Denemeler #12 1282 Sicilya İsyanı

Sicilya, 13. yüzyılın ortalarında Fransız himayesi altındaydı. Fransız Anjou hanedanına mensup Kral Charles I, Sicilya Kralı Manfred’i 1266 yılında devirip ada üzerinde hakimiyet kurmuştu. Anjou Kralı’nın ada üzerindeki hükmü baskıcı ve şiddet eğilimliydi. Bu da halkın tedirgin bir yaşam sürmesine neden oluyordu.

30 Mart 1282 günü Paskalya Pazartesi’siydi. Palermo’daki Kutsal Ruh Kilisesi’ndeki ayin sona ermişti. Kilise cemaati yavaş yavaş dışarı çıkıyor ve evlerine dağılıyordu. Bir Fransız askeri gözüne kestirdiği bir Sicilyalı kadını aramak istedi. Kadının gücenmesi ve adama verdiği tepkiler sonucunda iş büyüdü. Sicilyalı kalabalıktan biri bu manzaraya seyirci kalamadı. Üzerinde sakladığı bıçağını çekti ve Fransız askere sapladı. İlk dökülen kanla birlikte kalabalığı bir çılgınlık ele geçirdi. Gözü dönmüş Sicilyalılar önlerine çıkan her Fransız’ı öldürmeye başladılar.

Birinin Sicilyalı mı yoksa İtalyanca konuşabilen bir Fransız mı olduğunu anlamak için de bir kod geliştirdiler. Bu kod yalnızca anadili İtalyanca olan birinin doğru telaffuz edebileceği bir kelime olan “ciciri” idi. Fransızlar “c” sesini “s” şeklinde telaffuz ederler. İtalyanlar ise “ç” sesiyle. Böylece idam edecekleri kişilerin hangi milletten olduğunu da tayin edebiliyorlardı. Bu katliam tam 6 hafta sürdü ve 4000 Fransız’ın canına mal oldu.

Anjou Kralı, Sicilya tahtı üzerindeki hakkını kaybetmiş olsa da İspanya’da bir başka talip çıkmıştı. Aragon Kralı 3. Peter, Valencia Kralı 1. Peter ve Barcelona Kralı 2. Peter olarak sahip olduğu tahtlara göre üç farklı ünvana sahip tek kişi olan bu İspanyol Peter, devrik Sicilya Kralı Manfred’in kızı Constance ile evliydi. Bu sebeple Sicilya üzerinde hak kazanmıştı.

Bu olayları izleyen süreçte War of Sicilian Vespers adıyla geçen bir veraset savaşı başladı:
Bir tarafta İspanya Krallıklarını arkasında bulunduran Peter ve müttefikleri Bizans İmparatoru Michael VIII Palaeologus, Sicilya halkı ve Ghibelline adı verilen Kutsal Roma fanatiği İtalyanlar vardır.
Diğer tarafta da Papa’nın desteklediği Fransız Katolik Angevin hanedanı ve Papalıktan taraf Guelphler adı verilen İtalyanlar vardı.

Bu savaş boyunca tarafların oyuncuları çıkıp geri girseler de, bu 20 yıl süren savaş Caltabellotta Anlaşması ile sona erdi. İspanya Kralı Peter’ın oğlu Frederick 1302 yılında Kral 2. Frederick adıyla Sicilya tahtına geçti. Böylece ada üzerinde 400 yıl boyunca sürecek olan İspanyol hakimiyeti başlamış oldu.

Görsel: Sicilian Vespers, Francesco Hayez, 1846

11.04.2020

Kelebekler

Orijinal Adı: Kelebekler (2018)

Yönetmen: Tolga Karaçelik

Türü: Drama – Komedi

İzlenme Tarihi: 10 Nisan 2020

Tolga Karaçelik ile tanışmam dizi yoluyla oldu. 2018 yılında çıkış yapan Bartu Ben’in ilk üç ya da dört bölümünü izleyip epey de mutlu ayrılmıştım. Devam etmeyi ne kadar istesem de dizi izleme alışkanlığı edinemediğim için unutup gitmiştim. Kelebekler de son birkaç haftadır sürekli aklıma gelir oldu. Artık bir oturup şunu izleyeyim, aradan çıksın dedim. Böylece izlemeye başladım.

