Ao no Exorcist: Kyoto Fujouou-hen

Seri Çıkış Tarihi: 7 Ocak 2017 – 25 Mart 2017

Türü: Aksiyon – Doğaüstü – Fantastik – Shounen

Bölüm Sayısı: 12

İzlenme Tarihi: 7 Ocak 2017 – 29 Haziran 2020

Ao no Exorcist (Blue Exorcist) hiçbir zaman ayılıp bayıldığım bir seri olmadı. İlk sezonunu yıllar evvel izlemiştim. Bugün hatırlamadığım gibi muhtemelen o seriyi bitirdiğim günün ertesinde de hikayeye dair pek bir şey aklımda kalmamıştır. Ortalama bir shounen olduğu için akılda kalabilecek çok az unsur barındırıyor.

Sürekli bahsini geçirdiğim o meşhur animeye-ara-verme-dönemine denk geldiği için Ao no Exorcist’in ikinci sezonunu 7. bölümde bırakmışım. Geçen hafta devam etme kararı aldığımda hikayede en son nelerin işlenmiş olduğunu hatırlamadığımı fark ettim. Ancak pek önemsediğim bir yapım olmadığı için, baştan izlemek yerine en son izlemiş bulunduğum 7. bölümü tekrar izlemek gibi bir çözüme gittim. İyi ki de böyle yapmışım. Pek bir şey kaybettiğime inanmıyorum.

Yıllar evvel Ao no Exorcist serisini izleme kararı almamın sebebi Rin Okumura’nın anime gruplarında sık sık paylaşılıyor olmasıydı. Bir de Mephisto isimli karakterin tasarımını beğenmiş olmamdı. İzlediğim için çok memnun değilim ama genel olarak her bitirdiğim eserde olduğu gibi hafif bir tatmin hissi yaşıyorum. Bu kadar.

Bu sezona puanım 6/10. Oldukça bayık ilerledi ve final verdi. Üçüncü sezon çıkarsa izlerim, ancak pek merak etmiyorum.

Genç Werther’in Acıları

Orijinal İsim: Die Leiden des jungen Werthers (The Sorrows of Young Werther) (1774)

Yazar: Johann Wolfgang von Goethe

Okuma Tarihi: 25 Haziran 2020 – 29 Haziran 2020

Romantik dönemin ruhu ve bu sanat akımında eser vermiş tüm sanatlar ilgimi çekiyordu. Goethe de uzun zamandır üzerine düşmeyi planladığım bir yazardı. Frankenstein romanında, canavarın edebiyatı keşfetmesini sağlayan eserlerden biri de Genç Werther’in Acıları idi. Mary Shelley, kendi romanında bu esere yer verdiğine göre epey sevmiş olacak diye düşündüm. Bu yüzden de birden ilgimi çekti. Goethe’nin, her ne kadar Polidori yazmış olsa da Lord Byron’ın adıyla yayınlanmış olan Vampir öyküsüne “Byron’ın bugüne dek yazdığı en iyi şey” dediğini de bildiğim için bu Avrupalı entelektüel çevrenin birbiriyle yakın bir temas halinde olduğuna hep inanıyordum. Frankenstein’ın canavarına ilham veren bu kitabı bu yüzden okumaya karar verdim.

Werther’in öyküsü tam anlamıyla bir melodram. Ben aşk öykülerini pek sevmem. İlginç bulmam. Bu öykünün de Lotte ile arasında yaşanan çekime odaklandığı kısımlar beni fazla açmadı. Yine de Werther’in hayata, insana, fakirliğe, acıya ve ölüme karşı duyduğu hisler ile düşünceleri bir mektup yazısı üzerinden öğrenmek son derece keyifliydi.

Bu kitabı bir kelime ile anlatacak olsam, o kelime ‘tutku’ olurdu. Romantik yazarların sahip olduğu genel duygusallık bu kitapta da mevcut. Goethe belki ilk romantik değil ama ilk romantiklerden biri, ve bu sanat anlayışının yaygınlaşmasında, kitleler halinde okunmasında büyük payı olan bir şahsiyet.

Yirmi beş yaş böyle bir roman yazmak için son derece uygun bir dönem. İnsan hayatının her döneminde farklı bir ruha bürünüyor. Gençlik enerjisinin ve insan duygularının doruk noktasına ulaştığı bu dönemi böyle kişisel bir öykü yazarak değerlendirmiş olmasını kendi nezdimde çok kıymetli buldum.

Esere puanım 7/10. Son derece duygu yüklü bir öyküydü.

