1917

Orijinal Adı: 1917 (2019)

Yönetmen: Sam Mendes

Türü: Savaş – Drama

İzlenme Tarihi: 1 Şubat 2020

2019 yapımı olmasına rağmen birçok ülkede 2020 yılında gösterime girmesi komik bir durum yaratmış olsa da screener bir şekilde izleme şansına eriştim. Ve harikaydı. Tek kelime ile: harika.

Hikaye, İngiliz-Alman cephesinde geçiyor. Almanların tuzağına düşmemesi için bir başka bölüğü uyarmaya gönderilen iki askerin öyküsünü izliyoruz.

Tüm film oneshot gibi çekilmeye çalışılmış. Kurgu kesimler arası geçişi çok temiz göstermeyi başarmış. Dikkatli izlemezseniz farkına dahi varmıyorsunuz.

Yapıma puanım 8.5/10. Bugüne dek izlediğim en iyi modern savaş temalı film diyebilirim.

Gargantua

Orijinal İsim: Gargantua (1534)

Yazar: François Rabelais

Okuma Tarihi: 18 Ocak 2020 – 31 Ocak 2020

Rabelais, en sevdiğim Rönesans insanıdır. Bu düşüncemin tohumunu, yaklaşık bir sene önce okuduğum Pantagruel sonrasında ekmiştim. Bugün Gargantua’yı bitirmemin ardından bu fikrim tam olarak pekişmiş oldu.

Rabelais gerçekten çok ilginç bir insan. İdeallerini kurgusuna harika bir şekilde yedirebiliyor. Pantagruel, Gargantua kadar didaktik taraf bulundurmuyordu. Gargantua’da açık bir şekilde manastır eğitimi yeriliyor. Hatta bu yergi o kadar bariz bir şekilde cereyan ediyor ki, vaktiyle yayımlandığında sansüre uğramasına şaşırmadım bile. Eudemon ile Gargantua’nın ilk görüşmesi, Skolastik eğitim ile Hümanizma’nın çarpışması olarak özetlenebilir.

“Mars Tanrıya zincir vurulacağı güne dek
Bu alavere dalavere çağı sürecek
Eşi görülmedik bir zaman gelecek sonra,
Tadına doyulmaz, hoş, güzel mi güzel bir çağ!
Coşsun yürekleriniz, buyurun o sofraya!
Buyurun, canlarım; çünkü insan bir öldü mü
Dünyalar verse de geri dönemez gayrı
Ne kadar ararsa arasın geçmiş günleri”

Kitabın aşağı yukarı ilk yarısı Gargantua’nın eğitimi üzerine odaklanıyor. Sonrasında çörekçilerin kavgası gerçekleşiyor. Bunu takiben Picrochole Savaşı meydana geliyor. Bu süreç içinde en akılda kalıcı olaydan biri Rahip Jean’in, manastırını yağmayan yüzlerce Picrochole askerini tek başına elinde haçlı bir asa ile pataklamasıydı. Atının eyeri üzerinde akrobatik hareket yapan Gymnastes’i de unutmak pek mümkün değil.

Tekrar ders çıkarılabilir teşbihlere dönecek olursak; Picrochole’un komutanları tarafından büyük bir fatih olma konusunda gazlaması önemli bir kısımdı. Savaş sonrasında Jean’in özgürlük temeliyle kurduğu Theleme Manastırı, Rabelais’in bir nevi ütopyası denebilir.

Bu didaktik anlatım, eserin eğlence kısmını kesinlikle gölgelemiyor. Özellikle Rahip Jean, okuması son derece keyifli bulduğum bir karakter oldu. Kurduğu okul da tam kendi karakterine uygun bir yer olmuştu.

Esere puanım 8/10. Bunu, Pantagruel’den daha çok beğendim.

Asfaltın Kralları

Orijinal Adı: Ford v Ferrari (2019)

Yönetmen: James Mangold

Türü: Aksiyon- Biyografi – Drama

İzlenme Tarihi: 29 Ocak 2020

Film otomobil tasarımcısı Carroll Shelby ve sürücü Ken Miles’ın dostluklarından bir kesiti konu ediniyor. Filmi Oscar adayları listesinde gördüğümde garipsemiştim. Böyle ‘araba yarışı’ odaklı bir film niye aday oluyor ki şeklinde düşünmüştüm. Filmi izleyince çok yanlış düşündüğümü anladım.

