Westworld un 2016’da başlayan TV serisine bir arkadaşımın önerisi üzerine başlamıştım. Ancak dizi izleme alışkanlığımın olmaması nedeniyle sadece ilk bölümü izlemiş ve devam etmemiştim. Filminin varlığını daha sonra öğrendim. Ancak izleme listeme attım ve unuttum gitti.
Bugün birden kafama esti. Açıp izleyeyim bari zaten canım sürükleyici bir şeyler istiyor dedim. Filmin konsepti de dizideki ile aynı. Müşterilerin robotlara istediklerini yapmakta özgür oldukları tematik bir lunapark mevcut. Ancak dizinin ilk bölümünde gördüğümün aksine filmde üç ayrı ortam kurulmuş: Vahşi Batı, Antik Roma ve Orta Çağ. Filmimizin ana karakterleri Westworld isimli Vahşi Batı konseptli parka giriş yapıyorlar. İnsanların aylar boyu yaptığı ziyaret sonucunda robotlar yavaş yavaş kendi bedenleri üzerinde hakimiyet sağlıyorlar ve parkın ziyaretçilerine kendilerinin aylarca görmekte olduğu zulmü yaşatma başlıyorlar.
Robot-İnsan veya antik anlatı alegorisiyle İnsan-Tanrı çatışması her zaman ilgimi çeken bir konsept olmuştur. Frankenstein’ı da bu kadar sevmemin sebeplerinden biri bu olsa gerek. Kendi yaratıcısından hesap soran bir yaratığın mücadelesi beni her zaman büyüler. Benim nezdimde Tanrısını kaybetmiş bir kahraman, insan aklının hayal edebileceği en trajik ikinci şeydir.
Filme puanım 7/10. Döneminin ufuk açan yapımlarından biri. Onun ve muadillerinin açtığı yol sayesinde bizler bugün nice bilim kurgu eserine kavuşmuş olduk. Minnettarım.
Orijinal İsim: 紫式部日記 (Murasaki Shikibu Nikki) (The Diary of Lady Murasaki) (1008-1011)
Yazar: Murasaki Shikibu
Okuma Tarihi: 19 Nisan 2020 – 25 Nisan 2020
Bu kitabın elime geçiş öyküsünü düşünmek beni anılarda ufak bir yolculuğa çıkardı. 2016-2017 döneminde başkanlığını yaptığım bir kulüp vardı. Daha sonrasında tüm ilişkimi kesmiş olmama rağmen 2015-2017 arasındaki iki yıllık sosyal hayatımı orası ile odakladığımı söyleyebilirim. 2016 yılının bahar döneminde, yani ben birinci senemi bitirirken, son bir buluşma yaptık. Kulübümüzün kurucusu olan “sensei” dediğimiz arkadaşımız Japonya’ya gidecekti. Bir veda toplantısı olacağını düşünürken, çifte organizasyona yakalanmış oldum. Hazır herkes toplanmışken başkanlık devirdaiminin de yapılmasını düşünmüşler. Böylece hem veda hem de başkanlık kutlaması havasına bürünen ufak bir etkinlik gerçekleştirmiş olduk. Sensei o gün bana içi çeşitli eserlerle dolu bir el çantası hediye etti. İçerisinde hatırladığım kadarıyla; Pokemon metal collection tasosu, Sevimli Canavarlar DVD’si, Shingeki no Kyojin’in Japonca ilk cildi, bir arkadaşının yazdığı meslek hayatına girişle ilgili bir kişisel gelişim kitabı ve son olarak da Murasaki Shikibu Nikki var idi. Armağanı teslim alışımın üzerinden 4 sene geçti ve ben ancak okuyabildim. Bu davranışımın sebebi hediyeye kıymet vermemek ile alakalı değil. Kendi okuma listeme bir türlü dahil edemediğimden kaynaklanıyor diye düşünüyorum.
Uzun bir tanışma öyküsünü anlatmanın sonrasında artık eserin kendisinden biraz bahsetmenin vakti geldi. Murasaki Shikibu, Genji Monogatari isimli öykünün de yazarı olan kadının kendisine verdiği takma isimdir. Fujiwara Tametoki’nin kızı olduğu bilinmektedir. 998 yılında uzak bir akrabası ile evlendiği ve eşinin ölümü nedeniyle 1001 yılında dul kaldığı bilinmektedir.
