Titanfall 2 senaryosu yaklaşık 6 saatlik bir oynanışın sonunda final verdi.
Hikayenin çok muazzam bir derinliği yok. Sıradan bir dünyalar savaşı denebilir. Titan ismi verilen mobile-suitlerle kuşanarak gezegenler arası bir operasyona çıkıyoruz. Biz Copper isimli çaylak bir asker olmamıza rağmen çıktığımız ilk görev sırasında büyük bir yenilgiye uğruyoruz. Eğitmenimizin saldırı sonrası ölmesi nedeniyle onun kaskı aracılığıyla Titan’ını kontrol etmeye başlıyoruz. Sonrasında onun bıraktığı yerden görevi devam ettiriyor ve Ark isimli silah -veya anahtarı- düşman eline geçmeden elde etmek için yola düşüyoruz.
Dediğim gibi hikayenin pek özgün bir yanı yok ancak bu oyunun kendi kalitesinden hiçbir şey götürmüyor. Zira oynanış mekanikleri sen derece kuvvetli bir yapımla karşılaşıyoruz. Duvarlarda yürümek, double-jump yapmak, Titan ile farklı saldırı modlarına geçiş yapmak, düşman Titanlarda rodeo yapmak ve benzeri çeşitli dinamikler ile oyun sizi alıp götürüyor.
FPS oyunlarını uzun süre oynayamayan biriyimdir. Mission veya level halimde ilerlediğimiz FPS oyunlarında genellikle her bölümün bitişi ardından oyunu kapatır ve biraz ara veririm. Bu türe karşı genel olarak mesafeliyim. Aralıksız bir şekilde uzun süre oynayamıyorum. Ancak Titanfall 2 oynarken her bölümün bitmesi ile birlikte kendimi cihazı kapatmadan bir sonraki missionı da oynarken buldum. Ne üzerinize dalga dalga düşman sürü yolluyor ne de sadece platform ögeleriyle oradan oraya koşmamızı istiyorlar. Bunun dengesini çok iyi kurmuşlar.
Oyunun en beğendiğim özellikleri Andersen isimli pilotu aradığımız tesisteki zamanda ileri geri gitmemizi sağlayan eldiven ve Arc Tool ismi verilen cihazları aktif-deaktif etmemizi sağlayan alet idi. Bunları kontrol ettiğimiz bölümlerin daha uzun olmasını dilerdim lakin fazla fazla kullanıyor olsak büyülerinin bozulabileceğini de düşünüyorum.
Finalde BT-7274 isimli robot ile Cooper’ın kurduğu bağ beni gerçekten duygulandırdı. Böyle aksiyon-macera odaklı yapımlarda heroic sacrifice görmek daima hoşuma gitmiştir. Her seferinde de ruhumun en hassas noktalarına dokunuş yapar. Titanfall 2’nin bu görece kısa senaryo da bunu yapmayı başardı.
Her şeye rağmen eşsiz bir yapım olmuş. Öyle ki içimde Apex Legends oynama isteği uyandı. Belki ona da bakalım ama şimdi değil.
Oyuna puanım 8/10. Hikayenin, çok değil, 1-2 bölüm daha uzun olmasını isterdim. Böylece notumu yarım puan yukarı vermek konusunda hiçbir çekince hissetmezdim.
Hard Reset, Exile DLC’si ile birlikte 7 saat 6 dakikalık bir oynanış sonunda final verdi.
Kafa dağıtmalık bir şeyler aramak adına Steam kütüphanemde gezenirken geçenlerde satın almış olduğum Hard Reset’i gördüm. Bunu kurup oynayayım dedim. Oyunun hikayesi, hem içeriği hem de anlatım tarzı nedeniyle umursayamadım. Biraz da modumda değildim denebilir.