Hakkında çok uzun yazmak istemiyorum. Bu kelimeleri yazarken arkada filmin creditsi dönüyor. Zihnim hala zor-yutulur finali atlatmaya çalışmakla meşgul.

Senaryonun draması çok vurucuydu. Ben bu derece dokunacağını hiç tahmin etmemiştim. Bu senenin kesinlikle en iyi filmlerinden biri oldu benim için. Hatta The Lighthouse ve Parasite ile birlikte yılın favorileri listeme dahil oldu.

Puanım 8.5/10. Miles’ın çabalarının meyvelerini elde etmesini izlerken göz yaşlarınızı tutmak imkansız hale geliyor.

Sandman 1 – Prelüdler & Noktürnler

Original Adı: The Sandman Vol. 1: Preludes & Nocturnes

Cilt Çıkış Tarihi: Ocak 1989

Türü: Fantastik – Drama

Okuma Tarihi: 14 Ocak 2020 – 28 Ocak 2020

Sandman serisine uzun zamandır başlamak istiyordum. 2013 yılında seriye olan kulak aşinalığım nedeniyle garip bir başlangıç yapmıştım aslında. O yıl Sandman Uvertür hikayesi çıkış yapmıştı. Cbr haliyle korsan bir şekilde erişip okumaya başlamıştım. Ancak ne karakterler, ne dünya, ne de motifi bir türlü anlayamamıştım. Zaten sonrasında Sandman’in öyle ana-akım dur-durak bilmek bir şekilde piyasaya sürülen öykülerden olmadığını anladım. Bu Uvertür hikayesi de 10 ciltlik ana seriyi okuyanlara hitap eden bir devam öyküsü imiş.

Damdan düşer gibi başladığım için ilk chapterın sonunda okumayı bıraktım. Bir ara Sandman hikayesine en baştan başlarım dedim. O gün bugündür öylece kaldı. Geçtiğimiz aylarda içimde bir satın alma isteği doğdu. Her kitap alışverişimde Sandman 1. Cildi sepete ekliyorum sonra da çıkarıyordum. Çizgiroman hızlı tükettiğim bir şey ve buna yirmi küsür lira vermek nedense gözümde büyüyordu.

Nihayetinde 2020 yılının ilk alışverişinde bu cildi sepete dahil ettim. Şimdi okuyup bitirdiğim için oldukça mutluyum. Hiçbir pişmanlığım yok. Hatta Türkiye’de basılmakta olan diğer Vertigo çizgiromanlarını da koleksiyonuma katmayı düşünmeye başladım.

Girizgahı bu kadar uzun yaptıktan sonra cilt üzerine yapacağım yorum çok kısa kalacak. Yine de yapmaya başlayalım.

Öncelikle ilk hikaye Dream karakteri için fazla garip geldi. Yine de başlangıç öykülerinin orta seviyede olmasına alışkınım. Hikayenin bir şekilde başlaması ve bizim karakterin güçsüz ve güçlü hali arasındaki değişimi görmemiz gerekiyordu. Karakteri tanımak için önemli bir evre bu. Yine de sanki Tanrı seviyesindeki bir Sonsuz’un güçlerini bu kadar kolay kaybetmesi ağzımda hafif bir ekşilik bırakmadı desem yalan söylemiş olurum.

Dream’in hapisten kurtulup tek tek eşyalarını geri alma hikayesi takibi keyifli bir olay örgüsüydü. Constantine yardımı ile Kum Kesesi, Lucifer’in cehennemindeki bir hayalgücü düellosuyla Düş Kaskını ve Doctor Destiny aracılığıyla güçlerini depoladığı Yakut’u geri alıyor.

Kapanış öyküsünde Death karakteriyle tanışmamız ve Dream’in insani yönünü tadıyor oluşumuz benim nezdimde ‘Kanatların Sesi’ bölümünü en üst sıraya koyuyor. Diğer beğendiğim hikayeler ise: 24 Saat ve Cehennemde Bir Umut oldu. 24 Saat epey psikopat bir hikayeydi. Gerilim dozajı yüksekti ve okuyucuyu sonunda ne olacağı konusunda merak ettiriyordu. Cehennemde Bir Umut da farklı tasarımları ve zeka oyunlarını barındırdığı için hoşuma gitti.

