İşlenmemiş Mücevherler

Orijinal Adı: Uncut Gems (2019)

Yönetmen: Benny Safdie – Josh Safdie

Türü: Suç – Drama – Gerilim

İzlenme Tarihi: 27 Şubat 2020

İnternet üzerinde bahsi geçtiğinde hep olumlu yorumlarla karşılaşmış olmam filme karşı epey olumlu bir önyargı oluşturmuştu. Adam Sandler’ın oynadığı berbat olmayan birkaç filmden biri olduğunu sanmaya başlamıştım. Düşüncemde pek de yanılmamışım.

Hikayenin dümencilik üçgeninde dönüp durması takip etmesi eğlenceli bir yapım ortaya çıkarmış. Ancak filmi, son otuz dakikalık kısmına dek en az on defa durdurmuş olabilirim. Son çeyreğe kadar bayağı sıkıldım. Düşünülünce hiç anlatılmamış bir dolandırıcılık hikayesi de değil. Kendine has bir havası olsa da bayma eşiğimi sürekli zorladı durdu.

Filme puanım 6.5/10. Sandler’ın saçma sapan filmler yapmayı bırakması ve bu tarz karanlık öykülerle uğraşması dileğiyle.

Yakuza Kiwami

İlk piyasaya sürülme tarihi: 8 Aralık 2005 (21 Ocak 2016)

Geliştirici: Sega

Tür: Action – Adventure

Platform: PS4

Oynama Tarihi: 31 Ocak 2020 – 23 Şubat 2020

Yakuza Kiwami 62 saat 12 dakikalık bir gameplayin sonunda %77.08 tamamlama, 77/78 substory oranı ve SSS seviye Majima düzeyiyle son buldu. Toplamda da 348 adet sokak dövüşüne girmişim.

Uzun yıllar boyunca Yakuza serisine girememiş olmanın pişmanlığı ile yaşadım. Birkaç ay önce PS Plus servisi sayesinde ilk oyunun remastered edilmiş hali olan Yakuza Kiwami hediye edildi. Bu gelişme beni epey mutlu etmişti. Hem AAA hem de gerçekten oynamayı istediğim bir oyun olması, mutlu olmam için yeterli sebeplerdi.

Orijinal adı Ryu ga Gotoku olan Yakuza serisi ve Kazuma Kiryu’nun hikayesinin nasıl başladığını bu oyun ile öğrenmiş oldum. Açık konuşmak gerekirse bu kadar iyi bir oyunla karşılaşacağımı düşünmüyordum. Substories, anahtarlar, mini-oyunlar, MesuKing kartı vs. derken kendimi oyuna kaptırdım.

Oyunun hikayesi 1995 yılındaki bir cinayet ile başlıyor. Cinayet suçunu üstlenen Kiryu’nun 10 sene sonra geri dönmesiyle birlikte drama kaldığı yerden devam ediyor. Koruduğu arkadaşı Nishikiyama’nın eylemleri, bar sahibi Reina, ortadan kaybolan Yumi ve Haruka isimli küçük bir kız ile birlikte Kiryu, Kamurocho sokaklarında türlü entrika ve dramaya dahil oluyor.

Oyun, basit bir intikam hikayesi üzerinde şekilleniyor da olsa derinleştirmeyi başarabildiği karakterleri ile oyuncuyu dünyasının içine dahil etmeyi başarabilmişti. Kiryu, yan görevlerdeki tavırları ve seçimleri sayesinde oyuncunun sempatisini kazanan bir karakter olmayı başarabiliyor.

Oyunun dövüş mekanikleri oldukça iyiydi. Dragon stilindeki tüm yetenekleri, diğer üçünde açtığım gibi, açabilseydim eğer çok daha keyifli olacaktı diye düşünüyorum. Bunun yanında oyunun substoryleri ile ana hikayenin girintili olması da hoşuma giden bir detay oldu. Majima faktörü oyunun en başında, henüz yeteneklerimizi geliştirmemişken, kentte başıboş dolanmaktan geri tutan bir özellikti. Sonlara doğru özellikle arar oldum ama denk gelmek eğer zor ve uğraştırıcıydı. Yine de SSS düzeyine erişebildim.

Oyunun dövüş müzikleri çok başarılıydı. Duygusal müzikleri de hikaye kısımları ağlatacak düzeye getiriyor. Atmosfere uygun parça bestelemeyi iyi kotarmışlar.