Bölüm aralarında çıkan çizgi roman-vari çizimlere sahip sinematikler oyunun genel atmosferiyle tezat oluşturuyordu. Oyunda, futuristik temaya sahip bir dünyaya gezinmemize rağmen hikaye anlatılan sinematiklerde mekana dair çok az şey görebiliyoruz. Bu da hikaye ile mekanın birbirinden kopuk kalmasına neden oluyor. Konusu günümüz dünyasında geçen bir dedektiflik-polisiye çizgi romanından alınıp konulmuş gibiydi. Hikaye anlatımında, oyun içindeki tonu tutturamamışlar.
Oyunun sahip olduğu Dieselpunk atmosferi çok hoşuma gitti. Koridor şeklinde tasarlanmış haritaları ve zıplama özelliğinin olmaması gibi durumlar nedeniyle old-school FPS oyunlarını anımsattı. Bioshock gibi Dieselpunk temasına sahip yapımları beğenen insanların Hard Reset’te benzer bir tat yakalayabileceğini düşünüyorum. Ancak sadece sanatsal yönden.
Oyun pek silah çeşitliliği sunmuyor. İki silah türüne sahibiz, plasma ve taramalı. Seviye atladıkça ekleyebildiğimiz modifikasyonlar dışında bu iki silaha ek hiçbir şey kullanmıyoruz. Bu çok büyük bir eksiklik. Ancak bomba atmak gibi eklentiler yerine yapımcılar, haritalara patlayıcı nesneler koymayı tercih etmişler. Böylece üzerimize gelen düşmanlara çevresel hasar verip, mermi kullanımımızı minimum derecede tutabiliyoruz.
Oyuna puanım 6/10. Fena bir oyun değildi ancak DLC oyunun süresini uzattığı için aynı mantıkla tasarlanmış haritalarda dolanmak bir süre sonra oyuncuyu bayabiliyor.
Terrence Malick sinemasına bilinçli olarak giriş yaptığım film Badlands oldu. Kendisiyle ilk karşılaşmam 2011 yılında Digitürk’ün Salon kanallarında gösterime giren The Tree of Life ile oldu. Ancak o zamanlar ne yönetmen takibi ne de sinema bilgim pek iyi değildi. Dolayısıyla filmi beğenmeme ek olarak bir tepki gösterememiştim.
Badlands isimli film nedenini bilmeden hep seviyor olageldiğim ‘suç draması’ türünün harika bir örneğiymiş. Hikaye, Kore Savaşı gazisi sorunlu bir genç olan Kit ile korumacı bir babanın kızı olan Holly’nin çevresinde şekilleniyor. Kentleri, insanları arkalarında bırakıp birlikte bir yaşam kurmaya çalıştıkları kısımlar çok hoşuma gitti. İki asosyal gencin birbiriyle yaşayıp gidebilmesi garip bir düşü görmekten keyif almaya benziyordu.
Güney Dakota’dan Teksas’a değin süren yolculuklarında peşlerine takılan polis kuvvetlerinden kaçmaları ve bu yolculukları sırasında aralarında gelişen gerilimi, içlerinde yavaş yavaş büyüyen boşvermişliği seyretmek etkileyiciydi.
İzletiye puanım 7.5/10. Suç draması sevenlerin asla kaçırmaması gereken bir yapım.
Sengoku dönemi, anime başladığım zamandan beri ilgimi çeken bir konsept olmuştur. Bana hep Anadolu Beylikleri ile Fetret Devri’ni anımsatmıştır. Japonların kendi feodal dönemlerindeki bu içsavaşı bu kadar başarılı şekilde defalarca anlatabilmeleri kıskançlıkla karışık bir hayranlık uyandırmıştı.