Diğer beş hikaye kötüydü demek istemiyorum. Aksine onlar da iyi hikayelerdi ancak ultra akılca kalıcı yanları yoktu.

Cilde puanım 8/10. Büyük bir hikayeye başlangıç için oldukça başarılı bir çalışma olmuş.

Denemeler #10 Yeşim İmparator’un Büyük Yarışı

Yeşil İmparator, topraklarındaki tüm yaratıkları eşsiz sarayında son bulacak bir yarışa davet etti. Yarışta ilk on iki dereceyi alanlar imparatorun takviminde yer alarak onurlandırılacaktı.

Akıllı Fare, gökler alemine ilk ulaşan oldu. Yüzmekten hoşlanmadığı için nehri güvenilir Öküz’ün sırtında geçti. Kıyıya ulaşmadan hemen önce İmparator’un kutsal bahçesine atladı.

Sağlam duran Öküz, nehri kolaylıkla geçti. Yarışın sonucu ise pek umrunda değildi. İkincilik onun ise sorun teşkil etmiyordu. Fare’nin başarısında oynadığı rol, onun için fazlasıyla yeterliydi.

Kimselerin yardımına ihtiyacı olmayan Kaplan, yarışı Öküz’ün önünde bitirebilmek için fazla ihtiyatlı davrandı. Üçüncü bitirmek, hiç bitirememekten iyidir diye düşündü.

Çevik Tavşan, iş suda gitmeye gelince pek de çevik olmadığını fark etti. Ama stratejinin başarısız olduğu yerde şans devreye girdi ve rüzgarı arkasına alarak yarışı tamamlandı.

Olan bitene yukarıdan bakan Uçan Ejderha, yardıma muhtaçları görerek onlara el uzattı. Hatta Tavşan’ın nehri geçebilmesi için ona rüzgar bile oldu. Ne de olsa onur, zaferden çok daha önemliydi. Bu yüzden beşinciliğe hiç üzülmedi.

Sinsi Yılan’ın uzun uzadıya gibi bir niyeti yoktu. Bu yüzden fark ettirmeden At’ın toynaklarına dolandı.

At dört nala bitiş çizgisine ilerlerken, toynaklarına sarılmış Yılan’ı gördü ve korktu. Bunu fırsat bilen Yılan, altıncı sırayı aldı. Hemen arkasından tırıs tırıs gelen At da yedinciliği aldı.

Maymun ve Horoz, Keçi’yle birlik olarak yarışı takım oyunu sonucu tamamladılar. Ancak yolculuğun bel kemiği olan Keçi’nin sekizinci sırayı almasına izin verdiler. Bitiş çizgisini Maymun dokuzuncu, Horoz ise onuncu sırada geçti. Sıralamanın adil olmasından dolayı gururluydular.

Oyunbaz köpek yarıştan çok nehrin sularını sağa sola sıçratmaktan keyif almıştı. Yaşadığı eğlenceye karşılık on birinci sırayı dert etmedi. Ardından on ikinci sırada biraz yemek, biraz da uyku için mola veren Domuz geldi.

Her hayvanın eninde sonunda İmparator’un lütfuna mazhar olacağını bilecek kadar bilgeydi.

Görsel: Tibetan Bloodletting chart

26.01.2020

İrlandalı

Orijinal Adı: The Irishman (2019)

Yönetmen: Martin Scorsese

Türü: Biyografi – Suç – Drama

İzlenme Tarihi: 26 Ocak 2020

Irishman çıkış yaptığından beri izlemeyi istiyorum. Ancak 3 saat 30 dakikalık süresi gözümde büyüdüğü için iki aydır erteleyip duruyorum.

Filmin mekan ve çekimlerinde Goodfellas’ı anımsatan epey bir sahne vardı. Bunların bir kısmı kasıtlı muhtemelen, diğer kısmı da hikayenin aynı dönemde geçiyor olmasından kaynaklanıyorum diye düşündüm.