Filmin açılışı ve hikayeyi girişi ile birlikte bende The Darjeeling Limited ve The Royal Tenenbaums arasında bir his yaşattı. Birbiriyle yıllardır görüşmemiş kardeşlerin tekrar bir ara gelişi ve birbirlerini tekrar tanıyıp, anıları üzerinde konuşmaları şeklinde ilerleyip sonunda da aralarındaki bağın kuvvetleneceği gibi bir formül çıkarsamıştım. Neyse ki bu kadar iyimser bir şekilde ilerlemedi. Birbirlerine düşmeleri, atışmaları ve başlarına gelen gariplikler sayesinde bir araya gelişlerinin sebebini unutabilmiş ve karakter özelliklerini izleyiciye daha rahat aktarabilmişlerdi.

İzletinin komedi ve dram dengesini oldukça başarılı buldum. Ancak bir sinema seyircisi olarak şahsi tercihim izlediğim öyküdeki karakterlerin daha güçlü bir derinliğe sahip olmasını görmektir. Bunun gerçekleşeceğini bilsem, filmin bir yarım saat daha uzun olmasını dert etmezdim. Suzan, Cemal ve Kenan’ın birbirlerine dair anılarına daha fazla yer verilmesi filme vereceğim puanı daha da yükseğe çekebilirdi.

Yapıma puanım 8/10. Sundance Büyük Jüri Ödülü’nü hak ettiğini rahatlıkla söyleyebilirim.

Kolpaçino

Orijinal Adı: Kolpaçino (2009)

Yönetmen: Atıl İnaç

Türü: Aksiyon – Komedi

İzlenme Tarihi: 9 Nisan 2020

Çok fazla üzerine bahsedeceğim bir şey yok. Türk komedilerine her zaman ön yargılıydım. Bu yüzden de Kolpaçino’yu izlemeyi tercih etmemiştim. En sonunda filme dair bir merak oluştu ve gerçekten güzelse de biraz beni güldürür ve neşelendirir demiştim.

Filmde bir türlü kahkaha atamadım. Filmin birçok komik sahnesiyle yıllar içerisinde sosyal medya üzerinde meme malzemesi olarak karşılaşmıştım. Esprilerin üzerimde vurucu etki yaratmamasının sebebi bu olarak diye düşünüyorum.

Yapıma puanım 6/10. Yer yer tuvalet esprileri düzeyine inmemiş olsalar daha iyi olabilirmiş. Her şeye rağmen keyifli bir suç komedisi çıkarmayı başarabilmişler.

Ahlat Ağacı

Orijinal Adı: Ahlat Ağacı (2018)

Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan

Türü: Drama

İzlenme Tarihi: 6 Nisan 2020

Ahlat Ağacı uzun zamandır izlemek istediğim ancak iki senedir sürekli ertelediğim bir filmdi. Birden içimde izleme isteği oluştu. Öğle vakti girdiğim ilk uzaktan eğitim dersi sonrasında biraz kendime notlar falan çıkarıyordum. Günün verimi epey düşmüşken hemen açtım ve izlemeye başladım.

Film beni zerre kadar sıkmadı. İzlerken yalnız 2-3 defa ara verdim. Onlar da zorunluluktan aldığım molalardı. Hatta kendimi o kadar kaptırmıştım ki filmin ilk yarısını tek oturuşta izledim. Bir buçuk saat boyunca ara vermeden bir şey izleyebildiğim çok nadir görülür. Ahlat Ağacı bana bunu yaptırmayı başardı.

Sinan isimli ana karakter üniversiteden yeni mezun olmuş bir öğretmen adayıdır. Memleketine dönüşüyle birlikte babasıyla ilgili sorunlarla yüzleşmeye başlar. Bu sırada aile içinde yaşanan çatışmalar, Sinan’ı babasına karşı pozisyon almaya doğru iter. Babasını kendisine kötü bir örnek olarak gördüğü için kendini ona dair olan her şeyi aşağılarken, kötülerken bulur.