Görsel dizaynı oldukça etkileyici buldum. Remastered da olsa insanların deri dokularına dek ayrıntıyla uğraşmaları hoşuma gitti. Bunun dışında oyun, 90’lar sonu-milenyum başı arasındaki modayı da hatırlamamızı sağlıyor. 2005 yılında yapıldığı için esasında bir hatırlatma çabasına gerek duymadan kendi gündelik yaşamlarını oyuna aktarıyorlardı. Ancak bugünden bakıp oynadığımızda böyle ekstra bir özelliğe de bürünmüş oluyor.

Oyunun en takdir ettiğim özelliği ise kendisinin reklamını çok iyi yapıyor oluşu. Bunu nasıl açıklayacağımı bilemiyorum ama Japonlar kendi ulusal değerlerini tanıtma işinde oldukça başarılı bir millet. İçtikleri içkiler, yedikleri yemekler, okudukları kitaplar, sattıkları dergiler, oyun salonları, tarihleri (86-91 arasındaki economic bubble gibi), dinledikleri müzikleri ve daha nice ürün ve değeri buna dahil edebiliriz. Bu becerilerini Yakuza’da da konuşturmuşlar. Gittiğiniz barda size içki hakkında kısa bir bilgi veriyor, yediğiniz ramenin malzemelerini sayıyor veya kumarhane benzeri mekanlarda Japonlara özgü Shogi ve Mahjong gibi oyunları öğrenmenizi sağlıyorlar. Bu muhtemelen çoğu insanın dikkat etmediği ancak benim oldukça hoşuma giden bir özellikti.

Oyuna puanım 9/10. Favori oyunlar listeme eklemeyi uygun gördüğüm bir yapım oldu.

Don Pasquale #Opera

Orijinal Adı: Don Pasquale

Yazar: Gaetano Donizetti

Dil: İtalyanca

İzlenme Tarihi: 22 Şubat 2020

İlgim olmasına rağmen tecrübe etme şansına erişemediğim birçok etkinlik oldu. Opera da bunlardan bir tanesidir. Ancak bugün ilk opera katılımında bulunabilme şansına eriştim. Dostlarla güzel bir kahvaltı edip, saatlerce sohbet ettikten sonra gösteriye bir saat kala yola çıktık. Kadıköy’ün trafiği yüzünden gösterime geç kalacaktık. Otobüsten inip koştura koştura kültür merkezine ilerledik. Locaya girişimizle birlikte oyun başlayıverdi. Kıl payıyla biletlerin yanmasını engellemiş olduk. Daha iyi yönünden bakarsak da gösteriyi izlemeyi başarabildik.

Bu oyun içimdeki İtalyanca aşkını tekrar körüklemiş olabilir. Bu kadar melodik bir dil olması beni tekrar şaşkına uğrattı. Oyunun koreografileri harikaydı. Özellikle Norina’nın işe aldığı yeni hizmetçilerin Don Pasquale’nin kafasına faturaları fırlattı sahne beni epey eğlendirdi. Sahneye dağıtılan kağıtların temizlenme sekansını da müzik ve kurgu içine harika bir şekilde yedirmişler.

Gösteriye puanım 8/10. Seyir zevki son derede yüksekti. Bundan böyle operalara daha sık gitmek dileğiyle.

Cinayet Günlüğü

Orijinal Adı: Salinui chueok (Memories of Murder) (2003)

Yönetmen: Bong Joon Ho

Türü: Aksiyon – Suç – Drama

İzlenme Tarihi: 21 Şubat 2020

Bu film sonrasında Bong Joon Ho’yu yakın takip ettiğim yönetmenler listesine almaya karar verdim. Müzikler, hikaye, atmosfer hepsi kendine hastı. Baştan sona iyi kurgulanmış bir öyküydü.

Güney Kore’de 1986 yılında demokratikleşmeye yönelik öğrenci eylemleri gerçekleşiyormuş. Hükümetin ve halkın üzerinde bir buhran hakimmiş. Film de bu dönemdeki bir kırsal yerleşimde geçmekte. Bu şehirden uzak kasabada bir takım seri cinayetler gerçekleşiyor. Ana karakter kadromuzu oluşturan dedektifler de bu olayın peşinde iz sürmekte.

