştim. O günden bu güne kadar oyun hakkındaki hislerimin hiçbirini kaybetmemişim. Üçüncü bossun kafama indirdiği sopadan kaçışmak, beşinci bossun üzerime doğru uçuşu sırasında zıplayıp kanatlarına tutunmak, elektrikli yılan balığı tarafından suda boğulana dek sürüklenmek, Phalanx’ın hava torbalarını vurup yere indiğinde tepesine tırmanmak… Bunları hepsi yine ilk oynadığım günkü kadar içimi kıpır kıpır etti.

Shadow of the Colossus benim EN sevdiğim oyun. Favori oyunun ne diye sorduklarında ikinci defa düşünmeden yapıştırıyorum bu cevabı. Hiçbir çekincemeye düşmem.

SotC’u bir arkadaşıma tanıtmak için şöyle bir cümle kurmuştum: “minimalist bir Yunan trajedyası gibi”. Bu sözümün sonuna dek arkasındayım. Oyunun epik ve lirik dengesine aşığım. Müzikleri, atmosferi, renk paleti dahil her şeyiyle melankolik bir oyun.

Dünya üzerindeki en sevdiğim oyuna elbette 10/10 vereceğim. Duygusal bir notlama da olsa, gerçekten muazzam bir yapım. Hayatımın oyunu.

Kral Lear #Metin

Orijinal Adı: King Lear

Yazar: William Shakespeare

Çevirmen: Özdemir Nutku

Okunma Tarihi: 5 Temmuz 2020 – 9 Temmuz 2020

Kral Lear, popüler Shakespeare eserleri içinde en az fikir sahibi olduğum piyesti diyebilirim. Senaryo metnini okuduktan sonra karar verdim. Bu oyun, Hamlet ve Coriolanus’tan sonra en beğendiğim tiyatro eseri oldu.

Milattan önce 8. yüzyıllara dayandığı iddia edilen bu öykü, Roma’nın kuruluş devrine mübadil olarak Britanya’da hükümdarlık etmekte olan Leir of Britain’ın başından geçenlerin kurgusal bir anlatımını barındırıyor.

Leir karakterinin, Kral Arthur efsanelerinin popülerliğinden faydalanmak adına ortaya çıkarılmış olduğunu öğrendim. Geoffrey of Monmouth isimli bir papaz, 12. yüzyılda yaşarken Britanya’nın sahte bir tarihini yazıyor. Leir isimli hükümdara da burada yer veriyor. Leicester şehrini kuran kişinin de Kral Leir olduğunu iddia ediyor. Bu eseri bitirdikten sonra yaptığım ufak bir araştırma sonucunda öğrendiğim bilgiler. Öyküden tamamen bağımsız bir şekilde not düşmek istedim.

Piyese dönecek olursak belirtmek istediğim çok kritik bir mesele var. Shakespeare bu oyunda, son perde için seyircisini hazırlama işine daha fazla odaklanmış gibi geldi. Üçüncü perdedeki fırtına sahnesi dışında temponun yükseldiği anlar pek yoktu. Oyunu sergilenirken tecrübe ediyor olsam, oyuncuların performansı bu düşük ritmin üzerini kolaylıkla örtebilirdi. Ancak metin üzerinden okurken sıkıldığım birçok sahne ve kısım oldu.

Kral Lear’ın meşhur fırtına sahnesinin birkaç ay evvel yazdığım şiire tematik ve duygusal olarak bu kadar benzemesi de beni şaşırttı doğrusu.

