Zamanda yolculuk konsepti benim üzerimdeki büyüsünü Kelebek Etkisi filminden sonra kaybetti. Yaratıcılık noktasında pek farklı pencere açan bir yapımla karşılaşmadım. Primer de bu hayal kırıklığı döngüsünün bir parçası olup çıkmış.
Primer, Shane Carruth’ın bütçesiz çektiği çıkış filmidir. Bu imkansızlıklardan doğan yapımı ağır eleştirilere tutmaya gönlüm elvermese de beni pek eğlendirdiğini de söyleyemeyeceğim.
Filme puanım 6/10. Üzerine bahsedecek pek bir şey bulamadım.
Uzun süredir aklımda idi ancak bir türlü izleme fırsatı bulamamıştım. Akşama doğru yakaladığım boş vaktimde izlemek için açtım ve kendimi ekrana yapışmış buldum. Filmin akıcılığı beni alıp götürdü.
İzlemesi her ne kadar kolay ise yorumlaması da bir o kadar zor bir film bana kalırsa. Hikayedeki sembolizme kafa yormak yerine kendimi sadece olayların akışını takip ederken buldum. Bu incelemeyi de üzerine düşünme fırsatı bulamadan sıcağı sıcağına yazıyorum.
“All the anxiety we carry within us, all our thwarted dreams and inexplicable cruelty, our fear of extinction, the painful insight into our earthly condition have slowly crystallized our hope for otherworldly salvation. The tremendous cry of our faith and doubt against the darkness and the silence is the most terrifying proof of our abandonment and our terrified and unuttered knowledge.”
Konuşmayı reddeden Elizabeth ve ona bakıcılık eden hemşire Alma’nın ilişkisi son derece ilginçti. Mektup sahnesi ve sonrasında yaşananların sebepleri üzerine ikinci kez düşünmeden direkt izleyip geçtim. Bu çok yanlış bir hareketti diye hayıflanmadan edemiyorum. Film boyu kafamda “gerçek akıl hastası hangisi?” soru döndü dolandı. Belki de kurgusal bir detaya çok odaklandığım için filme gizlenmiş temsil ve işaretleri gözden kaçırdım. Finalde bu soruma verecek net bir cevap bulamasam da iyi ki izlemişim dedirtti bana.
Filme puanım 7.5/10. Bergman sinemasına daha fazla aşinalık kazanma isteği uyandırdı.
Net bir şekilde hatırlayamasam da 2009 sonu veya 2010 başlarında, ailecek bir akraba ziyaretine gitmiştik. Biz salona geçip oturduğumuzda ekranda bu film oynamaktaydı. Muhtemelen DVD’den oynatıyorlardı. TV’de resmi gösterime girecek kadar geç bir saat değildi. O dönemler dünya tarihine epey meraklı olduğum için tarihi temada geçen her filme ilgi gösteriyordum. İçerideki herkes birbiriyle muhabbet ederken, ben TV’nin önündeki mindere oturup filmi yakından izlemeye başladım. Hitler’in meşhur “Nein! Nein! Nein!” sahnesi geldi. Ben o dönemki kısıtlı bilgime rağmen adamın Hitler olduğunu anlamıştım. Ancak filmi benimle birlikte izleyen birkaç kişi bunun kim olduğunu sordu. Annemin kuzeni “Bu adam Führer diye biri” dedi. Ben de “Hayır, bu Hitler” diye karşılık verdim. Öyle kısa bir tartışma sürdürdükten sonra filme devam ettik. Benden büyük olduğu için doğrusunu biliyordur herhalde deyip daha fazla uzatmadım ancak bu soru aklımda kalmıştı. Eve gidince Führer lakabının ne olduğunu öğrenmiş ve haklı olmanın keyfini sürerek hayatıma devam etmiştim. Evet. Bu film ile böyle uzun ve lüzumsuz bir tanışıklığım mevcut.
Filmin kendisine dönecek olursak kısa birkaç kelam etmek istiyorum. Hikaye oldukça sürükleyici. Oyunculuklar gerçekten harika. Brad Pitt’in karakterinin hafif çatlak bir havada hareket ediyor olması, sahnede gözüktüğü her dakikayı eğlenceli kılmayı başarmış. Christoph Waltz’ın oynadığı dedektif karakteri filmdeki en sevdiğim karakterdi. Hem soğukkanlı hem de sempatik tavırları ile ilgiyi kendi üzerinde toplayabilen bir portre çizmiş.