Günlüğünün varlığı onun kişiliğine ve düş dünyasına dair fikir sahibi olmamızı sağlıyor. Kendi günlüğünde yer vermesi sayesinde babasının erkek kardeşini eğitmesi sırasında onların yanında bulunduğu ve Çince’yi kardeşinden iyi öğrendiğini biliyoruz. Eseri okudukça, Murasaki’nin vakit geçirdiği soylular ve nedimeler ile ilişkisinin ne derecede samimiyet barındırdığı hakkında da bilgi edinebiliyoruz. 1008 yılındaki saray hayatını son derece renkli bir şekilde günlüğüne yansıtmış. Prens Atsunari’nin doğumu öncesi ve sonrasındaki yaşananları kendi süzgecinden geçirerek aktarıyor.
Ancak gözle görülebilir bir gelişme nedeniyle bu senenin ardından yazı işlerinden kendini soyutlama kararı almış. Saraydaki bazı kadınlar onun varlığından rahatsız olmaya başlamışlar. İmparatoriçe ile olan yakınlığı nedeniyle ona haset beslemeye başlamışlar. Bu, üç ciltten oluşan kitabın ilk cildinin eserin yüzde seksenini oluşturmasından anlaşılıyor. İkinci ve üçüncü ciltleri kaleme alırken saray yaşantısından ve saraylıların kaprislerinden ne derece bıktığı görülebiliyor.
Kitaptaki en akılda kalıcı olduğunu düşündüğüm olay, şiir değiştokuşu meselesi idi. Saraydaki herkes şiir yazıyor ve bunu birbirleri ile paylaşıyorlardı. Konuların ulvi olması hiç gerekmiyordu. Ayın doğuşu, gecenin soğukluğu, tıklanan kapıya cevap vermemesi ve benzeri sıradan olayları anlatmak için bile şiire başvurmaları beni oldukça şaşırttı.
Günlükte bahsedilen birkaç olay var ki herhalde uzun bir süre daha aklımdan çıkmayacaklar. Bunlar sırayla; Naip Michinaga’nın oğlu Yorimichi’nin bir gün ansızın Murasaki’nin bulunduğu odanın önüne gelip kapı eşiğinde oturup “Hanım çiçekleri ne çok yakındaki tarlalarda / kalsam hiç yoktan adım çıkacak” şiirini okuduktan sonra kalkıp gitmesi; Murasaki’nin Ben no Saishou Hanım’ı öğlen uyuklarken görmesi ve onu narince uyandırması; Murasaki’nin Bayan Koshoushou ile gece yağmurları üzerine yaptıkları şiir değiştokuşu idi.
Bin yaşını aşkın olan bu kıymetli eseri okumuş olmaktan büyük bir memnuniyet duyuyorum. Bir milenyum evvel, benden çok uzak bir coğrafyadaki, üst tabakaya mensup bir saray kadınının iç dünyasına göz atabilmiş epey farklı bir deneyimdi.
Orijinal Adı: Ladri di biciclette (Bicycle Thieves) (1948)
Yönetmen: Vittorio De Sica
Türü: Drama
İzlenme Tarihi: 23 Nisan 2020
Bisiklet Hırsızları, yaklaşık bir senedir insanlara önerip durduğum bir dram filmi idi. İtalyan neorealism akımına çok aşina olmadığım için izlemeyi erteleyip duruyordum. Filmin kalitesinden o kadar emindim ki insanlara izlemeden önce tavsiye ediyordum. Ancak bugün artık bu iş inceldiği yerden kopsun dedim. İzlemeye karar verdim.
Hikaye İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki İtalya’da geçiyor. Hem hikayenin yazıldığı dönem (1946) olarak hem de çekim tarihi olarak düşünüldüğünde son derece normal. Film, savaş sonrası çökmüş İtalyan ekonomisi içerisinde yaşam mücadelesi veren alt tabakadan insanların hayatlarını sunuyor bize.