Pişmanlık
En mühim elçisiydim bu diyarın
Göğün altında yaşanmış ne varsa gördüm.
Sakladıkları biricik canların uçup gittiği bedenleri
İçinde kıpırdanan hayatları yitirmiş evleri.
Dönüp gitmek kolay olurdu elbet
Ardından yumruklar savrulmazken.
Öylece durdum ve bakındım
Önümde uzanıp giden yıkımın sunduğu manzarayı seyrettim.
Kanı ve ölümü gördüm
Gerçekleşememiş hayalleri, tadılamamış mutlulukları.
Gözlerime gökteki kasvetli bir bulut ilişti
Ufuktan kopmuş gelmekteydi vaziyetimi seyretmeye.
Bağırdım, acele et yetiş bu yana, dedim ona
Dök yaşlarını tepemizden aşağı zifiri heyüla
Sil süpür ne varsa yeryüzünde
Ardında sel bırak, fırtınalar kopart
Yeter ki ört üstünü sergilenen günahların
Kimselere ulaşmasın tek bir kanıt
Gezen tek bir ruh kalmasın buralarda.
Yırt gök kubbeyi
Boşalt yere gecenin kemikleri titreten serinliğini
Senin geçişini gören köyler afet çanları çalsın
Etekleri tutuşsun, şaşırsın feleğini
Ama sen hiçbir şeyi hatırlama
Unut her birini
İnsanın kaderine karşı merhem bulunamamış yeryüzünde
Kederlenme aşağı bakıp
Sadece düşün gezeceğin şen ülkeleri
Şimdi gönder başımıza, biçtiğin felaketleri
Gönüldeşlik gerekmez, yalnız püskür öfkeni
Bir katile de bu yaraşır zaten
Kurbanın kaderine ortak olmak.

04.04.2020, YCA, İstanbul (18.05.2020)

Epik ve lirik tonu tam aradığım düzeydeydi. Hikayedeki en sevdiğim karakter olan Edgar’ın kardeşi ile düellosu, âmâ bırakılan Gloucester’ın vefatı, Lear’ın trajik sonu ve Kent’in kendini krala affettirmesi ile aklımda kalacak bir eser oldu.

Oyuna puanım 8/10. Beşinci perde, her şeye değdi. İyi ki okudum dedirtti bana.

Sonun Başlangıcı

Orijinal Adı: Falling Down (1993)

Yönetmen: Joel Schumacher

Türü: Suç – Drama – Gerilim

İzlenme Tarihi: 8 Temmuz 2020

Bu filmi nereden öğrendiğimi ve izleme listeme aldığımı hiç hatırlamıyorum. Ancak izlediğim için son derece mutlu hissediyorum.

Filmi, No Country For Old Men’in tam zıttı bir duruş sergiler halde buldum. Psikolojik çöküşünün yanında bir de mesih kompleksi benzeri tavır takınan bir adamın toplumun gözle görülebilen sorunlarını eleştirdiği bir hava hakim. Yer yer anarşist, kimi zaman da vatansever, bazen de komünist çıkışlar yapan karakterimiz toplumun hiçbir kesimini boş bırakmıyor. Azınlıklardan ırkçılara, işsizlerden zenginlere her topluluğa bir şekilde laf dokundurmayı başarmış.

Bu durum onun eleştirel dilinin pek tutarlı olmadığı anlamına geliyor. Fakat akıl sağlığı yerinde olmayan bir karakter olduğunu ve o anda başına ne geliyorsa ona göre davrandığını göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Tabii bu biraz da senaristin kaçış yolu görevi görmüş de olabilir. Bilemeyeceğim.

Yapıma puanım 7/10. Sosyal mesaj verme kaygısı barındıran bir suç dramasıydı.

Cennetin Kapısında

Orijinal Adı: Valhalla Rising (2009)

Yönetmen: Nicolas Winding Refn

Türü: Macera – Drama – Fantastik

İzlenme Tarihi: 7 Temmuz 2020

Hazır God of War 2018 oynuyorken Norse temasına sahip bir şeyler izleyeyim diye düşünerek indirmiştim bu filmi. Ancak yaklaşık bir aydır öylece klasörde bekliyordu. Henüz izlemeye fırsat bulabildim.

Filmin sinematografisini çok beğendim. Hikayesi ilginç olmamakla birlikte sürükleyici de değildi. İzlemeye devam etmemi sağlayan tek şey filmin Danimarka fiyortları ve İskoçya dağları gibi mekanlarda çekilmiş olmasıydı. Manzaralar, efektler ve renk paleti görsel olarak beni gayet tatmin etti.