Yamishibai: Japanese Ghost Stories 4

Seri Çıkış Tarihi: 16 Ocak 2017 – 27 Mart 2017

Türü: Dementia – Korku – Doğaüstü

Bölüm Sayısı: 13

İzlenme Tarihi: 23 Ocak 2017 – 24 Haziran 2020

Yami Shibai isimli kısa Japon korku öyküleri derlemesini ilk sezonundan beri takip ediyordum. İlk üç sezonu, sıkı anime takipçisi olduğum dönemde gösterime girmişti. Bu nedenle onları, izlediğim büyük serilerin yanında çerezlik olarak tüketmeyi uygun görüyordum.

2017 sonrasında anime izleme alışkanlığımı kaybettim. Yami Shibai’nin dördüncü sezonu da o vakit başlamıştı. İlk üç bölümünü izlemiş olmama rağmen takibi bıraktım. Böylece kendisi yarım bıraktığım onca seriden biri olarak MyAnimeList hesabımda yer tutmaya devam etti.

Geçen hafta dördüncü bölüm itibariyle izlemeye devam etme kararı aldım. Ben bıraktıktan sonra seri 7. sezona kadar devam etmiş. Bunu öğrenmek sevindiriciydi. Anlatılan öyküler muazzam kurgular taşımıyor olsa da 3-4 dakikalık bir izleti için oldukça yaratıcı konseptler barındırıyor. Birkaç öykü tekrar ele alınıp, biraz parlatılırsa ortaya uzun metraj bir korku filmi çıkarmak işten bile değil.

Fikirler vasat ve vasatın üstünde seyrediyor. Daha önceki sezonlarda da uygulamışlar mıydı hatırlayamıyorum ama bu sezonun bölümlerine, gerçek hayatta çekilmiş videolar ve fotoğraflar da yerleştirmişler. Aniden gerçek bir insan yüzü veya canlı çekilmiş bir nesneyi ekranda görmek insanı ürkütüyor.

Bu sezona puanım 5/10. Devam sezonlarını da uygun bir vakitte izlemeyi planlıyorum.

İngiltere Benim

Orijinal Adı: England Is Mine (2017)

Yönetmen: Mark Gill

Türü: Biyografi – Drama – Müzik

İzlenme Tarihi: 19 Haziran 2020

Bu filmi, sosyal medyada dolanırken bir kullanıcı profili tarafından paylaşıldığı vakit görmüştüm. Ana karakterin tarzı ve filmin adı hoşuma gitmişti. Ancak konusuna dair hiçbir şey bilmiyordum.

The Smiths grubu daha önce dinlemiş olduğum ama pek aşinalık kazanmadığım ve hakkında bilgi sahibi olmadığı bir gruptu. Bu filmin konu edinmiş olduğu şey, The Smiths grubunun kurucularının nasıl tanışıp bir araya geldiği üzerineydi.

Yapıma puanım 5/10. Grubun gitaristi ve solisti hakkında hiçbir şey bilmediğim için muhtemelen fan-service dolu olan bu filmden de hiçbir duygu kırıntısı hissedemeden ayrıldım.

Venedik Taciri #Metin

Orijinal Adı: The Merchant of Venice

Yazar: William Shakespeare

Çevirmen: Özdemir Nutku

Okunma Tarihi: 16 Haziran 2020 – 18 Haziran 2020

Venedik Taciri benim bugüne kadar okuduğum veya izlediğim Shakespeare eserleri içinde en farklı hissettiğim eser oldu.

Bahsi geçen farklılığın sebebi duygusal yoğunluğunun düşük olması ile birlikte bir cumhuriyet olan Venedik hükümetinin adalet söz konusu olduğunda mahkemelerde nasıl bir işleyiş sergilediğinin gerçeğe yakın bir gösterimini sunuyor olmasıydı.

Kısacası Venedik Taciri, trajediden uzak realist teması ile üzerimde duygusal bir iz bırakamadı. Ancak duruşmada borç senedinin şartlarının nasıl eğilip büküldüğünü görmüş olmak oldukça hoşuma gitti. Kanunların akıllı insanların elinde nasıl da suistimal edilebileceğinin güzel bir örneği denilebilir.

Esere puanım 7/10. Shylock ve Portia gibi ikonik iki karakteri barındıran bir piyesti.

Innsmouth’un Üzerindeki Gölge

Orijinal İsim: The Shadow over Innsmouth (1936)

Yazar: Howard Phillips Lovecraft

Okuma Tarihi: 15 Haziran 2020 – 16 Haziran 2020

Innsmouth Üzerindeki Gölge, Lovecraft’ın elinden çıkmış olan hikayeler içinde en beğendiğim öykü oldu. Hikayenin kurulumu, gerilimi ve çözülme noktaları birbirine harika bir şekilde geçirilmiş. Kurgu içindeki bölümlerin bu kusursuz geçişi, sürükleyici bir okuma imkanı da sağlıyor.