Tüm bunlar yaşanırken yazdığı kitabını yayınlatmak için sponsor arar ancak insanlardan yardım geleceğine kendini onlardan nasihat dinlerken bulur. Atanamamış bir öğretmen ve kitabı yayınlanmamış bir yazara dönüşür. Babasını eleştirdiği her noktada kendisi de aynı hareketleri sergiler. Yaşadığı bu dilemma onu varoluşsal sorgulamalar yapmaya iter. Bunu diyaloga girdiği her insan karşısında izleyicinin yüzüne vurmaktan da geri durmaz.

Sinan karakteri ile gönüldeşlik kurabildiğim için hikaye beni alıp götürdü. Bundan dolayı filmden son derece memnun ayrıldım.

Filme puanım 8.5/10. NBC’nin 2021’de gösterime girecek olan Kuru Otlar Üstüne filmini sabırsızlıkla bekliyorum.

Arkham Tımarhanesi

Original Adı: Arkham Asylum – A Serious House on Serious Earth

Cilt Çıkış Tarihi: Ekim 1989

Türü: Drama – Psikolojik

Okuma Tarihi: 31 Mart 2020 – 6 Nisan 2020

31 Mart’ı 1 Nisan’a bağlayan gece okumaya başladım Arkham Asylum’u. Oldukça manidar bir başlangıç yaptım. Grant Morrison’un en beğenilen biri olmasına rağmen uzun süredir okumamak konusunda gereksiz bir inat içerisindeydi. Son zamanlarda bu dikkafalılığı kırmayı başardım. Arka arkaya çizgi roman tüketir oldum. Oldukça eğlenceli bir uğraş.

Hikaye, Arkham Tımarhanesi’nden polis karakoluna gelen bir arama ile başlıyor. Tımarhane çalışanlarının, Joker ve saz arkadaşları tarafından esir alındığı öğrenilir. Bunun üzerine Batman yola çıkar. Binaya geldiğinde içeri girmesine tek bir şartla izin verilir: hastalardan biriymiş gibi aralarında bulunmalıdır. Bu malikane içerisinde Scarecrow, Croc, Two-face vb. gibi Batman’in ikonik düşmanlarına sırayla rastlarız.

Dave McKean, hikayeye hakim olan delilik temasını çizimleri harika bir şekilde okuruna aktarmış. Birbirine giren paneller, ön-arka planda ilerleyen olaylar, yazı tipleri, renk seçimleri, sembolizm ve soyutlaşan çizgiler gibi teknikleri ustaca kullanmış. Bu eşsiz çılgınlık karnavalını başarılı bir şekilde hissettirmiş.

Amadeus Arkham’ın dramı, ailesinin başından geçenler ve kendi deliliğine doğru onu yönlendiren olayları kısa ara kesitlerle öğrenmek güzeldi. Koca evin, Batman’in kendi iç dünyasındaki korkulara gebe bir yer olup çıkması ve Batman’in en başından beri metaforik olarak bir kabusu yaşıyor olması işlenen öykünün vuruculuk düzeyini artıran elementlerdendi.

Esere puanım 8/10. Yüz sayfacık değil de fazladan bir yirmi-otuz sayfa daha uzun olsaydı çok daha iyi olabilirmiş. Ancak bu haliyle de oldukça benzersiz bir deneyim vaat ediyor.

Gotik

Orijinal Adı: Gothic (1986)

Yönetmen: Ken Russell

Türü: Drama – Fantastik – Korku

İzlenme Tarihi: 5 Nisan 2020

Gothic 1986 yılında yani Villa Diodati’deki edebiyatın kaderini belirleyen o meşhur gecenin 170. yıl dönümüne tekabül eden vakitte çekilmiş. Yönetmen, filmin hazırlanması için gerçekten de bu tarihi beklemiş midir bilemiyorum ama öyle ya da böyle oldukça güzel bir düşünce olmuş. Bir benzerinin 2016 yılında da gerçekleşmiş olmasını dilerdim.

Bir korku filmi olduğu için izlemeye epey çekinmiştim. En nihayetinde izlemek için cesaretimi topladım. Erotik savurganlık ve kısmi gore sahneleri dışında beni ürperten bir sahne ile karşılaşmadım. Hatta eseri genel olarak beğendim bile diyebilirim.