Yapıma puanım 6/10. Vasat bir macera filmiydi. Yine de farklı bir konsept denemek isteyenler için iyi bir seçim olacaktır.

Andrei Rublev

Orijinal Adı: Andrei Rublev (1966)

Yönetmen: Andrei Tarkovsky

Türü: Biyografi – Drama – Tarihi

İzlenme Tarihi: 6 Temmuz 2020

Andrei Rublev uzun zamandır izlemek istediğim bir filmdi. Normalde 3 saatlik film izlemek konusunda pek çekincem olmaz. Hatta bu uzun metrajları izleyip bitirince kendimi daha tatmin olmuş hissederim. Ancak nedendir bilinmez Andrei Rublev’i izlemek konusunda epey sorun yaşadım. Birkaç defa farklı kaynaklardan indirdim. Bunlarda yalnızca 1.5 saatlik birinci kısma rastladığım için şevkim kırıldı. Ancak en sonunda farklı bir yerden filmin tam halini buldum ve indirdim. Fakat bu sefer de izleyecek vaktim olmamıştı. Ertelendi durdu.

Filmi izleyemediğim için gözümde büyüdü herhalde bilemiyorum. Hikayenin ortalarında epey baydım. İkinci kısım, birinci kısma göre daha yüksek tempoluydu. Bu yüzden pür dikkat izledim denebilir. Biyografi bir eser izleyeceğim için kendimi monoton olay dizisine şartlamıştım. Yine de izlerken neden sıkıntı bastı bir türlü çözemedim.

Filmin en akılda kalıcı sahneleri Vladimir baskını ve çan dökümcüsü çocuğun öyküsüydü. Cadı şenliği gibi bir olayı görmeyi hiç beklemiyordum. O da ilginç anlardan biriydi.

Yapıma puanım 7.5/10. Güzel bir dönem filmi ve biyografik yapımdı.

Book of Demons

İlk piyasaya sürülme tarihi: 14 Aralık 2018

Geliştirici: Thing Trunk

Tür: Aksiyon – Hack&Slash

Platform: PC

Oynama Tarihi: 30 Haziran 2020 – 4 Temmuz 2020

Book of Demons, 13 saat 12 dakikalık bir oynanışın sonunda Osvif isimli 29 levellık bir savaşçı karakter ile final verdi.

BoD benim dikkatimi oyun henüz early-access iken çekmişti. Resmi çıkışını yapmamış hiçbir oyunu oynamama prensibine sahip olduğum için listeme atıp çıkışını beklemeye koyulmuştum. Oyun çıkış yaptığında ise ben varlığını çoktan unutmuştum. Hatırlamam ise Youtube üzerinde rastgele gezerken denk geldiğim bir oyuncunun çekmiş olduğu kısa oynanış videosu ile gerçekleşti. Böylece oyunu wishlistimde daha üst sıraya çektim ve 2020 Yaz İndirimleri içerisinde satın alıp oynamaya başladım.

Oyunun A-RPG türüne getirdiği çok hoş bir farklılık var. Karakterimizi haritada gezdirmek için önceden çizilmiş bulunan koridorlar boyunca sürüklememiz gerekiyor. Masaüstü bir oyunda kendi piyonumuzu ilerletmemize benzer şekilde bu karakter ufak zıplama animasyonları ile önündeki yolu kat ediyor. Düşmanlar ise bu harita üzerinde serbestçe dolaşabiliyor. Bizim hareket imkanımız son derece kısıtlı iken düşmanların istedikleri gibi sağa sola yürümesi, uçması hatta zıplaması başlarda epey zorluyor.

Bu sıkıntının çözümü de skillerde yatıyor. Karakterimiz skill yerleştirmek için belirlenmiş kart yuvalarının kilidini açabildiği vakit işin rengi değişiyor. Düşmanlara stun atmak, tek tık ile iki düşmana birden vurmayı sağlayan bir saldırı edinmek, dash atmak, çevredeki düşmanları kendinden uzaklaştırmak gibi yetenekleri kullandığınız vakit gerçek bir A-RPG oynadığınızı hissetmeye başlıyorsunuz.