Hikayenin son on dakikası, o ana dek gerilmiş sicimin kopmasına sebep oluyor. Seyirci, arka arkaya açıklanan olaylar karşısında ne hissetmesi gerektiğini bilemiyor. Filmin açıldığı ve kapandığı sahne olan toprak yol, insanı diken üstünde bırakmayı başarabilmiş.

Yapıma puanım 8.5/10. Gerçekten harika bir polisiye öyküsüydü.

Özgürlük Rüzgarı

Orijinal Adı: The Wind that Shakes the Barley (2006)

Yönetmen: Ken Loach

Türü: Drama – Savaş

İzlenme Tarihi: 18 Şubat 2020

Bu filmi çok uzun süredir izlemek istiyordum. Sanırım bu büyük isteğim nedeniyle filmden beklentim epey artmış. İzlerken bir türlü moda giremedim.

Epey sönük bir yapımdı. Bütçesi falan düşük olsa gerek ki sahneler hep aynı yerlere kurulmuş. Hiç bilmeyen bir insana izlerken “Koca İrlanda bağımsızlık mücadelesi bir kasabada mı geçiyor?” sorusu sordurtabilecek kadar mekan kıtlığı var. Bir süre sonra bu cidden rahatsız ediyor.

TWTSTB, Michael Collins ile paralel izlendiğinde dönemin üstünkörü bir özetine hakim olmanızı sağlar. Bunun dışında vakit ayırmaya değecek bir iş değil. Başarılı aktörler oynamasına rağmen nasıl bu kadar kötü oyunculuk sergilemişler gerçekten şaşırdım kaldım.

Filme puanım 6.5/10. Ne yazık ki pek ahım şahım bir hikaye veya drama barındırmıyor.

Dublinliler

Orijinal İsim: Dubliners (1914)

Yazar: James Joyce

Okuma Tarihi: 13 Şubat 2020 – 16 Şubat 2020

James Joyce, modern dünya edebiyatının en önemli figürlerinin başında geliyor. Kendisinin kişiliği de en az yazdıkları kadar ilginç. İrlanda’nın çalkantılı bağımsızlık mücadelesi içerinde büyümüş olan Joyce, insanların hayatlarını adadıkları çoğu meseleye objektif bir şekilde bakabilmeyi becermiş bir insan. Milliyetçilik, dincilik veya vatanseverlik gibi cemiyetçi fikir akımlarının kendisine işlememesi, yurttaşları tarafından garipsenmesine neden olmuş. Joyce’un İrlanda hakkında yaptığı bir benzetme var ki tüm duygu ve düşüncelerini öğütler niteliktedir:
“İrlanda nedir, biliyor musun? İrlanda kendi yavrularını yiyen o kocamış dişi domuzdur”

Joyce’un düşünce dünyasından yeterince bahsettiğime göre eserin kendisine geçebilirim sanırım. Yazar, Dublin dışına kaçabilmiş bir insan olmasının yanı sıra bu hikaye derlemesinde okurlarına Dublinlilerin yaşadığı sıkıntıları aktarmayı amaçlamış.

Dublin kentinde geçen bu 15 hikayeyi kısaca özetlemek gerekirse;
-Kız Kardeşler: Peder Flynn’in ölümü üzerine, rahibe ve ailesine yakın bir genç konuyla yüzeysel olarak ilgilenir.
-Bir Karşılaşma: Okuldan kaçan iki çocuk yaşlı bir adamla karşılaşır.
-Araby: Arkadaşının kız kardeşine aşık olan bir genç, kıza Araby pazarından değerli bir hediye almaya çalışır ama başarılı olamaz.
-Eveline: Genç bir kadın, bir denizciyle İrlanda’dan kaçma kararını değerlendirir.
-Yarıştan Sonra: Kolej öğrencisi Jimmy Doyle, zengin arkadaşlarının arasında uyum sağlamaya çalışır.
-İki Çapkın: İki suçlu olan Lenehan ve Corley, işvereninden bir şeyler çalmaya razı bir hizmetçi ile buluşur.
-Pansiyon: Mrs. Mooney kızının kiracısı Mr. Doran ile evlendirerek sınıf atlamasını sağlar.
-Küçük Bir Bulut: Küçük Chandler, eski arkadaşı Ignatius Gallaher ile yemek yerken, gerçekleşmemiş yazar olma hayallerini hatırlar. Ayrıca öyküde Chandler’ın, eşinin dikkatini kendisi yerine artık küçük oğullarının çekiyor olmasının yarattığı duygusal durum da yansıtılır.
-Suretler: Ayyaş bir yazıcı olan Farrington, kızgınlığını publarda ve oğlu Tom’a kötü davranrak çıkarmaya çalışır.
-Toprak: Yaşlı çamaşırhane çalışanı Maria, cadılar bayramını üvey oğlu Joe Donnelly ve onun ailesiyle geçirir.
-Üzücü Bir Olay: Mr. Duffy, Mrs. Sinico’yu reddettikten dört yıl sonra kadını yalnızlığa ve ölüme mahkûm etmiş olduğunu anlar.
-İdarehanede Ulusal Bayram Günü: Birkaç küçük politikacı, Charles Stewart Parnell’i yadeder.
-Bir Anne: Mrs. Kearney kızı Kathleen’in İrlanda kültür hareketinde öne çıkması için bir dizi konser organize etmeye çalışır ama başarılı olamaz.
-Arınma: Bir barda merdivenlerden yuvarlanarak yaralanan Mr. Kernan’ı arkadaşları yeniden Katolikliğe yönlendirmeye çalışır.
-Ölüler: Bir parti dönüşünde karısıyla konuşmakta olan Gabriel Conroy, yaşamın ve ölümün doğasına dair bir epifani yaşar.