Hikayenin genel hatları Percy ve Byron’ın kişisel notlarından derlenerek hazırlanmış. Karakterlerin birbiri arasında çekişme, kavgalar, ihtiras ve oyunlar, senaryoda biraz abartılı resmedilmiş. Ancak bu film ile birlikte Mary W. G. Shelley’in harika bir insan olduğuna bir kez daha kanaat getirdim. Etrafında zevkten ve şevkten sarhoş halde gezen insanlara nasıl katlanabilmiş her okuduğum ve izlediğim anlatıyla birlikte daha da hayrete düşüyorum.

Filmin en beğendiğim kısmı Mary’nin kapılarla çevrili bir alanda sıkıştığı ve her açtığı kapıdan gelecekteki bir olayı gördüğü yerdi. Claire’in çocuğunun ölümü, Polidori’nin intiharı, kendisinin ölü doğan çocukları, Percy’nin ölümü, Byron’ın can çekişmesi ardı ardına bir hayal aleminde gezermiş gibi seyirciye sunuldu. Hem sinematografik hem de kurulum açısından oldukça başarılı bir kesitti.

Son olarak, öykünün içine gizlenmiş Frankenstein göndermelerini yakalayabilmiş olmak eserden aldığım keyfi artırdı diyebilirim.

Yapıma puanım 6/10. Benim gibi Diodati Taifesi meraklısı biri için fanservice olarak değerlendirilebilecek bir yapım. Ancak aynısını genel bir sinema seyircisi için söyleyemem.

Kokou No Hito

İngilizce Adı: The Climber

Japonca Adı: 孤高の人 (Kokou No Hito)

Seri Başlangıç Tarihi: Kasım 2007

Seri Bitiş Tarihi: Ekim 2011

Bölüm Sayısı: 170

Türü: Drama – Spor – Psikolojik – Seinen

Okuma Tarihi: 4 Aralık 2017 – 3 Nisan 2020

Kokou no Hito, lisans eğitim dönemimin tam ortasında okumaya karar verdiğim bir mangaydı. Evden okula giderken gerçekleştirdiğim yeraltı yolculukları boyunca okumaktan büyük keyif alıyordum. Ancak tam hatırlamadığım bir sebepten dolayı 80 ya da 81. bölümde okumayı bırakmıştım. Şimdi düşününce herhalde proje teslimleri sıkıştırmaya başladığı için ara vermiş ve sonra da unutmuşumdur diyebiliyorum. Mori’nin hikayenin en başındaki karakterlerle yaşadığı olayların detaylarını birazcık unutmuş olsam da okumaya devam ederken kurguyu takip etmekte hiç zorlanmadım.

Mangayı hatırlamam ve okumaya devam etme kararını almamdaki en etkili faktör mangaka idi. Innocent’ı da çizimlerinin kendine has büyüsü nedeniyle okumaya karar verip, öykünün de sürükleyiciliği nedeniyle kısa bir sürede bitirmiştim. Innocent’i bitirdikten sonra mangakanın adının Shinichi Sakamoto olduğunu görmem ile birlikte kısa bir şok geçirdim. Çizimlerine bayıldığım bu iki manga, yani Innocent ve Kokou no Hito, aslında aynı adamın elinden çıkmış işlermiş. Bu uyanış beni KnH’yi bitirme konusunda motive eden en önemli gelişme idi. Bahsetmeden edemedim.

Hikaye dağlara tırmanmaya ilgi duyan Mori Buntarou isimli Japon bir lise öğrencisini konu alıyor. Onun öğrenciliğinden başlayarak evliliğine dek süren bu dağcılık macerası içinde ne gibi sıkıntılar ve zorluklar çektiğine şahit oluyoruz.

Mori’nin içine kapanık ve kendini sürekli sosyal yaşamdan izole tutuyor oluşu tam bir gençlik draması çıkarmaya uygundu. Mori’nin biraz da saf ve kimse ile ilişki kurmaması onun, karşılaştığı insanlar tarafından kullanılmasına da yer yer sebep oluyordu. Karakterin bu kasvetli havası, bunalım yaşayan bir okurun kolaylıkla gönüldeşlik kurmasını sağlayabiliyor.