Kagemusha, bu savaş dönemini Takeda Shingen’in tarafından anlatan bir yapım. Shogunluk tahtı üzerindeki kendisinden genç rakiplerle mücadele etmektedir. Filmin başında Shingen’in kardeşi, kendisine çok benzediği ve dublörü olabileceğini düşündüğü bir adamı çarmıha gerilmekten kurtarıp abisinin huzuruna getiriyor. Eski bir hırsız olan bu dublör sarayda yüzünü gizleyerek yaşamaya başlıyor. Bir gün kuşatma alanını teftişe çıkan Shingen, Tokugawa Iesayu’nun barutlu silah kullanan askerlerinden biri tarafından vuruluyor. Hemen kaldırıp tedavi altına alınsa da Shingen hayatını kaybediyor. Daimyo ölmeden evvel ilettiği son dileğinde üç sene boyunca ölümünün gizlenmesini istiyor. Bunun üzerine general çevresi, efendilerinin sözünü tutma kararı alıp Takeda klanının başına Nobukado’nun ölümden kurtarmış olduğu dublörü getiriyorlar.
Bu sıradan adamın merhum daimyo gibi davranmasını, onun evindeki insanlarla bağını koruyup daha da kuvvetlendirmesini, kısacası yavaş yavaş Takeda Shingen’e dönüşmesini seyrediyoruz. Dublörün karakterindeki gelişmeyi görmek beni tatmin etti.
Öykünün sunduğu ‘gölge’ kavramı çok hoşuma gitti. Hatta eskiden beğenip taktir ettiğim birkaç farklı versiyonunu da hatırlamamı sağladı. Lupin Red vs. Green ve Code Geass R2 finali gibi. Bir ideoloji, anlayış veyahut bir tutumun tek bir insandan ibaret olmaması, onun bir pelerin gibi kendisine inanan bir başkasını da örtüp sarmalayabileceğini işliyor hikaye alttan alttan.
Hikayenin finalinde kovulan dublörün savaş alanında birer birer düşen Takeda askerlerini izlerken göğsünün sol yanını açıp yumruklaması beni mest etti. Tek bir yara izi yüzünden yaşanmıştı bunlar. Bir yara izinin varlığı bunların hepsini önleyebilirdi. Lakin artık çok geçti.
Yapıma puanım 8.5/10. An itibariyle en sevdiğim Kurosawa filmi Kagemusha’dır. Tüm filmlerini izledikten sonra da gözümdeki konumunu koruyabilecek mi merak ediyorum.
Manual Samuel yaklaşık 2 saat 25 dakikalık bir oynanışın sonunda final verdi.
Hikayemiz Samuel isimli hiçbir işe yaramayan bir züppeyi oyuncuya tanıtarak başlıyor. Bu sevimsiz ana karakterimiz ağzının ortasına yediği şişe sonrasında vücudunun kontrollerini kaybediyor. Yolda karşıdan karşıya geçerken bir kamyon çarpması ile hayatı son buluyor. Ancak burada Mahşerin Dört Atlısı’ndan biri olan Ölüm ile anlaşma yapıyor. Hayata dönmesi karşılığında 24 saat boyunca tüm yaşam fonksiyonlarını ‘manuel’ gerçekleştirmesi gerekmektedir. Böylece Samuel’in sıradışı geçecek olan bir günü başlamış olur.
Oyunun mekanikleri de tam olarak bu hikaye üzerine birebir uydurulmuş. Aslında önce mekanikleri kurmuşlar ve hikayeyi ona göre şekillendirmişler desek daha doğru olur. El kontrolü ile tek tek nefes alıp vermek, dik durmak, önce sağ sonra sol ayak atarak yürümek ve benzeri komutları gerçekleştirmek oldukça eğlenceli saatler geçirmenizi sağlıyor.
Oyunun genel tarzını ‘Double Fine’ isimli stüdyonun çıkardığı adventure oyunlara benzettim. Manual Samuel’in çizim ve mizah anlayışı bir Double Fine oyunundan aşağı kalır değildi. Oyun esasında süresi biraz daha uzun olsa oyuncuyu sıkabilecek bir konsepte sahip. Senaryoyu kısa tutarak bu problemi de aşmayı becermişler.
Yapıma puanım 6/10. Oldukça keyifli bir macera oyunuydu. Stüdyonun benzer yaratıcılığa sahip başka oyunlar yapmalarını da bekliyorum.