Jimmy Hoffa gibi bir siyasetçiyi bu filmle tanışıp olmak epey büyük bir ayıp oldu. Fakat filmin eleştirilerinden anladığım kadarıyla bu ayıbı yaşarken yalnız değilmişim. ABD siyasetinin unutulmuş isimlerinden biri bu adam. Hatta filmin sonlarına doğru Frank de tansiyonunu ölçen hemşireye Hoffa’yı tanıyıp tanımadığını soruyor.

Filmin teknik açıdan tek sıkıntısı ‘cut’ problemiydi. Filmler tek seferde çekilmez. Aynı sahneler defalarca tekrarlanır. Birbirinden farklı iki çekimi üst üste eklemek için de kesme işlemi yapılır. Deadline’ına kadar yetiştirmeye çalıştıklarından mıdır yoksa yaşlılığın verdiği umursamamazlık mıdır bilmem filmde çok fazla atlama vardı. Bir örnek: 2.52.13’teki telefon konuşması sırasında Frank’in iki ayrı çekimden gelen “Jo?” deyişini arka arkaya seyrediyoruz. Bu ufak ve çözülebilir bir problemken neden çözme gereği duymamışlar gerçekten anlamadım.

Yapıma puanım 7.5/10. Scorsese bu yapım sayesinde unutulmuş bir şahsiyeti bizlere hatırlattı ve İtalyan ekibini toplayarak güzel bir son gösteri yaptı.

Sosyal Ağ

Orijinal Adı: Social Network (2010)

Yönetmen: David Fincher

Türü: Biyografi – Drama

İzlenme Tarihi: 25 Ocak 2020

Mark Zuckerberg’in hayatını konu aldığını bildiğim için pek ilgimi çekmiyordu film. Ya da öyle demeyeyim. Biyografi türünde bir eser olduğu için filmi bilmeme rağmen hiçbir zaman izleme isteği duymadım.

Yılbaşında son 10 yılın en iyi filmleri gibi bir ankette Social Network adını görünce şaşırdım. Biyografik bir eser neden en iyi filmler listesinde olsun ki diye söylendim. Ancak bu durum, filmi izleme isteğimi yeşertti.

Film Facebook’un kuruluş hikayesini konu alıyor. Mark ve arkadaşlarının ile birbiri üzerinde çevirdiği dolapları öğrenmiş oluyoruz. Ne kadar doğru ne kadar kurgu bilemiyorum tabii ki. Çapraz-okuma yapmadım. Yine de senaryonun yaşanmış olaylar çevresinde şekillendiğini bilmek ‘sürpriz’ etkisini öldürüyor.

Metacritic’te hangi akla hizmet 95 puan verilmiş anlayamadım. Tamam kötü bir film değil ama 95/100’lük bir iş de değil.

Benim puanım 7/10. İlk 15dksını dün izledim ve yarım bıraktım. İlk yarıda hikaye biraz sıkıcı ilerliyordu ama son yarıdaki entrikalar seyircinin dikkatini ekranda tutmayı beceriyor.

Cesur Yeni Dünya

Orijinal İsim: Brave New World (1932)

Yazar: Aldous Huxley

Okuma Tarihi: 18 Ocak 2020 – 23 Ocak 2020

Nihayet baştan sona okuma fırsatı bulabildim. Her gün en az 50 sayfa kuralımı uygulayarak tam programa uygun şekilde kitabı bitirdim.

Hikayenin world-building kısımları çok güzeldi. Ford’u kendilerine ilah edinmeleri ve doğum sürecini dahi seri üretim bandıyla bağdaştırma olayı harika bir detaydı. Çocukken okuduğum sansürlü versiyonunda hiç bu tarz göndermeleri anlamamıştım. Pavlov şartlandırması, Bokanovsky süreci gibi olayları bugün tekrar okurken anladığım için büyük kıvanç duydum.

Kitabın benim için zirve yaptığı nokta 16 ve 17. bölümlerdir. Muhtemelen çoğu okur da bu kısmı beğeniyordur. Özellikle 17. bölümdeki Mustafa Mond ve Vahşi John’un zıt ideallerinin çarpışmasına şahit olmak harikaydı. Sevdiğim bir söz var: Zıtlıklar ne kadar şiddetliyse, mesaj da o kadar kuvvetli olur. Huxley, bu sözü finalden önceki son iki bölümde oldukça başarılı bir şekilde uygulamış.

Ve unutmadan belirtmek isterim, yaşamımın şu anki periyodu için en değerli, en büyüleyici replik: Tarih, saçmalıktan başka bir şey değildir.