Mori’nin ilk kez bir profesyonel ekiple çıktığı tırmanma seferi, ki bu olayın finalinde okumaya ara vermiştim, onun hayatı üzerinde büyük bir etki bırakıyordu. Takım arkadaşlarını kaybetmesi ile sonuçlanan bu gezi onun için büyük bir travma yaratmıştı. Kar fırtınası sırasında kendilerini kapadıkları çadırda, son günlerinde bakıcılığını üstlendiği arkadaşıyla birlikte verdikleri yaşam mücadelesi unutulmaz bir sahneydi.

Amazing grace how sweet the sound
That saved a wretch like me
I once was lost but now I’m found
Was blind but not I see
‘Twas grace that taught my heart to fear
And grace my fears relieved
How precious did that grace appear
The hour I first believed
Through many dangers toils and snares
I have already come
‘Tis grace hath brought me safe thus far
And grace will lead me home
Yes
When this flesh and heart shall fail
And mortal life shall cease
I shall possess within the veil
A life of joy and peace
The earth shall soon dissolve like snow
The sun forbear to shine
But God who called me here below
Will be forever mine

Amazing Grace

Manganın başından sonuna dek Mori’nin yaşadığı psikolojik değişimi görebiliyor olmak bu seriyi gözümde benzerlerinden üst sıraya yerleştiriyor. Bu manga, çizimlerin kusursuzluğa varan kalitesi bir kenara, kahramanın yolculuğu temasının da başarıyla işlendiği leziz bir hikaye vaat ediyor.

Esere puanım 9/10. Hem işleniş hem de konusu itibariyle nevi şahsına münhasır bir çalışma. Okunması şiddetle tavsiye edilir.

Küçük Kadınlar

Orijinal Adı: Little Women (2019)

Yönetmen: Greta Gerwig

Türü: Drama – Romantik

İzlenme Tarihi: 30 Mart 2020

Bazı filmler var ki kendisini izlemeden evvel orijinal eser olan kitabını okumadığım için pişmanlık duyuyorum. Küçük Kadınlar da bunlardan biri oldu. Film çıkış yaptığından beri internette tam metnin çevirisinin mevcut olup olmadığına bakıyorum. Ancak ne yazık ki ülkede, kültür çalışmalarını 100 temel eserin kısaltılmış hallerinden ileri bir düzeyde göremeyen yayınevlerine sahibiz. Kitabın aslını İngilizce halde epub olarak okumayı düşünmüş olsam da halihazırda okumayı sürdürdüğüm kitaplar nedeniyle fırsat bulamadım. Böylece filmi, kitabından önce tüketmiş bulundum.

Hikayenin ana karakteri olan Josephine, New York’ta ailesinden uzakta yaşayan bağımsızlığına düşkün bir kızdır. Hayali yaşamını yazdığı öyküleri satarak kazanmaktır. Ancak en küçük kardeşinin nükseden hastalığı nedeniyle Concord’daki ailesinin yanına dönmek zorunda kalır. Eve dönüş yolunda, üç kardeşiyle birlikte geçirdikleri zamanları hatırlar. Bu anımsamalar sayesinde biz de karakterlerin başından neler geçtiğini yavaş yavaş öğreniriz.

Filmin draması oldukça yerindeydi. Ne ağır ajitasyona kayılmış ne de yüzeysel işlenip geçilmiş. Tam olarak olmasını istediğim gibi bir düzeyde idi. Filmin sonlarına doğru Josephine karakteri ile idealistlik ve ulaşmak istediğimiz hayaller anlamında epey örtüştüğümüzü fark ettim. Karşı cinsteki kopyamı Jo’da görebildim diyebilirim. Bu yakınlık nedeniyle de hikaye beni daha şiddetli bir şekilde pençesine aldı. Bundan şikayetçi değilim aksine Greta Gerwig ve Saoirse Ronan’a kurgusal-ikizimi keşfetmemi sağladıkları için minnettarım.

Filme puanım 8.5/10. İyi yazılmış karakterlerle çevirili, bazen iç ısıtan bazen can yakan bir aile dramasıydı.

Blame!

İngilizce Adı: Blame!

Japonca Adı: ブラム! (Buramu!)