İşsizliğin kol gezdiği sokaklar, karnını doyurmak için kilisenin ayin sonrası dağıttığı yemeği bekleyenler, borçlarını ödemek için yatak örtülerini dahi rehin verenler ve daha nice unuttuğumuz ancak bizden evvelkilerin çektiği dertleri hikayesinde işlemiş. Bunlar bugünün 70-80 sene öncesinde yaşanmış şeyler olmasına rağmen insan belleğinden kolayca silinip gitti. Bazen ufak şefkat tokatları ile bu sıkıntı dönemlerinin hatırlanması gerektiğini düşünüyorum.
Esere puanım 8/10. Gerçekten harika bir dram öyküsüydü.
Tarkovsky ne kadar aksini iddia etse de Stalker, döneminin alternatif Bilim-kurgu çalışmalarından biri olarak değerlendirilmelidir. Hikayede, The Zone diye bahsedilen olağanüstü olaylara ev sahipliği yapan bir bölge var. Burası devlet tarafından, meraklıları uzak tutmak adına çevresi örülmüş bir yer. Yıllar önce bir meteorun düştüğüne ve o günden beri de sıradışı şeyler meydana geldiğine inanılıyor. Ancak bu bölgenin içinde bir ‘oda’ var ki buraya giren insanların dileklerinin gerçekleştiği, hayatlarının bambaşka bir hal aldığı da düşünülüyor.
Film bize bu odanın yolunu bilen bir ‘iz sürücü’sünü tanıtarak başlıyor. Daha sonrasında bu izcinin insanları odaya ulaştırmak için eskiden paralı olarak tutulduğunu öğreniyoruz. Vazgeçtiği işine son bir kez dönüş yapmak için müşterilerinin yanına gidiyor. Gittiği barda hayatlarının mevcut halinden mutlu olmayan iki adam ile buluşuyor. Araçlarına atlıyorlar ve ne ile karşılaşacaklarını bilmedikleri gariplikler diyarına yola çıkıyorlar.
Her şeyden evvel şunu belirtmeliyim ki ben filmi gerçekten çok beğendim. Kapalı alanların çekildiği set muhtemelen ufak bir yer. Karakterlerimiz sürekli dönüp dolaşıp aynı yerlerden çıkıyorlardı. Bazı geçtikleri yerler de birbirine benziyordu. Bu tespitim doğru olmayabilir, sadece bir var sayım olarak tutuyorum. Ancak gerçek ise, benim epey hoşuma gitti. Kısıtlı mekanlar oldukça iyi bir şekilde kullanılmış. Kamera açıları, çekim tarzları ve değişen dekorlar sayesinde yolculuğun sürekli devam ettiğini ve karakterlerin mesafe kat ettiğine ikna oluyoruz.
Film içinde barındırdığı esrar, son dakikaya kadar korumayı başarıyor. Oldukça gerici sahnelere sahip olmakla birlikte, karakterlerin birbiri arasında yaşadıkları çekişmeler de kurgunun kalitesini artıran etkenlerden biri oluyor.
Filme puanım 8/10. Gizem dozu oldukça yüksek bir yapımdı.
Orijinal Adı: Smultronstället (Wild Strawberries) (1957)
Yönetmen: Ingmar Bergman
Türü: Drama – Romantik
İzlenme Tarihi: 18 Nisan 2020
Wild Strawberries, Bergman sinemasının en duygu yüklü filmiydi. İhtiyar bir adamın bir gününe şahit oluyoruz. Doktorluk mesleğinde uzun yıllar geçirmesinden sebeple hizmet ödülü alacak olan Isak Borg, tören öncesinde annesini ziyaret etmeye karar verir. Ona bu yolculukta, oğlunun eşi de eşlik eder ve hikaye başlar.
Yolculuk boyunca ihtiyarın anıları ve bugünü arasında geçişleri seyrediyoruz. Doktor, bu yaşadığı epifani sırasında kendi yaşamını, kararlarını ve insanlarla olan ilişkilerini sorgulamaktadır. Her Bergman filminde olduğu gibi bu filmde de Tanrı ve din tartışmalarına yer vermiş.