Müzikler, mekan tasarımları ve diyaloglar yine Tarantino kalitesine yakışır ölçüdeydi. Yapımın baştan sona hiç sıkmamış olması ve beklediğimden bile daha akıcı bir kurguya sahip olması beni epey mutlu etti.
Esere puanım 8.5/10. Kimseden çekinmeden, bu filmin en sevdiğim Tarantino filmi olduğunu söyleyebilirim.
Star Wars: Knights of the Old Republic, 36 saat 23 dakikalık bir oynanış sonunda maksimum levela ulaştırdığım Dandon Stari adlı karakter ile Light Side senaryosunda finale erdi.
Knights of the Old Republic çok uzun süre önce başladığım ancak hikayenin büyük twistinin spoilerını öğrendiğim için içimdeki oynama isteğini kaybettiğim birçok oyundan yalnızca bir tanesiydi. Son birkaç aydır oyuna sık giriş yapmam neticesinde hikayeyi öyle ya da böyle bitirme kararı aldım.
Hikayeye geçmişini hatırlamayan custom bir karakter ile başlıyoruz. Oyunun finaline ulaştığım bu savedeki karakterimi Scoundrel yani DEX odaklı bir karakter açtığımı unuttuğum için Feat ve Skillleri hep yakın dövüşçüymüşcesine verip durdum. Oyun boyunca beni çıldırtacak derecede bir zorlukla karşılaşmamış olsam da Soldier başlangıç sınıfı ile giriş yapmış olsaydım gözüm kapalı oynama şansım olabilirdi. Öyle ya da böyle bitirdiğim için bu mesele pek önem arz etmiyor.
Hikaye boyunca ekibime katılan 8 farklı karakter içinde kişiliğini ve öyküsünü en beğendiğim karakterler Bastila, Carth ve Mission idi. Juhani ve Jolee ile de çokça vakit geçirmeme rağmen önceki bahsettiğim üçlü kadar bağ kuramadım. Taris’ten beri benimle birlikte olmaları da bunun nedenlerinden biri olabilir.
Peace is a lie. There is only Passion. Through Passion, I gain Strength. Through Strength, I gain Power. Through Power, I gain Victory. Through Victory, my chains are Broken. The Force shall free me.
Sith Code
Revan ve Bastila’nın hikaye boyunca yapılan konuşmalar ve seçimler sebebiyle yakınlaşmasının Jedi Code’a aykırı oluşu, ve bunun finalde Bastila’yı ikna ederken hem bir silaha hem de avantaja dönüşebiliyor olması oyunun iyi kurgulandığının bir kanıtı olarak ileri sürülebilir.
Büyük twistten haberim olmasa Malak ile olan ilk karşılaşma sonrasında şaşkına dönebilirdim. Bu her ne kadar benim hikaye deneyimimi baltalamış olsa da, oyunun mekaniksel olarak sunduğu tecrübeyi hiç ama hiç etkilemedi. Kotor’un oynanışı sıra tabanlı bir RolePlaying sistemi üzerine kurulmuş. Bu yarı-hareketli dövüşleri beni son derece tatmin etti.
Yan karakterlerin kendi görevlerinden bahsetmem gerekirse bazılarının questline’ını sonuna kadar götürmeye erindim. Bazı yan öyküleri her ne kadar sonuca ulaştırmak istemiş olsam da eski bir oyun olmanın getirdiği ‘düşünülmemiş’ olasılıklar nedeniyle tamamlayamadım. Bunun örneklerinden biri Carth’ın oğlu Dastil’i ikna etmek için gerekli kanıtı sunma fırsatı bulamadan tüm Sith Akademisi’nin saldırıya geçmiş olmasıydı. Veya Manaan’da suyu zehirlediğimiz için gezegenden sürgün edilmemiz Juhani’nin orada devam eden öyküsünü tamamlamama engel oldu.