Seri Başlangıç Tarihi: 25 Kasım 1996

Seri Bitiş Tarihi: 25 Temmuz 2003

Bölüm Sayısı: 66

Türü: Aksiyon – Drama – Korku – Sci-Fi – Psikolojik – Seinen

Okuma Tarihi: 10 Eylül 2019 – 30 Mart 2020

Blame çok uzun zamandır radarımda bulunan bir manga serisiydi. Biri benden tavsiye isteyecek olsa saydığım mangalar içinde onu mutlaka bulundururdum. Birçok insana önermeme rağmen baştan sonra okuyup da finaline erişme şansına bir türlü erişememiştim.

Manga düz bir okuyucu için son derece akıcı gelecektir. Karakterlerden ziyade silahların, bombaların, patlamaların konuştuğu bir seri Blame. Ancak tükettiği eseri tam olarak idrak etmek isteyen okurlar için Blame dünyanın en karmaşık çalışmalarından biri olacaktır.

Seri boyunca sürüp giden konuşma noksanlığı yanında hikayenin sürekli bir akış içinde olması size bir hız trenine binmiş hissi yaşatıyor. Karakterlerimizin gerçekten neyin peşinde olduğunu çoğu kez anlamıyoruz.

Hikayeye, adının daha sonradan Kyrii olduğunu öğreneceğimiz siyah saçlı bir erkek giriş yapıyoruz. Öykü devasa mekanlarda geçiyor. Mekanların sahip olduğu bu yücelik insana kasvetli bir ruh hali pompalıyor. Çıkılan görevin veya orada yaşamını sürdüren canlıların beyhudeliği size hiçbir konuşma olmadan harika bir şekilde aktarılıyor.

Kyrii, bu yolculuğu boyunca karşına çıkan ‘silicon life’ adı verilen virüs benzeri bir organizma türü tarafından yok edilmeye çalışılıyor. Bu karşılaşmalar sırasında geçen diyaloglar sayesinde Kyrii’nin görevinin ‘net terminal gene’ adlı bir genetik kodu yaşayan insanlardan elde edip korumak olduğunu öğreniyoruz. Bu yolculukta Cibo isimli açık renkli saçlara sahip bir kızla karşılaşıyoruz. Kendisinin, bu mega kent habitatı yöneticisi gözünde bir kıymeti oluyor. Sanakan isimli başka bir organizma ile başta simbiyotik daha sonraları ayrı bedenlerde süren epey yakın bir ilişki kuruluyor.

Yönetici Mensab ve gardiyanı Seu’nun, Kyrii ve Cibo’yu atadıkları görevin tam olarak ne olduğunu anlayamadım. Daha doğrusu bu görevin Kyrii’nin ana sorumluluğundan farklı yanının ne olduğunu kavrayamadım demeliyim. Silicon-life ile süren mücadelesi dışında bu iki iş arasında gerçekten nasıl bir bağlantı vardı bilemiyorum.

Mekan ve karakter tasarımlarının birbirini tekrar etmesi en başta canımı çok sıkılıyordu. Memnuniyetsizlik değil de hikayenin ağırlığı altında eziliyormuş gibi bir hisse kapılmama neden oluyordu. Mekanların birbirine benzemediğini hatta her mega structure ın farklı bir dizayna sahip olduğunu ilerlediğim vakit idrak ettim. İsme ve kendine has bir yüze sahip bir avuç karakter dışında kalanlar, Kyrii’nin tek-sıkışlık silahının hedef tahtası olmaktan öteye gidemiyor.

Aksiyon sahneleri, dramatik anlar, epikliği damarlarınızda hissetiğiniz dakikaların ardı sıra gelmesi okuru diken üstünde tutmayı başarıyor. Karakterlerin sahip olduğu Stoik tavırlar, benim bilimkurgu görüşümü harika bir şekilde yansıtıyor. Hayal dünyama egemen olan boş-vermişlik, kasvet ve yorulmuşluk bu öyküde köküne değin işleniyor.

Hikayenin karmaşıklığı ve finalde tam olarak ne olduğu üzerine biraz mesai harcamak gerekiyor. Kolay yenilir yutulur bir mevzu anlatmadığı en başından beri olsa da hikayenin akıcılığı ve ileride ne olacağını merak etmekten doğan okuma şevkine dur diyemedim. Bu yüzden de son bir haftadır her gün mangayı okuyarak finale ulaştım. Yeterince kafa yormadığım için henüz mesajın ne olduğunu bulamadığımı düşünüyorum. Ancak altından kalkılamayacak kadar zor değildir. Sadece bir zaman gerekli.

