Orijinal Adı: Ivanovo Detstvo (Ivan’s Childhood) (1962)
Yönetmen: Andrei Tarkovsky
Türü: Drama – Savaş
İzlenme Tarihi: 12 Mayıs 2020
Tarkovsky’nin ilk uzun metraj filmi olan İvan’ın Çocukluğu isimli filmi izlemeyi uzun zamandır istiyordum. İsteğime rağmen filmin öyküsü hakkında pek fikir sahibi değildim. Zaten bir eseri tüketmeye başlamadan evvel hakkında araştırma yapmak gibi bir alışkanlığım yoktur.
İkinci Dünya Savaşı sırasında, vakit olarak da muhtemelen Stalingrad Muharebesi dolaylarında geçen bir öyküyü izliyoruz. İvan isimli cesur bir Rus çocuğunun Sovyet askerine yardım etmek adına gönüllü casusluk etmek istemesiyle başlıyor. Ancak küçük bir çocuk olduğu için onu düşman hatlarına yollamaya hiçbir yetkili kimse razı olmuyor. Olaylar bunun sonrasında askerlerin kendi arasındaki ilişkileri ve İvan’ın görevi başarabileceğini yetkililere ispatlamaya çalışması ile geçiyor.
Filme puanım 7/10. Filmin gerilimi yükselten final kısımları son derece vurucuydu.
Soul Searching yaklaşık 1 saat 40 dakikalık bir oynanış sonunda final verdi.
Oyunu yıllar önce Sinan Akkol sayesinde keşfetmiştim. Görseli ve oyun mekanikleri anlamında pek bana hitap ediyor gibi gözükmemişti. Ancak sonra kendine has bir hikaye anlatımının olduğunu öğrenince oyunu listeme almıştım.
11 Mayıs’ı 12 Mayıs’a bağlayan bu gece giriştiğim gameplay sonucunda bu oyunu tecrübe etmiş oldum. Oyundaki konuşmalar monolog şeklinde ilerliyor. Ve tam olarak nasıl bir dünyada geçtiğini anlayamasam da bir hayal dünyası ve bir gerçeklik arasında geçişler yaptığını kavrayabildim.
Konuşmalar esnasında oyuncuya yöneltilen sorular dikkat çekiciydi. Ejderhalara olan inanç benim yorumuma göre insanların yaşamlarını ilginç kılacak herhangi bir ‘inancı’ sembolize ediyordu. İnsanların hayatlarından umudu kesmiş bir şekilde kendi küçük adalarında ömürlerini geçirmeleri de modern dünyada kendisini dışarıdan soyutlayan kentlilere karşı bir alegori diye düşündürttü. Bundan gayri olarak yapımcılar, ölüm, insan yaşamının amacı, hayaller ve insanın akıp giden vaktini nasıl harcadığın gibi konulara da iğneleyici bir dille yaklaşmış.
The Stanley Parable gibi narrative odaklı bir yapım olmasına rağmen görsel kalitesini birkaç tık daha artırmış olmasını dilerdim. Her ne kadar pixel-art seviyor olsam da bu oyunu takip ederken gözlerim ufaktan ağrır gibi oldu. Oynanışı biraz daha uzun olsa ciddi bir rahatsızlık verebilirdi.
Oyuna puanım 5.5/10. Fikir olarak güzel olmasına rağmen sunumunun daha iyi yapılabileceğine inandığım bir yapım olmuş.
Skyhill’i 2 saatlik bir oynanış sonucunda bitirebildim.
Oyun nükleer bir saldırı sonrasında geçiyor. Yönettiğimiz kazazede, bulunduğu binanın tepesi olan 100. katta iken saldırı gerçekleşiyor. Elektrik ve telefon hatlarının zarar görmesi nedeniyle asansör ile en alt kata ulaşamıyor. Bu yüzden de merdivenle kat kat inerek çıkışa ulaşmaya çabalıyor. Tüm bunlar olurken açlıktan ve mutantlara karşı verilen savaşta alınan yaralardan ölmemeye çabalıyor.