Oyunda beni havada bırakan en büyük şey final oldu. Malak’ı yendikten sonra Star Forge’dan kaçıyoruz. Sonra Jedi Konsülü bizi evrenin kurtarıcısı ilan ettiği bir tören düzenliyor. Karakterlerimiz, onlara tezahürat yapan kalabalığa dönüp bakarken daralan daire şeklindeki klasik SW kapanışı gerçekleşiyor ve oyun sona eriyor. Ben bundan mutlu olamadım. Bağ kurduğumuz ekip arkadaşlarımızla kısa konuşmalar ve vedalaşmalar yaşayıp bu töreni seyretseydik daha iyi olabilirdi. Bastila ve Revan’ın aşklarını, tören öncesi veya sonrasında geçen bir cutscene ile gösterebilirlerdi. Böyle çok kuru ve acele bir kapanışa zorlamışlar gibi hissettirdi.
Oyuna puanım 8.5/10. İçimde Star Wars Legends’a dalma isteği uyandırdı. Belki ilerleyen günlerde SW çizgi romanlarına giriş yaparım. Oyunun müstakbel remake projesinde finali elden geçirmelerini dilemek dışında elimden bir şey gelmiyor. Her şeye rağmen oldukça başarılı bir RPG oyunuydu.
Orijinal İsim: Gesammelte Erzählungen (Collected Short Stories) (1810–1811)
Yazar: Heinrich von Kleist
Okuma Tarihi: 17 Mart 2020 – 23 Mart 2020
Emin olmamakla birlikte 2017 yılında bir arkadaşımın hediye etmesi sayesinde von Kleist ile tanışma şansım oldu. Ancak bu tanışıklık sadece kitabın ve yazarın adını biliyor olmaktan ibaretti. Ne yazık ki bu hediye tam üç sene boyunca hiç dokunulmadan rafımda durmayı sürdürdü. Eve kapandığımız bu bir hafta-on günlük süreçte, uzun süredir elimde bulundurduğum kitapları elden geçirme kararı aldım. Böylece Von Kleist öykülerini okuma şerefine nail olabildim.
Alman Romantizm’inin en ünlü temsilcilerinden biri olması, yazarın gözümde büyümesi ile sonuçlandı diye düşünüyorum. Okumuş olduğum bu sekiz öyküsü içinde yalnız 2-3 tanesi beni gerçekten şaşırtan, merakta bırakan kısacası üzerimde etki bırakan eserler olabildi.
Şili’de Deprem, Santa Domingo’da Sözlenme ve Bulunan Çocuk, bahsettiğim gibi, okumaktan keyif aldığım hikayelerdi. Yazarın muhtemelen en ünlü öyküsü olan Michael Kohlhaas ise beni pek etkileyemedi. Hikayenin ilk yarısında sahip olduğu ivme hikayenin tam yarısında gerçekleşen Martin Luther ile görüşme sonrasında feci bir şekilde kaybediliyor. Hikayenin ilk yarısını okurken epey keyif almış olsam da son kırk sayfa bu sevgiyi nefrete dönüştürmeyi başardı. Markiz O. isimli öyküden aklımda “Giulietta,this bullet avenges you!” sözü kaldı.
Yazarın öykülerindeki adını tam koyamadığım bir soğukluk var. Romantik yazarlardan beklentim, okuruna tarihi bir öykü anlatacağı zaman mekanını Antik Dünya’dan seçmesi olmuştur. Kleist ise bunu yapmamayı tercih etmiş. Ne medeniyetin temel taşlarına övgüler, ne de çalkantılı döneminin trajedilerini dile getirmeye gerek duymuş. Zamanı belirtilmemiş olan Bulunan Çocuk ile Haiti İsyanı’nı konu edinen Santa Domingo’da Sözlenme hariç, eserleri yaşadığı döneminin en az yüz yıl öncesinde geçen mevzuları konu alıyor. Bu durum beni o kadar üzdü ki dile getirmeden edemedim. Yazardan henüz ümidimi kesmedim tiyatro oyunlarını da okumayı planlıyorum. Belki de güçlü olduğu alan orasıdır.
Eserin geneline verebileceğim ne yüksek not 7/10. Şili’de Deprem dışında, baştan sona beğenip 7.5-8 vermeyi düşündüğüm hiçbir öyküsü olmamasına rağmen yazarın kişisel olarak dert edindiği mevzuları anlıyor oluşumdan sebeple yediden düşük bir not vermeyi de uygun göremedim.