İkinci filmi, ilk filmin uzun bir aradan sonra gerçekleştirdiğim tekrarı üzerine izlemenin iyi olacağına karar kıldım. Bir haftayı aşkın bir aranın sonunda ikinci film ile hikayeye son vermiş oldum.
Film oldukça başarılıydı. Once Upon A Time In Hollywood izledikten sonra Tarantino’ya karşı sempatim epey bir azalmıştı. Ancak eski güzel filmlerini izleyerek aramda onunla kurmuş olduğum bağı tekrar kuvvetlendirmiş oldum.
Filme puanım 8/10. İlerleyen yıllarda tekrar aklıma takıldığı takdirde, seriyi izlemek için ikinci defa düşünmeyeceğime eminim.
Abzu 1 saat 47 dakikalık bir oynanış sonunda final verdi.
Thatgamecompany isimli stüdyonun elinden çıkmış olan Journey isimli oyunu çok severim. Firmanın oyunlara karşı sanatsal yaklaşımı epey hoşuma gider. Bu yüzden Flower isimli eserlerini de oynamıştım.
Bilgelik Denizi anlamına gelen Abzu kelimesini seçmelerinin nedeni oyuna ilham vermiş olan bir Sümer efsanesi imiş. Azıcık sanat tarihi ile ilgili bir insan, oyunun konu edindiği mekanların antik orta doğu mimarisinden izler taşıdığını rahatlıkla anlayabilir.
Matt Nava’nın tasarımları Austin Wintory’nin besteleriyle bir araya gelince Journey seviyesinde olmasa da onu aratmayacak düzeyde keyifli bir iş çıkmış ortaya. Çevre modellemeleri izlemeye doyulamaz detaylı katmanları barındırıyor.
Oyuna puanım 6.5/10. Benzersiz bir antik su altı serüveni tecrübe etmenizi sağlıyor.
Orijinal İsim: The Kingkiller Chronicle Day Two: The Wise Man’s Fear (2011)
Yazar: Patrick Rothfuss
Okuma Tarihi: 10 Mart 2020 – 15 Mayıs 2020
Söze nasıl başlamam gerektiğini bilemiyorum. Kralkatili Güncesi’ne karşı hislerimi açıklamak için hangi sözcükleri kullanmaya çalışırsam çalışayım tam olarak ifade edebileceğimi sanmıyorum. Yalnız iki kitabını okumama rağmen beni kendisine bu derece bağlayan başka hiçbir seri olmamıştı.
Kvothe’nin macerası, Rothfuss’un elinden çıkıp yazıya dökülmüş bir şarkı gibi adeta. Satırlar arasına nakış gibi işlenmiş o gizli duygular, çığ gibi adım adım kuvvetlenerek ilerliyor.
Kralkatili serisinin en sevdiğim özelliği gerçek hayatta yaşanmış bir olayın nasıl zaman içerisinde bir destana dönüşebileceğinin örneğini gösteriyor olmasıdır. Kvothe’nin iki kitap boyunca dinlediğimiz, ya da doğru tabirle bahsetmek gerekirse okuduğumuz, hayatının nasıl sıradan bir yaşantıdan efsanevi bir kahramana dönüştüğüne birebir şahit oluyoruz.