Kitaba puanım 7.5/10. Dönemi için muazzam bir çalışma olmasına rağmen bugünün zihniyetine sahip bir insan için yalnızca okuması keyifli bir gelecek görüsü.

Aşk

Orijinal Adı: Her (2013)

Yönetmen: Spike Jonze

Türü: Drama – Romantik – Sci-Fi

İzlenme Tarihi: 22 Ocak 2020

Her filmi ile 2016 Bahar’ında yani bölümdeki ikinci dönemimde karşılaşmıştım. Bölümler arası ortak ders nedeniyle ilginç bir atölye yapmaktaydık. İnsanlar belirlenmiş Sci-Fi filmlerinden birini seçiyor ve toplu halde etüt yapıyordu. Ben o dönem Blade Runner’ı seçmiştim. Filmin kendisi zaten harika, bunun yanında modüldeki eğitmenler de oldukça tatlı insanlardı. Atölyenin final teslimi olarak bir board-game bile tasarlamıştık. Eşsizdi. O atölyeden inanılmaz mutlu ayrılmıştım.

Yazı odağını biraz kaybetti sanırım. Neyse Her de o seçilmiş filmlerden biriydi. Sohbetim olan insanlardan biri o modüle dahil olmuştu ve okulda denk geldiğimiz her vakitte bana izlememi öneriyordu. Tabii o zamanlar film izlemekten nefret ediyordum. O yüzden “Tabii” deyip geçiştirmiştim. Ancak bugün izleyebildim.

Film, sosyalleşme ve bağlanma sorunları yaşayan bir adamın sanal waifu edinmesi ile başlıyor. Theodore isimli bu adam hayatından önemli parçaları Samantha isimli yazılımla paylaşmaya başlıyor. Yapay zeka Theodore’a en uygun şekilde yaklaşmanın yollarını keşfederek onunla samimi bağlar kuruyor.

İzleyici kendine, olanları seyrederken, insanın nasıl aşık olduğunu sorgular halde buluyor. Muhataplarına ilgi-alaka ve anlayış gösteren insanların -veya yazılımların- karşılarındaki tarafından nasıl algılandığını görüyoruz.

Filme puanım 8/10. Animelerde birkaç kez rastlamış olmama rağmen film olarak drama alanına oldukça akılda kalıcı bir farklılık katmış.

Bir Zamanlar Hollywood’da

Orijinal Adı: Once Upon a Time… in Hollywood (2019)

Yönetmen: Quentin Tarantino

Türü: Komedi – Drama

İzlenme Tarihi: 21 Ocak 2020

Bu film senenin hem en çok beklenen hem de en çok yerilen filmlerinden biri oldu. Star Wars’u saymıyorum. Onu bekleyen insanların olduğuna inanmak istemiyorum. Neyse konumuz o değil.

Hikaye Manson cinayetleri, Sharon Tate ve Jay Sebring, çevresinde şekillenmesine rağmen temelde 60lar ortamında geçen bir hikaye izliyoruz. Di Caprio’nun canlandırdığı aktör karakteri oldukça iyiydi. Ancak benim gözümde asıl yıldız Brad Pitt idi. Margot Robbie’yi hiç sevmem bu yüzden bu filmdeki varlığı beni en başta rahatsız etti. Filmi izlerken de kadının varlığı aşırı lüzumsuz geldi. Sanki Tarantino benim hislerime erişmiş ve “Margot denen kadına replik falan yazmayın” demiş. Şaka bir yana, kadının 3-4 diyalog dışında doğru düzgün oynadığı sahne yok. Sırf Sharon Tate’i oynayacak sarışın biri lazım dedikleri için çağırmışlar.

Filmde beni gerçekten rahatsız eden şey de ayaklardı. Tarantino bu sefer cidden işin cılkını çıkarmış. Margot’un sinemada kirli ayakları 5 dakika boyunca gözümüze niye sokuyorsun be adam! Ve arabaya binen hippi kızın! Elimle ekranı kapatmak zorunda kaldım. İğrentim öyle böyle anlatılacak bir düzeyde değil yani.

Yapıma puanım 7/10. Brad Pitt olmasa 2 buçuk saatim boşa gitti diye üzülebilirdim.