Film son derece öznel bir hikaye anlatıyor. Ancak buna rağmen birçok insanın ilişki kurabileceği noktalar da mevcut. Başkalarıyla arasına duvar ören insanların farkına vardıkları birkaç hata ile davranışlarında düzeltme yapabilirler. Ve tabii ki tüm bunların sonunda erilecek olan bir arınma anı da işlenmeden geçilmemiş.
Filme puanım 8/10. Film hem buruk bir nostalji hissi hem de tatlı bir son yaşatarak, bir hikaye anlatıcısından talep ettiğim ideal öykü tarzını sunabildi.
Orijinal İsim: De Principatibus (The Prince) (1513)
Yazar: Niccolò Machiavelli
Okuma Tarihi: 10 Nisan 2020 – 16 Nisan 2020
Machiavelli, 15. yüzyıl sonu ve 16. yüzyıl başında yaşamış en önemli siyaset adamlarından biridir. Papalığı ele geçirmekle birlikte Floransa’da da hakimiyet kuran Medici ailesine sunduğu bu siyasi analiz kitabı ile bugüne değin süren bir ün kazanmıştır. Ne var ki bu ününü gerçekten de hak etmektedir.
Bugün kendisi üzerinden karalama amacıyla üretilmiş olan Makyavelist lafını da son derece yanlış buluyorum. Machiavelli, Il Principe adlı eserinde bir hükümdarın bir ülkeyi ‘nasıl’ yönetmesi gerektiğini izah etmeye çalışmış ve bu önerilerini temellendirmek için de İtalya ile Roma tarihinde iz bırakmış şahsiyetleri öne sürmekten geri kalmamıştır. Milliyetçi ve vatansever bir kişiliğe sahiptir. Ancak bu onun tarihi tespitler ve siyasi analizler yaparken, İtalya’ya zararı dokunmuş olmasına rağmen, kendi ülkesini başarıyla idare etmiş insanları takdir etmesine engel olmamıştır.
Eseri son derece kıymetli buluyorum. Dikkat çektiği sorunlar ve bunları atlatma yöntemleri 15. yüzyıl ile kısıtlı kalmış şeyler değil. Aksine zamansız kabul edilebilecek önerilerdir. İş dünyasında olsun, kulüp yönetiminde olsun fark etmeksizin, her alanda uygulanabilecek yöntemlerdir. Machiavelli’nin kendi deyimiyle, “Kırk üç yaşına gelmiş birinin” kimseye ihanet etmeye veya kimseyi aldatmaya ihtiyacı olmayacaktır.
Orijinal Adı: La Passion de Jeanne d’Arc (The Passion of Joan of Arc) (1928)
Yönetmen: Carl Theodor Dreyer
Türü: Biyografi – Drama – Tarihi
İzlenme Tarihi: 14 Nisan 2020
Duygulanacağımı bildiğim için bu filmi izlemekten çekiniyordum. Jeanne D’arc a olan hayranlığım birkaç gün önce arkadaşımla yaptığım bir sohbet üzerine tekrar alevlendi. Sonrasında filmi listemde ön sıraya alma kararı verdim. İçimi dağlayan bu trajediyi bir kez daha dinleyeyim dedim.
Film Jeanne’ın tutuklandıktan sonra duruşmaya götürüldüğü kilise mahkemesinde başlıyor. Cesur ve inançlı bir kız olan Jeanne, cevapları ile rahiplerin aklını ve duygularını karmakarışık ediyor. Ona inandığı yoldan dönmesini ve kralı 7. Charles’a sırt çevirmesini istiyorlar. Ancak o hepsine karşı duruyor. Film karşılıklı sürdürülen sorgulamalar ile devam edip, Jeanne’in kazıkta yakılmasıyla son buluyor.
Maria Falconetti isimli Fransız aktrist harika bir performans sergilemiş. Sessiz bir filmde, duygular ancak bu kadar net ifade edilebilir. Hüngür hüngür ağlamamak için insanın kendisini zorlaması gerekiyor.