Bu saydığım öyküler içerisinde en beğendiklerim, Ölüler ve Eveline oldu. Pansiyon, Küçük Bir Bulut, Suretler ve Üzücü Bir Olay isimli bölümler de beni oldukça tatmin eden öyküler oldu. En başta ilk üç hikayeyi okuduğumda hayal kırıklığına uğradım. Çocuk ana karakterlere sahip oldukları için olaylar oldukça yüzeysel anlatılıyordu. Neyse ki bunların ardından Eveline gibi bir hikaye geldi de, Joyce hayranlığım yeniden tavan yaptı.

Esere genel olarak bir puan vermem gerekirse bu 8.5/10 olacaktır. İlk üç hikaye haricindeki diğer on iki öykü, ortalamanın üstünde yapımlardı.

Zacharius Usta

Orijinal İsim: Maître Zacharius ou l’horloger qui avait perdu son âme (Master Zacharius, or the clockmaker who lost his soul) (1854)

Yazar: Jules Verne

Okuma Tarihi: 8 Şubat 2020 – 11 Şubat 2020

Jules Verne’in bu kısa öyküsü ile tanışmam Kasım 2018’deki kitap fuarında gerçekleşti. Uğradığım standdaki görevli ile muhabbet ederken epey bir şeyler önermişti. O tavsiyelerinden biri de Zack idi. Ancak o kısa sohbetimizin sonunda Rabelais ile fiili bir tanışıklık yaşamış oldum. Sanırım oldukça faydalı bir diyalogta bulunduğumu söyleyebilirim.

Öykümüz ise Zacharius isimli İsviçreli ihtiyar bir saat ustasını konu ediniyor. Ömrü boyunca şahane saatler üretmiş ve böylece Almanya-Fransa gibi öte diyarlarda da şöhret kazanmış. Ancak günün birinde ürettiği tüm saatler ardı ardına bozuluyor. Hikaye de tam bu olayların gelişimi içerisinde bize anlatıma başlıyor.

Jules Verne bu hikayeyi yazdığında 26 yaşındaymış. O yaş için vasat düzeyde kalmış bir öykü diyebilirim. Bir kısa hikaye için uzunluğu tam olarak ideal ancak Zack dışındaki hiçbir karakterin derinliği yok. Fantastik bir kurgu olmasından faydalanarak bilim-din çatışması üzerine daha güçlü metaforlar yaratabilirmiş. Zack’in yıllar boyu kendi becerileri ile meydana çıkardığı saatler sonrasında kibirlenerek “Tanrı sonsuzluğu yarattı; ben ise zamanı yarattım” demesi çok hoşuma gitti. Oldukça akılda kalıcı bir söz.

Kısa bir öykü olarak değerlendirmek gerektiği için esere puanım 6.5/10. Aynı fikir çok daha vurucu bir şekilde kurgulanabilirdi.