Hakkında uzun bir inceleme yazılabilecek kadar detaylı bir oyun değil. Yapımcı ekip, sahip olduğu konsepti sade bir şekilde işlemiş ve ortaya keyifli bir roguelike oyun çıkarmış.
6/10. Güzel düşünülmüş bir yapısı var ve oyuncuyu ilerlemeye devamlı olarak teşvik ediyor.
Dragon Ball serisi bitirmediğim için yıllardır içimde ukte kalmıştı. Her ne kadar çocuk iken TV’de yayınlanan birkaç bölümünü döne döne izlemiş olsam da hikayenin geneline dair bilgim kısıtlıydı. 2017 yılı her ne kadar benim anime-mangadan uzaklaştığım döneme denk gelse de “belki ara ara izlerim” deyip DB’ye başlamıştım. Başlayış o başlayış. Üç sene boyunca verdiğim uzun aralıklarla parça parça izleyerek en sonunda finaline ulaşabildim.
İzlediğim animeleri 2012 yılından beri listeliyor olsam da hiçbiri için inceleme yazma gereği duymamıştım. Dragon Ball benim için hiç özel bir seri değil. Hatta pek umursadığım bir seri olduğunu da söyleyemem. İncelemesini yazacağım ilk anime serisinin o olması beni bir yandan üzüyor.
Akira Toriyama çizim stilini beğeniyorum. Dragon Quest, Chrono Trigger gibi oyun serilerine yaptığı dokunuşları benim için çok kıymetli. Özellikle de elinden çıkmış eserlerde, orta doğu ile uzak doğu motiflerini bir arada kullanma alışkanlığı hoşuma gidiyor.
Dragon Ball serisinin ilk halkası olan 1986 yapımı seriye puanım 7/10. Shounenlerin atası olması dışında hikayesinin hiçbir albenisi yok.
Lanthimos sinemasına uzun zamandır başlamak istiyordum. Giriş için Dogtooth u seçmiş bulundum. Filme dair ne beklemem gerektiğini bilmiyordum. Açıkçası beklentisiz bir şekilde izlemeye başladığım söylenebilir.
Hikaye aşırı korumacı bir babanın ailesini dış dünyadan izole ederek yetiştirmesini konu alıyor. Ailenin üç çocuğu, anne ve babaları dışında başka hiçbir arkadaşa sahip değiller. Ev ahalisi dışından gördükleri tek insan, evin erkek çocuğunun cinsel ihtiyacını gidermek için babalarının dışarıdan ayarladığı bir kadın idi. Bu dışarıdan gelen kadın, evin kızları ile etkileşime geçer ve onların dış dünyaya karşı merağını kamçılar. Bu olay sonrasında da çocukların karakterlerinde değişimler görülüyor. Karakterlerindeki yavaş ‘bozulmayı’ seyretmek fena bir deneyim değildi.
Konseptin bir Meksika filminden çalıntı olduğunu öğrendim ama bu beni pek de etkilemedi. Sanat dediğin şey özgün olmak zorunda değildir. Önemli olan esinlenmeler ve kaynaklara rağmen bu meseleyi nasıl anlattığındır.
Filme puanım 6.5/10. İzlediğime pişman olduğum pek söylenemez ama izlemeseydim de pek bir şey kaybetmezdim herhalde.
Dungeon Siege 2’de steam sayacına göre 38 saatlik bir gameplay sonucunda 43 levellık Vione adlı bir Sorceress ile finale ulaştım.