Başkalarıyla aynı anda film izleme alışkanlığım pek yoktur. Ancak bir arkadaşımın ısrarı üzerine Uzak filmini izleme kararı aldık. Filmin ana karakteri olan Mehmet Emin Toprak’ın Cannes’da ödül kazanmasından birkaç gün önce hayatını bir trafik kazasında kaybetmiş olması bize oldukça poetik gelmişti. Bu trajediyi tam anlamıyla kestirebilmek için bir an önce filmi de izlememiz gerektiğini düşündük ve başladık.
Hikaye iş bulma umuduyla köyünden çıkıp İstanbul’daki akrabasının yanına yerleşen Yusuf’un yaşadıklarını konu alıyor. Ekonomik kriz nedeniyle hiçbir yerde iş bulamaması, köylü adetlerini şehirde sürdürmesi nedeniyle akrabası tarafından fırçalanması, sosyal ilişkilerde başarısız bir portre çizmesi ve benzeri durumların peşi sıra geldiği hayatın içinden bir öykü izletiyor.
Filme puanım 7/10. Filmi izlerken birkaç farklı işle uğraştım, bu yüzden kendimi pek odaklayamadım. Ancak ilerleyen zamanlarda bir kez daha izlemeyi planlıyorum. O zaman notunda değişikliğe gidebilirim.
Citizen Kane’den önce çekilmiş izlediğim film sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Metropolis, Modern Times gibi klasik yapımları izlemiş olsam da Welles’in bu film ile birlikte sinemanın gidişatına nasıl yön verdiğini tam anlamıyla çözümleyebildiğimi söyleyemeyeceğim.
Ancak kör göze parmak noktasındaki bariz teknik farklılıkları kavrayabildim. Bunlar hareket eden kameralar, genişleyen ve daralan açılar, tiyatrolarda sahnenin ön planını kullanmanın aksine burada mekan derinliğinden faydalanılması gibi sayabileceğim çok bariz değişimler mevcut.
Filmin hikayesi Charles Foster Kane isimli zengin bir medya otoritesinin vefatı sonrasında geçiyor. Ölüm döşeğinde ettiği son söz “Rosebud” oluyor. Bunun ne anlama geldiğini öğrenmek isteyen bir grup gazeteci, Kane’in eski tanıdıklarını bulup onlarla röportaj yapma girişimde bulunuyor. Böylece her gazetecilerin uğradığı her bir şahıs ile birlikte Kane’in çocukluktan yaşlılığına değin hayatını öğreniyoruz.
Filmin eskimiş bir hikaye anlatacağını bekliyordum. Fakat o bana zamansız, her döneme uydurulabilecek ve ders alınabilecek bir öykü sundu. Bu durum, filmi beğenme nedenlerinin en başında geliyor.
Filme puanım 7.5/10. Gerçekten izlenmesi gereken bir yapım.
Batman Arkham City yaklaşık 14 saat 6 dakikalık bir oynanışın sonunda finale erdi.
Arkham City bundan dokuz sene evvel çıkış yaptığında büyük bir heyecana kapılıp indirmiştim. Oyunu büyük bir hevesle açıp başlamıştım. Hugo Strange tarafından tutuklanan Bruce Wayne sinematiğini izledikten sonra tutulduğumuz odadan çıkıyor ve Penguen’in adamları tarafından öldürülmemek için elimiz kelepçeli bir şekilde mücadele ediyorduk. En nihayetinde oradan kurtulup da Alfred’in giymemiz için gönderdiği Batsuit’i giyiyor ve Arkham’a tepeden bakıyorduk.
İşte tam o sırada oyuna ara verdim. Güzel oyun bu bir ara devam ederim dedim. Ve bir daha etmedim. Sonra oyunu sildim. Üzerinden bir kamyon dolusu oyun geçti. Yıllar sonra oyunu steam üzerinden satın aldım. O satın almanın üzerinden de birkaç ay geçmiştir diye tahmin ediyorum. Ancak oyuna ilgi göstermemem nedeniyle finale ulaşmam yaklaşık bir buçuk senemi aldı. Öyle ya da böyle bu sefer oyunu bitirebildim.