Bilge Adamın Korkusu kitabındaki olayların gelişim sıralaması genel hatlarıyla şöyle söylenebilir; Kütüphane yasağı süren Kvothe’nin mülakata çalışmak adına Şeyaltı’nı kullanarak Arşiv’e erişmeye devam etmesi, mülakat öncesi Ambrose tarafından zehirlenmesi, Elodin’i kendisine ders vermeye ikna etmeye çabalarken Hemme’nin odasını talan etmeleri, mülakatta Hemme ile çatışmaları nedeniyle harç ücretinin yükselmesi, Devi’ye borçlanması, Denna’nın tamir ettirmesi adına verdiği yüzüğünü Ambrose’tan geri alamaması, Kvothe’nin Ambrose’un odasına girip yakalanayazması, vücuduna devamlı saldırı almaya başlayan Kvothe’nin grem elde etmek zorunda kalması, Devi ile kavgası, arkadaşları ile birlikte plan kurup Ambrose’un odasında yangın çıkarmaları, Trebon kasabasındaki Nina isimli kızın Kvothe’ye düğünde gördüğü Chandrialılar çizimini teslim etmesi, zamanını tam hatırlamadığım bir ara Kvothe’nin Elodin aracılığıyla Lorren’den kütüphaneye giriş izni kopartması, Kvothe’nin lavtasını kaybetmesi ve ardından Denna’nın ona bir lavta kutusu hediye edişi, Amyrler hakkında bir şeyler öğrenmek umuduyla kütüphanede yaşayan Kukla ile tanışması, Kvothe’nin Balıkhane’de parçabaşı iş yapmaktan usanıp yeni bir icat peşinde koşarak Oktutar’ı yaratması, Kvothe’nin inzibatlar tarafından tutuklanışı ve duruşmaya çıkarılışı, Üniversite’den uzaklaştırılışı, Kont Threpe tarafından Severen’deki Maer Alveron’un hizmetine sunuluşu, Alveron’un güvenini kazanmak için onu gizemciyeci Caudicus’un pençesinden kurtarışı, Alveron’un ricası üzerine Kilipsiz düşesi Meluan’a karşı romantik işler çevirmesi, Severen’deki bu maceraları esnasında Denna ile düzenli olarak görüşmesi ve ona söyleyemediği sözleri Alveron’un ağzından Meluan’a aktaran yazılar yazması, Caudicus’un belasından kurtulup Alveron’un iyiden iyiye düzelmesinin ardından Stapes’in Kvothe’ye kemikten yüzük vermesi, Denna ile Chandrialılar hakkında yazdığı bir şarkı üzerine kavga edişleri, Alveron’un kuzeydeki çapulcuları temizlemek adına Kvothe’nin başında olduğu bir ekip göndermesi, Dedan Marten Tempi ve Hespe ile tanışması, Tempi ile kademeli olarak geliştirdiği dostluk, Marten’in iz sürme konusunda onları eğitmeye çalışması, Tempi’nin parça parça da olsa Kvothe’ye Adem teknikleri öğretmesi, çapulcu kampını bulmaları ve Kvothe’nin bir ceset ile sempati bağı kurarak haydutları yaralaması ve en nihayetinde de aşağı yıldırım düşürüp ortalığı temizlemesi, ölümden dönüşü, geri dönüş yolunda ormanda Felurian’a yakalanışları, Kvothe’nin Felurian ile vakit geçirişi, uyuyan zihnine ulaşması ve fae dünyası hakkında bilgi edinmesi, Cthaeh’den kehanetler öğrenmesi, Felurian’ın shaed dikişi, Fae’den ayrılış sonrasında sadece üç gün geçmişken ekibiyle Penieder’de buluşması, Ademler tarafından geri çağrılan Tempi’yi yalnız bırakmamak için onunla birlikte Ademre’ye gidişi, Ademler tarafından ‘medenileştirilmesi’, adetlerini dillerini ve kültürlerini öğrenişi, aralarına kabul edilmesi sonrasında Maedre ismini alışı, Durgu isimli kılıcını elde edişi, Ademre’den ayrıldıktan sonra iki kızı kumpanyacı kılığındaki bir grup hırsızdan kurtarışı, Levinshir’de yeni söylentilerin başlamasına sebep oluşu, Kvothe’nin hikaye anlatmaya ara verdiği kısımda hana gelen iki askerden dayak yemesi, hikaye devam ederken Severen’e dönüşü ardından Alveron ile Meluan’ın evlendiğini öğrenmesinden bahsetmesi, Meluan ile Edema Ruh kılığındaki hırsızlar konusunda kavga etmesi, Severen’den ayrılıp Üniversite’ye dönmesi, kendisini ölü zanneden arkadaşlarıyla hasret giderişi, Oktutar sayesinde elde ettiği para ile Devi’ye borcunu kapatışı, Tarbean’a dönüp kendisine çocukken yardım etmiş olan Trapis ve diğerlerine borcunu ödemesi, dönüş yolunda Denna’yı rüzgarın adını çağırarak iyileştirmesi, Hemme’nin Şansölye olması sonrasında 50 talentlik yüklü bir harç omuzlanışı, ancak Alveron’un her dönem için Kvothe’nin harcını ödemesi nedeniyle 20 talent kar edişi ve dostlarını bir araya toplayarak eğlenceli bir gece geçirmesi, sonrasında hikayeye ara verip herkes odasına çekilmesi ile kitabın son bulması.