Her şeyden evvel Dungeon Siege serisini kendi için kıyaslamak istiyorum. İlk DS oyunu son derece yüzeysel bir oyundu. Oyun haritasının yapısı geri dönüşü olmayan tek yönlü koridorlardan ibaretti. Dünyayı bir baştan diğer uca değin yalnız tek şerit kullanarak kat ediyorduk. Bunun yanında oyunun karakter geliştirmeye dayalı hiçbir mekaniği bulunmuyordu. Default gelen bir karakterimiz oluyordu. Sınıf seçtirmeden oyuna başlatıyordu. Karakterinin hangi silahı kullanmasına karar verirsen o alandaki becerisi artıyordu. Oyunda karakterinin istatistiksel olarak ilerlediğini hissettiğin tek olay bu idi. Birinci oyunun, bana göre, ikincinin yanında daha iyi aldığını düşündüğüm tek kararı party kapasitesinin 8 kişilik olmasıydı. DS2’de 1-39 level arasındaki normal zorluğu seçtiğim için oyun 4 kişiden daha fazlasını almama izin vermiyordu. Bu oyun boyu canımı sıkan bir olgu olarak kaldı doğrusu.
İkinci oyunun başarılı yaptığı kısımlar ise birinciye kıyasla konuştuğumda neredeyse her alanda denebilir. Birinci oyunun kapanış cutscene i dışında hikayeye dair en ufak bir sinematik var mıydı yok muydu hatırlamıyorum. Zaten oyunun ciddi almamızı gerektirecek bir öyküsü de yoktu. DS2’ye hikaye yazmışlardı. Ancak küçük puntolu yazılar nedeniyle bir süre sonra hiçbir diyalogları okumayı bıraktım. Tüm konuşmaları ‘1’ tuşuna basarak geçiştiriyordum.
Oyun Windows 10 kullanıcılarına ciddi sorunlar yaratıyor. Fareyi algılamaması bir kenara, oyunu baştan sona windowed modda oynamak çözünürlükten feragat etmeyi şart koşuyor. Hal böyle olunca ekrana gömülü bir şekilde oynamak gerekiyor. Bir de fareyi yanlışlıkla tepedeki ‘bar’a değdireceğim korkusu başınızdan eksik olmuyor. Kendinizi savaşın ortasında iken “acaba imleç şu an nerede” diye sorarken bulmanız son derece olası.
DS2, skill tree barındırması ve yan görevlerin bolluğu nedeniyle ‘party yönetmeli bir diablo’ oyunu oynuyormuş hissi vermeyi başardı. Windows 10’a özgü sorunlarla karşılaşmamış olsaydım oyundan aldığım zevkin daha da yüksek olacağından eminim. Ayrıca oyunun barındırdığı ufak puzzlelar ve labirentimsi mekanlara yedirilmiş secret roomlar oyunun keşif hissini kısıtlı imkanları dahilinde yaşatmayı başaran unsurlar olmuşlar.
Oyuna puanım 7/10. İlk oyunun üstüne epey bir şey koyarak keyifli saatler geçireceğiniz bir hack & slash çıkarmayı başarmışlar.
Film Brian Clough isimli daha önce kendi bilgisizliğim nedeniyle hiç duymadığım bir İngiliz futbol takımı teknik direktörünün kariyerini konu alıyor. Hakkında pek fazla bilgi sahibi olmadığım konularda çekilen dönem filmlerini seviyorum.
Hikaye, Brian ve ortağı Peter Taylor’ın ikinci ligte mücadele veren Derby County FC’yi Premier League’e çıkarıp şampiyon yapışını konu ediniyor. Yaşanan bir takım gelişmeden sonra Brian, en azılı düşmanları olan Leeds United’a geçiş yapıyor. Film konuyu anlatmaya tam olarak burada başlıyor. 1974 ile 1968 arasında gidiş gelişler yaparak ana karakterimizin başından ne geçtiğini öğrenmiş oluyoruz.
Filme puanım 6.5/10. O dönem İngiliz futbolunda bu iki ezili rakip olan takım arasında ne tarz bir çekişme döndüğünü öğrenmiş oldum.
Orijinal Adı: Såsom i en spegel (Through a Glass Darkly) (1961)
Yönetmen: Ingmar Bergman
Türü: Drama
İzlenme Tarihi: 2 Mayıs 2020
Bir arkadaş grubumun aldığı karar sonucu Through a Glass Darkly filmini izleyeme karar verdim. Filmi bitirmemin ardından ufak bir araştırma yaptım. Filmin, Bergman’ın The Silence of God olarak anılan bir üçlemesinin ilk halkası olduğunu öğrendim. Hikayelerin direkt bağlantılı olduğunu düşünmesem de ortak bir tema etrafından şekillendikleri gayet bariz.