Oyunun en büyük sıkıntısı ki bu da aslında oyunun diğer türdeşlerinden ayıran özellik oluyor, o da savaş sistemi. Oyunun dövüş mekaniği, hızlandırılmış bir turn-based savaş sistemine benzetilebilir. Karakterimiz verdiğimiz her komutu anında gerçekleştirmiyor. Saldırıların hantallığı yanında, hareketlerin de gecikmeli olması güçlü bosslar veya kalabalık düşman sürüsü karşısında sizi ölüme sürükleyebiliyor.

Oyunun origami-vari çizimlere sahip bir sanat anlayışı var. Bu ilk başta çok güzel gözüküyor ancak oyunda yalnızca (şeytan da dahil) altı karakteri yakın plandan gördüğümüz için dokudaki özensizlik hayal kırıklığına uğratıyor. Daha çeşitli kostüm ve mekanlar görebilseydik bu basit tasarımları sıkıntı etmezdim.

Sıkıntı duyduğum bir küçük mesele daha var. Bu da oyunu birkaç gündür arka arkaya oynamamdan kaynaklanıyor. Oyun uzun soluklu oynanışa pek imkan sağlayan bir yapım değil. Zindanda koridorlar boyunca ileri-geri yürümek bir süre sonra bayıyor. Kendi oynayışınız sırasında sık sık ara verirseniz benim çektiğim çileyi çekmemiş olursunuz.

Oyuna puanım 7/10. Her şeye rağmen oldukça hoş bir oyundu. Bu stili bir seriye çevirmeyi planlamışlar. Gelecek oyunlarında bu dikkatimi çeken sorunları aşmayı başarmalarını umut ediyorum.

Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi

Orijinal İsim: A Portrait of the Artist as a Young Man (1916)

Yazar: James Joyce

Okuma Tarihi: 8 Haziran 2020 – 3 Temmuz 2020

Joyce’un karakteri bana hep ilginç gelmiştir. Kendi gençliğini kurgulayarak anlattığı bu yarı-otobiyografik romanını okumayı uzun zamandır istiyordum. Bu kitabı okuduğum zaman Joyce’u Joyce yapan sürecin ne olduğunu idrak edebileceğimi düşünmüştüm. Öyle de oldu tabii ki.

Roman beş ana bölümden oluşuyor. Her bölümde aklımda kalan en az bir dikkat çekici sahne oldu diyebilirim. Hızlıca özetlemek gerekirse şöyle:

İlk bölümü düşündüğümde aklıma gelen şeyler: Parnell’in ölümü sonrasına denk gelen Noel kutlama yemeğinde siyaset ile din üzerine gerçekleşen kavga ve Stephen’ın kırık gözlüğü nedeniyle yazı yazmaması sonrasında sınıfa giren papazdan sopa yemesi. İkinci bölümde ise arkadaşlarıyla yaptığı edebiyat sohbeti sonrasında en büyük şairin Byron olduğunu söylemesi ve ardından zorbalık görmesi; bölümün sonlarına doğru bir kadınla cinsel yakınlaşma yaşaması idi. Üçüncü bölüm kitaptaki en sevdiğim bölüm oldu diyebilirim: işlediği günahın büyüklüğü altında ezilmesi, ruhunun ızdırap çekmesi ve sonradan daha fazla dayanamadığına karar verip günah çıkartması. Bu kısımlar gerçekten harikaydı. Bir insanın çekebileceği manevi sıkıntıları oldukça büyüleyici bir şekilde anlatmıştı. Dördüncü bölüm kısaydı, bu bölümde Stephen’ın mezhebe davet edildiği sahne önemliydi. Beşinci bölüm en uzun kısım olmakla birlikte epey bir olay da barındırıyordu. Stephen’ın, İngiliz dekan ile yaptığı huni-ağazlık kelimesi üzerine tartışma sırasında İngilizce hakkında düşüncelere dalması; Davin ile yaptığı tartışma sırasında “İrlanda, kendi yavrularını yiyen o kocamış dişi domuzdur” lafzını etmesi; en yakın arkadaşı Cranly ile şehirde yürürken yapmayı Tanrı ve Katoliklik üzerine sohbeti en akılda kalıcı anlardı.