Yeni Amazing Spider Man 1 -Parker Şansı

Original Adı: Amazing Spider-Man Volume 1: The Parker Luck

Cilt Çıkış Tarihi: Kasım 2014

Türü: Fantastik

Okuma Tarihi: 1 Şubat 2020 – 9 Şubat 2020

Kitaplığıma hediye olarak dahil olan bir çizgi roman oldu. Pek okumaya da niyetim yoktu da birkaç haftalık bunalımlı hastalık döneminin sonunu getirmek isteğim yeşerince birden çizgi romanı elimde buldum. Başlamamın ertesi gününde hastamızı teslim alıp eve getirdik. Böylece Peter Parker’ın eğlenceli hikayesini tadına vararak yaşayabildim.

Ana-akım çizgi romanları okumaya 2013 yılında son vermiştim. Hatta DC’nin Trinity War, Pandora’s Box gibi güçlü eventleri zevk aldığım son hikayelerdi diyebilirim. Tam Forever Evil eventi başlamıştı ki ben artık yıllarca süren bu ‘tatavadan’ bıktım dedim. Böylece DC ve Marvel -çoğunlukla DC çünkü Marvel pek sevmezdim ve okumazdım- yapımı ne kadar iş varsa silip attım cihaz hafızasından.

Bu terk ediş sonrasında anime-manga dünyasının daha derinlerine dalmaya koyuldum. Bu Örümcek-Adam cildi de elime epey şans eseri ulaşmış oldu. Ancak okuduğum için pişman değilim. Hatta okumadığım süreçte Marvel tarafında epey değişik şeylerin yaşadığını öğrendim. Gelişmeler, içimde derinlere gömdüğüm o tekrar ana-akım çizgi roman okuma isteğimi hafiften bir canlandırmadı desem yalan olur.

Neyse bu cildin ana kötüsü Black Cat. Evet, çok ezik bir villain aslında. Ancak zihni Dr. Octopus ile değişmiş olan Parker’ın kendini toparlama döneminde karşısına çıkarmak için de oldukça ideal bir kötü olduğuna karar kıldım. Tek başına çok etkisiz olacağını anlamışlar ki yanına Dr. Oct.’un ayarlarını bozduğu Electro’yu da dahil etmişler. İki karakter de Parker’ın bedenindeki Dr. Oct’un eylemleri nedeniyle intikam hırsıyla dolmuşlardı. Bu da Parker’ın sahalara geri dönmesiyle onların radarına yakalanmak için yeterli bir sebep teşkil ediyordu.

Bu eventin en güzel yanı evrene Cindy Moon yani Silk lakaplı Parker’ın kader ortağını tanıtmış olması denebilir. Hikaye başlangıç seviyesi için fena değildi. Hatta ileride yaşanabilecekler için ilgimi de uyardırdı. Belli olmaz. Bir de bakarsınız ki, Marvel ve DC okumaya geri dönmüşüm.

Cilde puanım 7/10. Humberto Ramos’un çizim stilini de oldukça beğendiğimi ifade etmeden edemeyeceğim. Dan Slott ile birlikte keyifli, akıcı ve okuma isteği uyandıran bir hikaye sunmayı başarabilmişlerdi.

Kare

Orijinal Adı: The Square (2017)

Yönetmen: Ruben Östlund

Türü: Komedi – Drama

İzlenme Tarihi: 9 Şubat 2020

Yaklaşık bir sene önce izleme listeme almıştım. Ancak o gün bugündür hakkında pek bir şey duymadığım için de aklımdan çıktı gitti. Birkaç gün evvel film klasörümde dolanıyordum, ve Square’e rastladım. Tekrar karşılaşmışken masaüstüne atayım dedim. Uygun zamanı ancak bulabildim.

Sanırım Bergman filmleri dışında hiç İsveç yapımı film izlememiştim. İnternete yazıp bakmadan evvel hangi dil olduğunu tam anlayamadım. Mekanın hangi ülke olduğunu öğrendiğimde filmin konu edindiği olaylar bağlamına daha uygun geldi.

Film anlattığı olayların bütününe bakıldığında, bir çeşit sosyal adaletsizlik ve ırkçılık karşıtı duruş sergiliyor. Ancak müzenin hazırladığı video üzerine biraz daha düşündüğümde İsveç devletinin göçmen yaptırımlarına karşı bir eleştiri varmış gibi hisseder oldum.