Neil Gaiman’ın üretkenliğini biliyor olmama ve kendisine hikaye anlatıcılığı açısından hayran olsam da tüketmediğim birçok çalışması mevcuttu. The Books of Magic da o işlerinden biriydi. Okuma kararı almam çok rastgele gerçekleşti. Ancak ne kadar vakit geçmiş olsa da nihayet okuyup bitirdiğim için kendimi mutlu hissediyorum.
Hikayesini Gaiman’ın yazdığı bu kısa çizgi romanda Timothy Hunter isimli bir çocuğun büyü dünyasını keşfetmesine tanık oluyoruz. The Trenchcoat Brigade -yani Stranger, John Constantine, Dr. Occult ve Mister E- Tim Hunter’a bu yolculuk esnasında rehberlik ediyorlar.
Hikaye her bir bölümde başka bir büyücünün Tim’e yandaşlık etmesi ile gelişiyor. Biri zamanda geçmişi, öteki bugünü, diğeri var olan farklı dünyaları ve sonuncusu da olası gelecekleri göstererek bu büyü dünyasını tanıtma evrenini sonlandırıyor.
Hikaye boyunca DC serilerinin hem popüler hem de unutulmuş olanlarına hızlı bir ziyarette bulunuyoruz. Gemworld, Sandman, Myrra ve benzeri birçok farklı settingten onlarca karakterle karşılaşıyoruz. O yüzden bu kısa çizgi romanın, eski DC okurları tarafından büyük bir anlamı olduğunu düşünüyorum. Eser, hayranların yıllarca okudukları, aşinalık kazandıkları olaylar ve karakterlere hızlıca ufak göndermeler yaparak kendine has başka bir hikaye anlatmayı becerebiliyor.
Konsept ve olayların gelişme aşamaları beni son derece eğlendirdi. Birinci ve üçüncü sayılar okumaktan en çok keyif aldığım kısımlar oldu. Yapıtın toplamına baktığımda da başı sonu tutarlı okunabilirliği son derece yüksek bir öyküye şahitlik ettiğimi hissettim.
Tim Hunter’ın büyü dünyasına girişinin öyküsünü burada öğreniyor olsak da hikayesi son bulmuyor. 94-2000 yılları arasında TBOM adı altında ikinci bir seri yayımlanmış. 2018 senesinde de üçüncü bir seri başlatılmış ve hala devam etmekte gözüküyor. İlerleyen aylar veya yıllarda bu işlere bir göz atmayı planlıyorum.
Esere puanım 8/10. Hem görsel hem de anlamsal açıdan oldukça görkemli bir çalışmaydı.
Türkiye’deki Kore hayranları nedeniyle uzun süre Kore yapımı dizi/filmlerden uzak kalmıştım. Son birkaç aydır bu kültürel izolasyonumun ne kadar anlamsız olduğu üzerinden pişmanlık yaşıyorum. Beoning de bu esefimine körükleyen bir yapım oldu.
Ailevi sorunların yanında bireysel dertleriyle de cebelleşmekte olan bir çocuğun hayatına tekrar giren eski bir arkadaşı sonrasında düşünce dünyasının nasıl değiştiğini izliyoruz. Ancak bu değişimlerin nedenini tam olarak kavrayamadığımız için film son dakikalarına dek gizemini oldukça iyi bir şekilde korumayı başarmış. İki saati aşan filmler özelinde konuşacak olursam, hikayenin muammasını finale dek sürdürebilen yapımları başarılı değerlendirmem gerektiği gibi bir hisse kapılıyorum. Bu film de onlardan biri oldu.
Filme puanım 8/10. Oldukça başarılı bir yapımdı. Orijinal eser, Murakami’nin Barn Burning adlı kısa öyküsünü de ilk fırsatta okuyacağım.
Belgesel, animenin dünya çapında nasıl bu kadar etkili bir medya ürünü olduğunu araştırma amacıyla yola çıkılan kurguda şekilleniyor. Netflix, kendi bünyesinde barındırdığı animeleri belgesele katarak inner-advertisement yapmış. Akıllıca bir taktik uygulamış.
2017 yılından beri doğru düzgün anime izleyemiyordum ancak bu kısa belgesel sayesinde yeni çıkmış yapımlardan birkaçına dair ilgi alaka besledim. B The Beginning ve Aggretsuko isimli bu iki animeye en kısa zamanda bir bakış atmayı planlıyorum. Yarım bıraktığım Castlevania dizisine de sıfırdan başlamaya dair bir heves yeşerdi içimde.