Aynanı İçinden filminin irdelediği meseleler, Bergman’ın sık sık işlediği ve artık kendi stili haline gelmiş konular ile ilişkiliydi. Tanrının varlığı üzerine getirdiği yorumlardan ziyade beni düşündürten kısım filmin el attığı bir başka konu idi. O konu, kendini sanatına adadığını iddia eden bir babanın en yakınındaki insanların sıkıntılarından bihaber oluşuydu. Ancak büründüğü bu sanatçı kimliğinin esasında dünyanın gerçeklerini görmemek için gözlerine çektiği bir perde olduğunu öğreniyoruz. Bu tavır bana oldukça tanıdık geldi ve bu yüzden de biraz canımı acıttı diyebilirim.
Filme puanım 7/10. Üçlemenin diğer iki filmini de ilk fırsatta izlemeyi planlıyorum.
Epey bir süredir Melville sinemasına giriş yapmak istiyordum. Geçen gün bir arkadaşımla yaptığım sohbette Le Samourai’ın bahsi geçti. Hazır filmin varlığı aklıma gelmişken en kısa zamanda izleyeyim dedim.
Benim için bir hikayenin kompleksitesinden ziyade nasıl işlendiği önemlidir. Bu noktada Melville gerçekten usta işi bir eser çıkarmış. Basit bir öyküyü, ötesini merak ettiren bir gizem bulutu ardından aktarıyor. Hikayenin sahip olduğu gerilimli ton, seyirciyi her daim diken üstünde tutmayı başarıyor.
Jef Costello’nun, hem piyanisti hem de kız arkadaşını kurtarmak adına almış olduğu karar, filmin hoşuma giden bir şekilde final yapmasını sağladı. Borcunu ödemek ve kahramanlaşmak arasında seyreden bu davranışı sayesinde kendisini seyirciye sevdirmeyi de başarıyor.
Yapıma puanım 8/10. Son derece başarılı bir suç draması idi.
Westworld un 2016’da başlayan TV serisine bir arkadaşımın önerisi üzerine başlamıştım. Ancak dizi izleme alışkanlığımın olmaması nedeniyle sadece ilk bölümü izlemiş ve devam etmemiştim. Filminin varlığını daha sonra öğrendim. Ancak izleme listeme attım ve unuttum gitti.
Bugün birden kafama esti. Açıp izleyeyim bari zaten canım sürükleyici bir şeyler istiyor dedim. Filmin konsepti de dizideki ile aynı. Müşterilerin robotlara istediklerini yapmakta özgür oldukları tematik bir lunapark mevcut. Ancak dizinin ilk bölümünde gördüğümün aksine filmde üç ayrı ortam kurulmuş: Vahşi Batı, Antik Roma ve Orta Çağ. Filmimizin ana karakterleri Westworld isimli Vahşi Batı konseptli parka giriş yapıyorlar. İnsanların aylar boyu yaptığı ziyaret sonucunda robotlar yavaş yavaş kendi bedenleri üzerinde hakimiyet sağlıyorlar ve parkın ziyaretçilerine kendilerinin aylarca görmekte olduğu zulmü yaşatma başlıyorlar.
Robot-İnsan veya antik anlatı alegorisiyle İnsan-Tanrı çatışması her zaman ilgimi çeken bir konsept olmuştur. Frankenstein’ı da bu kadar sevmemin sebeplerinden biri bu olsa gerek. Kendi yaratıcısından hesap soran bir yaratığın mücadelesi beni her zaman büyüler. Benim nezdimde Tanrısını kaybetmiş bir kahraman, insan aklının hayal edebileceği en trajik ikinci şeydir.
Filme puanım 7/10. Döneminin ufuk açan yapımlarından biri. Onun ve muadillerinin açtığı yol sayesinde bizler bugün nice bilim kurgu eserine kavuşmuş olduk. Minnettarım.