Ana akım çizgi romanların, ki buna Batman de dahil, hikaye olarak beni etkilediği safhayı 7 sene önce geride bıraktım. Heyecanla okuduğum en son çizgi roman eventi Forever Evil idi. O günden bu yana ne film olsun, ne çizgi roman, ne de oyun, hiçbiri beni büyülemeyi başaramadı. Buna bilerek ve isteyerek izlemeye gittiği Endgame de dahil. Orada ölen karakterlerin geri nasıl getirileceği gibi şeyleri merak ettiğim için öğrenmeye gitmiştim. Neyse konumuz bu değil.
Arkham City az önce de bahsettiğim gibi Hugo Strange’in Bruce’u tutuklaması ile başlıyor. Olayların ilerleyen kısımlarında aklımda kalan pek bir şey yok. Sırası doğru bilemesem de şöyle hatırladığım anları yazabilirim. Batman, Catwoman’ı Two-face’in elinden kurtarıyor. Joker Batman’i ele geçiriyor. Joker kendi vücudundaki virüsü Batman’e de bulaştırıyor. Batman ilaç için Mr. Freeze ile anlaşmak zorunda kalıyor. Ancak ilacı Harley Quinn, Freeze’in laboratuvarından çalıyor. İlacı almak için Harley’in peşine düşüyoruz ancak bu sefer de ilacın Ra’s Al Ghul’un çetesinin başındaki Talia’nın elinde olduğunu öğreniyoruz. Bundan birkaç bölüm önce Batman, Ra’s’ın halefi olmayı kabul ettiğini söyleyerek Ra’s ile görüşme gerçekleştiriyor. Joker, Talia tarafından tarikatın halefi olması için üsse götürülüyor. Bu sırada Batman, bina yıkıntısından Catwoman tarafından kurtarılıyor. Batman Hugo’nun peşinden bir gözlem kulesine tırmanıyor. Orada Hugo’yu yönetenin Ra’s olduğunu öğreniyoruz. En sonunda da Joker’in elinden Talia’yı kurtarmak için sinema salonuna gidiyoruz. Clayface ile kapışıyoruz. Joker hastalıktan iyice bitap düşmüşken ilacın bulunduğu şişe yere çarpıp kırılıyor. Gülerek ölen Joker, Batman’in kollarında dışarı taşınıyor. Polis arabasının kaputuna cansız bedeni yatıran Batman, olay yerinden uzaklaşırken ekran kararıyor.
Açıkçası oynanış olarak Arkham Asylum’dan pek bir fark göremiyorum. Unutmuş olmam da olası ancak bana göre, hikayeyi bir kenara bırakırsak, Arkham City, Asylum’un açık dünyalaştırılmış halinden ibaret. Ben Batman’in dünyasına o kadar ayılıp bayılmadığım için, sağa sola uçup yan görev yapmak ilgimi çekmiyor. Bu yüzden bir noktadan öbürüne giderken katetmem gereken mesafenin daha az olmasını tercih ediyorum.
Oyunun dövüş mekanikleri gayet iyi. Buna getirebileceğim hiçbir şikayet yok. Oyunun sizi, silahlı düşmanların yoğunlukta olduğu kısımlarda stealth e yönlendiriyor. Dar alanlarda da kombonuzu bozmaya çalışan çeşitli düşmanları üzerinize salıyor. İşin komik yanı bossların hiçbirinde ikinci defa dövüşmedim ama bu çok sayıdaki sıradan mobların saldırılarında sürekli ölüp durdum. Bir süre sonra sıradan düşman dövüşlerinin beni yavaşlatmaktan başka bir işe yaramadığı gibi sanrısal bir hisse de kapılmadım değildi.
Karakter tasarımları, mekan modellemeleri, atmosfer her şeyiyle Asylum’u andırıyor. Gerçekten bir serinin devam oyunu hissi veriyor. Bu benzerliği bir olumsuzluk olarak düşünmüyorum. Öte taraftan oyunun sinematikleri de oldukça başarılıydı. İlk oyundaki gibi film tadını aldığımız duruşlar, diyaloglar ve çekimler bu oyunda da mevcuttu.
Oyuna puanım 7.5/10. Bitirmiş olmaktan mutluyum çünkü oyunu bir süre sonra sadece finale ulaşmak adına oynadım.