Esere puanım 8.5/10. Cyberpunk denilince aklıma gelen ilk eser olmayı gerçekten hak ediyormuş. Prequel serisi Noise’u da en kısa zamanda okumayı planlıyorum.

Tales from the Borderlands

İlk piyasaya sürülme tarihi: 25 Kasım 2014

Geliştirici: Telltale Games

Tür: Point-and-Click Adventure

Platform: PS4

Oynama Tarihi: 25 Ağustos 2018 – 29 Mart 2020

Tales from the Borderlands yaklaşık 10 saatlik bir oynanış sonunda finale erdi.

Telltale oyunları bir dönem fazlasıyla ilgimi çekiyordu. Çıkan her yeni serisine ilk oyunundan oynamaya başlayıp aylık olarak beklediğim dahi oldu. Fakat ne yazık ki hayatta var olan her şey gibi Telltale’in de büyüsü bir şekilde bozuldu. TftB, Ps Plus sayesinde verilmemiş olsa, büyük ihtimalle 2018 yılındaki başlangıcımı dahi yapmazdım. Doom Eternal’ın internet sorunları yaşatmasından sebeple rotamı Borderlands 3’e çevirince TftB’yi de öncesinde oynayıp aradan çıkarayım dedim. Bu girişimimden mutlu bir şekilde ayrıldım. Hem Borderlands sevgim hem de Telltale tarzına duyduğum gizli açlık bu yapımdan aldığım keyfi epey artırmış olsa gerek diye düşünmeden edemiyorum.

Hikaye, Handsome Jack’in düşüşü sonrasında Hyperion’da çalışan Rhys isimli bir adamın patronundan kurtulmak için yürüttüğü gizli bir planla başlıyor. Bu plan sonrasında yüklü bir miktarda paranın kaybedilmesi ile sonuçlanıyor. Ancak bu sırada Rhys, kendisine sahte Vault anahtarı satmaya çalışan Fiona ve Sarah isimli dolandırıcı kardeşler ile kendisini bambaşka bir maceranın içinde buluyor. Gerçek bir Vault Key, kafasının içinde dönüp duran Jack hologramı, intikam peşindeki bir ‘queenpin’ şeklinde sıralayabileceğimiz birçok gelişme yaşanıyor. Tüm bu serüven boyunca bizi ekranda tutabilen eğlenceli karakterler hikayenin can damarı olup çıkıyor.

Oyun bize Rhys, Fiona, Sarah, Vaughn, Gortys ve Loader Bot gibi eşsiz karakterleri tanıtmakla kalmıyor; aynı zamanda ana seriden tanıdığımız Athena ve Scooter gibi karakterlerle de epey vakit geçirmemizi sağlıyor. Fiona ve Athena’nın karakter tasarımlarına ve seslendirmelerine bayıldım. Waifu ilan edilecek bir çift verdiler bana. BL2 ve BL P-S oyunlarında Athena’ya pek dikkat etmemiştim. TftB de onu tanıma şansı kazanmış olmaktan büyük zevk duydum.

Oyunun en akılda kalıcı sahnelerinden biri EP4’teki Finger Gun Fight idi. Ayrıca EP3’te Gortys’i uyandırdığımızda felç geçirmiş Vaughn’a bakıp “Neden ağlıyor?” diye sorduğu sahnede gerçek bir kahkaha attığımı da belirtmeden edemeyeceğim. Oyunun mizahi yönünün Borderlands standartlarına uygun olması beni son derecede memnun etti. Final dövüşünde Gortys’e, Ken ve Chun Li gibi kombolar yaptırmak çok eğlenceliydi.

Oyunun müzikleri akılda kalıcı olmasa da kullanıldığı yerler için oldukça uyumluydu. Modellemeler ve sanat tasarımında oldukça iyi bir iş başarmışlar. BL ve Telltale’in cellshade grafikleri oldukça ahenkli bir şekilde çalışmışlar.

Oyuna puanım 8/10. Oynamaktan ve oynamış olmaktan büyük keyif aldığım bir yapım oldu.