“Eskiciden alınma yeni elbiselerimi annem düzene koyuyor. Dua ettiğini söylüyor evimden ve arkadaşlarımdan uzakta yüreğin ne olduğunu ve ne duyduğunu kendi hayatımda öğrenebileyim diye. Amin! Dilerim öyle olsun. Hoş geldin, ey hayat! Milyonuncu keredir yola çıkıyorum yaşantının gerçekliğiyle karşılaşmak ve ruhumun nalbantında soyumun yaratılmamış vicdanını dövmek için.”

Dublinliler’deki öykülerin ardından Sanatçının Gençlik Portresini okumuş olmak, Joyce’un dehası üzerine daha net fikirlerimin oluşmasını sağladı. Beni bu kadar etkileyen şey belki de yazarla benzer düşüncülere sahip olmamdı. Bilemiyorum. Ancak onun İrlanda özelinde gerçekleştirdiği dini, kültürel ve ailevi değer sorgulamasını ben de hemen hemen her gün yaşamaktayım. Zamanın ötesinden benimle gönüldeşlik kurabilen insanların olduğunu bilmek buruk bir mutluluk veriyor.

Esere puanım 8.5/10. Okuması hiç de kolay olmayan bir kitaptı. İlerleyen yıllarda bu eseri orijinal dilinde okumayı planlıyorum.

Ayakashi: Japanese Classic Horror

Seri Çıkış Tarihi: 13 Ocak 2006 – 24 Mart 2006

Türü: Gizem – Tarihi – Korku – Fantastik

Bölüm Sayısı: 11

İzlenme Tarihi: 4 Haziran 2020 – 3 Temmuz 2020

Mononoke isimli seriyi izlemek uzun süredir aklımdaydı. Ancak serinin standalone bir dizi olduğunu sanıyordum. Geçenlerde Mononoke’nin ana karakteri olan gizemci seyyahın Ayakashi isimli seride bir prologue bölümüne sahip olduğunu öğrendim. Böylece bu seriye başladım.

Serinin ilk dört bölümü, Nanboku Tsuruya adıyla tanınan 18. yüzyılda yaşamış bir piyes yazarının kaleme aldığı ‘Yotsuya Kaidan’ (Ghost Story of Yotsuya) isimli oyunu öykü ediniyordu. Bu hikayeyi epey beğendim. Olaylar tam bir Yunan tragedyası gibi gelişiyordu. Sinsi ve gerçekten kötü kişiliklere sahip olan karakterleri (mesela Iemon) içinde barındırıyordu. İleride bu hikayenin bir benzerini yazmak istiyorum. Hikayeyi birkaç katman daha genişleterek daha karmaşık bir ihanet ve intikam öyküsü çıkarılabilir.

İkinci ve üçüncü öykü, ilk öykünün epey gölgesinde kaldı. İkincisi klasik bir insan-tanrısal varlık aşkını konu alıyor. İnsanüstü canlı, insana aşık olduğu için güç kaybediyor. Aşkı ve hayatı arasında bir seçim yapması gerekiyor. Üçüncü öykü ise Mononoke’nin prequeli olduğu için önemliydi. Ancak öyküsel olarak çok etkileyici gelmedi. Sanat yönetimi son derece başarılı ve önceki iki hikayeden farklıydı. Mononoke serisinde de benzer sanat anlayışını göreceğime inanıyorum

Seriye genel puanlamam gerektiği için 7/10 veriyorum. Yotsuya Hayaleti öyküsü kendi başına sekiz puanı hak ediyordu.