Şöyle anlatmaya çalışayım. Videodaki küçük kız İsveç’in insanlaştırılmış bir temsili. Bu çocuğu en başta bir köşeye kıvrılmış, ağlar halde görüyoruz. Yanında bir yavru kedi var. Görüntü akışını bölen geri sayıma programlı bir sayaç görüyoruz. Sonrasında ekranda “İnsanlığınıza dokunabilmek için ne kadar vahşete maruz kalmalısınız?” anlamına gelen bir yazı çıkıyor. Daha sonrasında bu çocuğu kucağında kediyi tutarken yerde çizili olan bir kare bölmeye yürüdüğünü görüyoruz. Bu karenin ‘güven ve yardımseverlik’ barındırdığını daha önceden biliyoruz. İçeri giren insanların eşit haklar ve kısıtlamalara sahip olacakları söyleniyor. Sayaç sıfıra yaklaştığında ise kızın bulunduğu alan kurulu bir bomba ile havaya uçuruluyor.

Bu klip adaletin vaat edildiği İsveç’e sığınan insanların aslında umduklarını bulamayacaklarını anlatan bir imaj veriyor. Hatta buraya gelen mültecilerin sahip olacakları haklar ile bir başkasına zarar verebileceğini gösteriyor. Tabii bu bir over-reading. Gerçekte verilmek istenen mesaj ilk akla gelen şey olabilir. Benim sunduğum alternatif ise üzerine düşündüğümde çıkardığım bir anlam oldu.

Filme puanım 7.5/10. Değişik bir yapımdı. Toplum eleştirisi taşıyan bir işle karşılaşacağımı beklemiyordum.

Nedir Gene Deli Gönlünü Çelen (Kolektif)

Orijinal İsim: Sappho Fragments (MÖ. 7.yy – 6.yy)

Yazar: Sappho (Sapfo)

Okuma Tarihi: 6 Şubat 2020 – 8 Şubat 2020

Lesboslu Sappho’nun benim için özel bir yeri var. ‘Fırtınadan Akılda Kalanlar‘ adını verdiğim bir öykümde de epey kıymetli bir noktaya koydum kendisini. Kendisine ‘Lirizmin Annesi’ demeyi son derece uygun buluyorum. Kendisinden önceki epik şiir yazarlarının yöntemleri aykırılık içinde sahip olduğu yaratma cesareti beni hep büyülemiştir. Bir kadın olması onu benim için daha da ilgi çekici kılıyor.

Kendisi hakkında çok az şey biliyoruz ve bildiğimiz şeyler de birbirini tutmayan rivayetlerden ibaret. Bir anlatı onun lezbiyen olduğunu, bir başkası Kerkolas adlı bir tüccarla evlenip Kleis isimli bir kızı olduğunu, bir öteki de soylu bir aileden geldiği ve yaşadıkları diyarda çıkan karışıklık nedeniyle sürüldüklerini anlatır. Bu gibi söylentiler içerisinde kesin olarak bildiğimiz bir şey var ki o da Sappho’nun gerçekten Lesbos’taki Aphrodite Tapınağı’nda rahibelik yaptığı ve buraya evlilik çağına eriştiklerinde gönderilen kızların eğitimini üstlendiğidir.

Kişisel temaları konu alması onu bölgenin şairlerinden ayıran bir özellik. İki bin beş yüz küsür sene evvel bu derece bir bireyselliğe, toplumsallıktan sıyrılmışlığa ulaşmış insan bulmak çok zordur.

Şiirlerinin büyük bir kısmının yarım vaziyette günümüze ulaşmış olması epey üzücü. Baştan sona tek parça halde öğrenebildiğimiz eserleri yalnız iki tanedir. Aslında MÖ 3. ve 2. yüzyılda İskenderiyeli bilginler onun şiirlerini toplayıp bir derleme oluşturmuşlardı. Ancak sonraları içeriği ‘sakıncalı’ görüldüğü için bu toplama eserler tahrip edilmiş. Bu yüzden de Sappho’nun bugün erişebildiğimiz eserlerinin büyük çoğunluğunu başka yazar ve şairlerin yaptığı alıntılar sayesinde biliyoruz.

Sappho, tarihin gaddar dalgalarıyla hırpalanmış bir gemi gibiydi. Fırtınanın ardında büyük hasar almış, parçalanmıştır. Ancak bir şekilde kendini kıyıya çıkarabilmiştir. Onun kadar başarılı olamayan daha nice yazar ve şair o dalgalarda boğulup can verdi. Hiçbirini bilemeyeceğiz. Hiçbirini tanıyamayacağız.
Sappho’nun da dediği gibi: “Someone, I tell you, in another time will remember us.”