Ana karakterimiz Robert Olmstead, soyuna dair bilgiler toplamak için Arkham kasabasına yolculuğa çıkıyor. Bu yolculuğu sırasında, Arkham’a giden yol üzerindeki Innsmouth isimli garip bir balıkçı kasabasından haber alıyor. Bölge insanlarının oradan uzak durması ve Innsmouthlu insanlara karşı takındıkları tavırlar, Robert’ın ilgisini çekiyor. Böylece Arkham’dan evvel buraya uğramanın verimli bir etkinlik olacağına kanaat getiriyor. Böylece hikayemiz başlamış oluyor.

Kasabaya yaptığı yolculuk sırasında ve kasabadaki insanlarla yaptığı görüşmeler sayesinde bölgenin tarihine dair detayları öğreniyoruz. Kasabanın dini haline gelmiş Ezoterik Dagon Tarikatı ve onların faaliyetleri hakkında öğrendiğimiz bilgiler nedeniyle yavaşça gerilime kapılıyoruz.

Son bölümde alıştıra alıştıra ardına geçtiğimiz gizem perdesini çok beğendim. Çehov’un Tabancası kuralına son derece uygun bir şekilde işlenmişti. Ani gelen twistler çoğu kez ağzımda kötü bir tat bırakıyor olsa da, bu öykününki gayet yerinde idi.

Esere puanım 7.5/10. Bunu okumadan evvel birkaç Lovecraft öyküsü bitirmiş olmanın, okuma keyfini artıracağına inanıyorum.

Bir Nefes Dede Korkut #Oyun

Orijinal Adı: Bir Nefes Dede Korkut

Derleyen & Yöneten: Gökçe Kurt Elitez

Başroller: Gökçe Kurt Elitez – Ziya Serkan Doğan – Fuat Yıldız – Bahri Çakır

İzlenme Tarihi: 11 Haziran 2020

Bir önceki inceleme yazımda da bahsettiğim gibi kamu ile paylaşılan dijital ortamda izlenebilecek tiyatro oyunları listesini gözden geçiriyordum. Son zamanlarda Türk kültürü ve tarihine dair düşünceler içinde bulunduğum için bu oyun ilgimi çekti. Dede Korkut okuması yapmamın üzerinden en az 10 sene geçtiği ve bu süreçte bu masal derlemesine dair hiçbir eser tüketmediğim için iyi bir hatırlatma görevi de göreceğini düşünerek bu oyunu izleme listeme aldım.

Oyun, Dede Korkut masallarının en ikonik üç hikayesini öykü ediniyor. Sırasıyla söylemek gerekirse bunlar; Boğaç Han, Deli Dumrul ve Basat ile Tepegöz.

Kostümleri, Orta Asya Türklerinden ziyade Kuban’da yaşayan slav kökenli Kozakların folklorik kıyafetlerine benzettim. Bu biraz olumsuz hissettirdi. Etnik yönü daha kuvvetli olan kostümden ayarlanabilirdi. Öykü anlatıcısı görevini üstlenen, Kam Ana gibi bir tarza bürünmüş olan Elitez’in kostümünü ayrı tutuyorum. Onun kıyafetinin Altay aurası diğer üçüne nazaran daha yüksekti.

Oyuna puanım 6.5/10. Oldukça güzel bir yorumlama oyun olmuş. Bir saat gibi kısa bir süreye sahip olması da oyunu tek oturuşta rahatça tüketebilmenize olanak tanıyor.

III. Reich’in Korku ve Sefaleti #Oyun

Orijinal Adı: Furcht und Elend des Dritten Reiches (Fear and Misery of the Third Reich)

Yazar: Bertolt Brecht

Çevirmen: Yılmaz Onay

Başroller: Adem Mülazim – Ayşe Gülerman – Batuhan Pamukçu – Gökhan Kum

İzlenme Tarihi: 10 Haziran 2020

Bu tiyatro oyununu uzun zamandır izlemeyi planlıyordum. Lisans eğitimi aldığım dönemde okulumuzun drama kulübü tarafından canlandırılacağını öğrendiğimde sevinmiştim. Ancak proje derslerinin yoğunluğu nedeniyle gelişmeleri takip edemedim ve oyunu kaçırdım.

Metni alıp okumayı düşündüm. Ancak tiyatro oyunlarının, Shakespeare gibi şiirsel bir dile sahip değilse metin üzerinden okunmasının pek etkili olmadığını düşünüyorum. Bu yüzden de sürekli erteleyip durdum.

Pandemi sebebiyle aylardır birçok dijital medya ürünü kamuyla paylaşılıyor. Geçen gün dijital ortamda izleyebileceğimiz tiyatro oyunları diye bir liste gördüm. Neler varmış diye bakarken 3. Reich’ı gördüm. Fırsat bu fırsat dedim ve izlemeye koyuldum.