Bredon’un Kvothe’ye öğrettiği saray çevresinde uygulanan yüzük kuralları çok hoşuma gitmişti. Kurmaca öykülerde bu tarz sistematik diplomasi hamleleri hoşuma gider. Zaman Çarkı’ndaki Evlerin Oyunu’nu da sevdiğim kurallar arasında gösterebilirim.
Kitaba puanım 9/10. Beni her bölümüyle, her gelişmeyle, çıkardığı her serüvenle tekrar kendine bağlayan harika eserdi.
Sanırım on yılı aşkın bir sürenin ardından Kill Bill serisini tekrar izlemeye başladım. Çocukluk dönemimde filmleri CD satın alarak izlerdik. Bu filmi annemle birlikte izlemeye giriştiğimi hatırlıyorum. Açılış sahnesindeki siyah-beyazlık ve fışkıran kanlardan dolayı korkup odayı terkettiğimi de anımsıyorum. Geçmişte olduğu gibi bugün hala ‘gerçek’ kan görünce içim bir tuhaf olur. Ancak şu anki halimle filmlerde kullanılan efektler beni çocukken olduğu kadar iğrendirmiyor.
Kill Bill ilginç bir şekilde hatırladığımdan daha heyecanlı ve sürükleyici bir filmmiş. Genellikle eskiden tecrübe etmiş olduğum bir yapımı tekrar izlediğimde aynı zevki alamam hatta daha az etkileyici bulurum. Bu durum, Kill Bill’de geçerli olamadı. Aradan geçen yıllar zihnimde filme dair kalan sahnelerin birçoğunu silmiş olacak ki kendimi seyir boyunca ekrana kitlenmiş olarak buldum.
İzletiye puanım 8.5/10. 17 yıllık olmasına rağmen en ufak bir eskime belirtisi göstermemiş olan harika bir aksiyon filmi.
Orijinal Adı: Ivanovo Detstvo (Ivan’s Childhood) (1962)
Yönetmen: Andrei Tarkovsky
Türü: Drama – Savaş
İzlenme Tarihi: 12 Mayıs 2020
Tarkovsky’nin ilk uzun metraj filmi olan İvan’ın Çocukluğu isimli filmi izlemeyi uzun zamandır istiyordum. İsteğime rağmen filmin öyküsü hakkında pek fikir sahibi değildim. Zaten bir eseri tüketmeye başlamadan evvel hakkında araştırma yapmak gibi bir alışkanlığım yoktur.
İkinci Dünya Savaşı sırasında, vakit olarak da muhtemelen Stalingrad Muharebesi dolaylarında geçen bir öyküyü izliyoruz. İvan isimli cesur bir Rus çocuğunun Sovyet askerine yardım etmek adına gönüllü casusluk etmek istemesiyle başlıyor. Ancak küçük bir çocuk olduğu için onu düşman hatlarına yollamaya hiçbir yetkili kimse razı olmuyor. Olaylar bunun sonrasında askerlerin kendi arasındaki ilişkileri ve İvan’ın görevi başarabileceğini yetkililere ispatlamaya çalışması ile geçiyor.
Filme puanım 7/10. Filmin gerilimi yükselten final kısımları son derece vurucuydu.