Belgeselin kendisi fena olmamış. Beni animeye döndürecek tetik görevi görebilir. Bakalım göreceğiz.
1816 yazı Cenevre kentinde tatil yapmakta olan Diodati Taifesi’nden Byron ile Percy, eserleri için ilham aramak adına civarda yaşamış ünlü insanları ziyaret etmeye karar verirler. Bu edebi-keşif yolculuğunda rotaları arasında Château de Chillon, Jean-Jacques Rousseau’nun evi ve ‘Roma İmparatorluğunun Gerileyişi ve Düşüşü’ adlı epik tarih çalışmasının yazarı Edward Gibbon’un Lozan’daki konağı da vardı. Bu yolculuğun dönüş evresini Cenevre Gölü üzerinden gerçekleştiren ikili, gece vakti fırtınaya tutuldular. Dümeni kırılan teknelerinde alabora olma tehlikesi atlatıp tek parça halde ikametlerine geri dönebildiler. Gezinti teknelerine düşkün olan Percy, bu badireye rağmen ömrü boyunca yüzme öğrenmedi.
Percy B. Shelley otuzuncu yaş gününe birkaç gün kala, 8 Temmuz 1822’de, Akdeniz’de boğularak öldü. Lord Byron’dan gelen maddi jestle aldığı ve Don Juan adını verdiği tekne İtalya’nın La Spezia kasabası açıklarında alabora olmuştu. Yıllar önce intiharına sebep olduğu ilk eşi gibi, o da boğularak ölmüştü.
Shelley’nin birkaç gün sonra karaya vuran cesedi tanınmaz haldeydi. Cebinden çıkan bir Keats şiiri, teşhis edilmesini sağladı. Naaşı, Lord Byron, Leigh Hunt ve Mary Shelley’nin de katıldığı bir günbatımı merasimiyle, boğulduğu La Spezia sahilinde ateşe verildi, ancak gizemli bir biçimde, bütün vücudunu küle çeviren ateş Shelley’nin yüreğini yakamadı. Onun zekâsına büyük hayranlık duyan Lord Byron kafatasını, karısı Mary Shelley ise yüreğini aldı. Şairin külleri o gece Akdeniz’e doğru uçuşup yayıldı.
O güne dek bir şair olarak Shelley’nin eserlerinin kıymeti ne Lord Byron’ın Don Juan’ı, ne karısı Mary Shelley’nin Frankenstein’ı ne de Wordsworth’ün Prelude’ü ile kıyaslanacak kadar önemsenmişti. Küçük şöhreti, ömrü boyunca süren büyük trajedisinden geliyordu. Percy Bysshe Shelley Romantizmin mutsuz bilinci ve “trajik kahraman” tabirinin tam karşılığıydı.
Ölümünün ardından Mary, Percy’den yadigar kalan çocuklarının bakımını üstlendi ve ömrünün sonuna dek bir daha evlenmedi. Kendi öz evladı Percy Florence ile kocasının eski eşi Harriet Westbrook’tan olma Ianthe ve Charles’e de göz kulak olarak ömrünü sürdürdü. Mary Shelley 1851’de hayata gözlerini yumdu. Ölümünden bir sene sonra Percy’nin kalbi, çalışma masasının çekmecesinde bir kumaşa sarılı halde bulundu.
Görsel: The Funeral of Shelley, Louis Edouard Fournier, 1889
Kader filminin Masumiyet’in prequeli olduğunu daha birkaç hafta önce öğrendim. Bilgi sahibi olarak izliyor olsaydım muhtemelen Masumiyet’in birkaç gün sonrasına koyar izlerdim. Ancak öyle olmadı. Yine de hikayedeki karakterleri ve kişiliklerini unutmamış olduğumu görmek sevindirdi.
Masumiyet’te Bekir’in Yusuf’a geçmişini anlattığı bir monolog vardı. Bu konuşma işte tam olarak bu filmin özeti denebilir. Uğur ile Bekir’in tanışmasından, Zagor’un başını soktuğu belalara kadar hepsini öğrenme şansımız oluyor. İki filme de hakim olan kasvetli ve depresif atmosfer izlemeyi bitirdikten sonra seyirciyi içinden çıkılması son derecede zor bir ruh halinde bırakıyor.
Filme puanım 8/10. Oldukça başarılı bir dram filmiydi.