Hikaye, Nasyonal Sosyalizm’in yükselişini ve bu süreçte halkın içine düştüğü ‘korku ve sefaleti’ işliyor. Birkaç farklı aile ve insan hikayesine şahit olurken, hükümetin kararları karşısında Alman halkının ne zorluklar çekip nasıl ikilemlere düştüğünün örneklerini görüyoruz.

Oyunculuklar, kostümler, ışık ve ses yönetimi oldukça güzeldi. Kuşkusuz oyunun en akılda kalıcı sahneleri bir fırında gerçekleşen Marksist ve SS subayı didişmesi ile Hitlerjugend üyesi çocuklarının kendilerini ispiyonlayacağından korkan anne-babanın olduğu sahnelerdi.

Birinci Perde
İkinci Perde

Oyuna puanım 7.5/10. Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu’na, bu imkanı sağladıkları için teşekkür ediyorum.

Locke

Orijinal Adı: Locke (2013)

Yönetmen: Steven Knight

Türü: Drama

İzlenme Tarihi: 9 Haziran 2020

Bu filmi iki gün önce bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine indirdim. Arkadaşım filmin bir arabada geçtiğini ve yalnızca telefon konuşmaları üzerinden ilerlediğini söyleyince ilgimi çekti. Açıkçası Tom Hardy’yi pek sevmiyor olsam da konseptin ilginçliği ve deneyselliği nedeniyle merakıma yenik düşmüş bulundum.

Film, başarılı bir kariyere ve mutlu bir aileye sahip olan Ivan Locke’un hayatını birden tepetaplak eden bir buçuk saatlik araba yolculuğunu konu ediniyor. Bir sene evvel yapmış olduğu bir hatayı telafi etmek adına yola çıkıyor ancak bu sürüş boyunca ailesi, iş arkadaşları, patronları ve hata ortağıyla arasındaki ilişkinin değişimine tanık oluyoruz.

Filme puanım 6.5/10. Gayet güzel bir dram filmi olmuş. Her filmindeki gibi tek kişilik bir performans arayanlar için birebir.

Kara Kule 4: Büyücü ve Cam Küre

Orijinal İsim: The Dark Tower IV: Wizard and Glass (1997)

Yazar: Stephen King

Okuma Tarihi: 19 Ağustos 2019 – 8 Haziran 2020

Kara Kule ne büyük umutlarla başlamış olduğum bir seriydi. Kendisine karşı yetiştirmiş olduğum her bir beklenti zerresini, okuyup bitirdiğim her bir kitapla parça parça etti.

King’e karşı öyle bir öfke doluyum ki bu kitabı okumamak için ayak diredim. Lanet ettim. Başlamaz olaydım dedim. Ancak eninde sonunda serinin dördüncü kitabını da okumuş oldum. Şu bir ay içinde Kara Kule, tüm kitap okuma isteğimi ve hevesimi alıp götürdü. Beni okumak denen eylemden soğuttu. Böyle rezil bir anlatı, bu derece lüzumsuz detaylar, vakitsiz bir şekilde kör göze parmak derecesinde sunulan Amerikan kültürü göndermeleri bana illallah ettirdi.

Neyse yazıyı çok uzun tutmak istemediğim için ağlama kısmını kısa kesiyorum. Zaten uzun bir süre S. King denen bu adamın başka hiçbir kitabına elimi sürmeyeceğim. En az bir sene boyunca “gerçek edebiyat” ürünü tüketerek terapi görmem gerekiyor.

Bu kitap, Kule’ye doğru gerçekleştirilen yolculuğa devam etmek yerine, Roland’ın geçmişine odaklanmayı tercih etmiş. Hikaye, üçüncü kitabın bıraktığı yerden, Blaine the Mono ile girilen bilmece yarışmasıyla devam ediyor. Ardından ekibimiz Topeka, Kansas’ta bir süre ilerliyor. Gece olduğunda yolculuklarına ara veriyorlar. ‘Thinny’ (incecik) isimli fenomenin manzarası eşliğinde kamp kuruyorlar. Kurulan ateş başında Roland’ın 15 yaşındaki halini, Susan ve eski ‘ka-tet’inin başına neler geldiğinin öyküsünü dinliyorlar. Ardından yollarına devam ediyorlar. Büyücü “Oz” ile karşılaşıyorlar. Maerlyn (Marten veya Flagg) gözüküyor ve ortadan kayboluyor. Sonrasında ekibimiz yolculuklarına devam ederlerken kitap final veriyor.

Kitaba puanım 6.5/10. Yedi puan vermeyi çok isterdim ama beni bu kadar daraltıp canımı sıktıktan sonra yarım puan dahi yüksek notlandırmayı gönlüm el vermedi.