Orijinal Adı: Once Upon a Time… in Hollywood (2019)
Yönetmen: Quentin Tarantino
Türü: Komedi – Drama
İzlenme Tarihi: 21 Ocak 2020
Bu film senenin hem en çok beklenen hem de en çok yerilen filmlerinden biri oldu. Star Wars’u saymıyorum. Onu bekleyen insanların olduğuna inanmak istemiyorum. Neyse konumuz o değil.
Hikaye Manson cinayetleri, Sharon Tate ve Jay Sebring, çevresinde şekillenmesine rağmen temelde 60lar ortamında geçen bir hikaye izliyoruz. Di Caprio’nun canlandırdığı aktör karakteri oldukça iyiydi. Ancak benim gözümde asıl yıldız Brad Pitt idi. Margot Robbie’yi hiç sevmem bu yüzden bu filmdeki varlığı beni en başta rahatsız etti. Filmi izlerken de kadının varlığı aşırı lüzumsuz geldi. Sanki Tarantino benim hislerime erişmiş ve “Margot denen kadına replik falan yazmayın” demiş. Şaka bir yana, kadının 3-4 diyalog dışında doğru düzgün oynadığı sahne yok. Sırf Sharon Tate’i oynayacak sarışın biri lazım dedikleri için çağırmışlar.
Filmde beni gerçekten rahatsız eden şey de ayaklardı. Tarantino bu sefer cidden işin cılkını çıkarmış. Margot’un sinemada kirli ayakları 5 dakika boyunca gözümüze niye sokuyorsun be adam! Ve arabaya binen hippi kızın! Elimle ekranı kapatmak zorunda kaldım. İğrentim öyle böyle anlatılacak bir düzeyde değil yani.
Yapıma puanım 7/10. Brad Pitt olmasa 2 buçuk saatim boşa gitti diye üzülebilirdim.
Filme dair çok büyük bir beklentim yoktu. Hatta izlememin tek sebebi Marriage Story’nin yönetmeni tarafından yapılmış ve yüksek puana sahip bir film olmasıydı.
Böyle bir girizgahta bulunmamın aksine izlediğim için pişman olmuşluğum falan yok. Oldukça akıcı bir film. Frances de dahil hiçbir karakterde pek bir derinlik mevcut değil. O yüzden izlerken takip etmekte zorlanmıyorsunuz. Yine de izletinin sonuna geldiğinizde bir an duruyor ve “bu film ne anlattı ya” diyorsunuz. Çünkü bir şey anlatmıyor. Bir kadının hayatından birkaç aylık bir kesit şeklinde özetlenebilir. Ne azı ne de fazlası.
Yapıma puanım 6.5/10. Kafa dağıtmak için izlenebilecek bir eser ancak elle tutulur bir önem arz etmiyor.
Keşke Noel’de izleseydim dediğim bir animasyondu. Santa Klaus (Aziz Nikolas) ‘un efsanesine alternatif bir başlangıç öyküsü kurgulamışlar.
Mevcut halk söylencelerinin üzerine yeni bir yorum getirmeyi hep önemserim. Bana göre güneşin altında her olay yaşanmış, her hikaye anlatılmıştır. Halihazırdaki öykülere farklı tatlar katlar senaristlerin ve yazarların görevi olmalıdır. Bu yapımı tam da bu konuya olan hassaslığım nedeniyle başarılı buldum. Noel Baba’ya dair ne kadar mit varsa hepsini kendi hikayesi içinde bağlayıveriyor.
Jesper karakterini çok beğendim. Böyle vurdumduymaz çakırkeyif tiplerin olgunlaştığı hikayeler her zaman hoşuma gider. Bu karakterleri biraz da kendimle özdeşleştiriyorum sanırım. Umarım bir gün ben de o ideal yetişkin halime erişebilirim.
Puanım 8/10. Soğuk diyarlarda geçmesine rağmen iç ısıtan, sımsıcak bir öykü.
Bu belgesel hakkında pek bilgi sahibi olmadan indirmiştim. Sadece ödül aldığını duymuştum. Bir de konusunun arıcılık yapan biri hakkında olduğunu biliyordum. Videoyu açar açmaz, filmde konuşulan dil dikkatimi çekti. Birkaç kelimeyi çok net seçtim. Sonra dikkatli dinleyince her kelimeyi anladığımı fark ettim.
Kadının annesi ile karşılıklı konuştuğu kısımda videoyu durdurdum ve hemen internete bir bakayım dedim. İlk başta çingenelerin konuşması herhalde derken sonra bayağı bayağı Makedonyalı Türkler olduğunu öğrendim. Diyalogları çoğu kez dinleyerek takip ettim. Altyazıya yalnızca Makedonca konuşulduğunda ve kavga ederken çıkan kargaşayı anlayamadığım için dönüp baktım.
Belgesel hakkında ön bilgim olmadığını önceden belirtmiştim. Bununla birlikte bu kadar duygusal olacağını da düşünmemiştim. Yaşlı kadının hali yüreğimi parçaladı. 56 yaşındaki Hatice’nin durumu da annesinden çok farklı değil. Hatta belki bir on sene sonra ondan daha kötü bir hale gelecek.
Hakikaten ağladım. Bilemezsiniz nasıl hassaslaştım. Düşünecek küçüklü büyüklü bin bir şeyden sonra ruhun bu müstakbel yalnızlığından korkunç acı duydum.
Orijinal Adı: Un homme qui dort (The Man Who Sleeps) (1974)
Yönetmen: Bernard Queysanne
Türü: Drama
İzlenme Tarihi: 18 Ocak 2020
Yapım, Georges Perec’in filmle aynı ismi taşıyan kitabından uyarlanmış. Bu tarz bir romanın filme aktarılması epey zor olsa gerek. Monolog halinde anlatımda bulunan bir ses, bize hem karakterin iç dünyasını hem de başından geçenleri sunuyor.
İzletinin çekim tekniği bana yer yer End of Evangelion izliyormuşum hissi yaşattı. Hideaki Anno bu filmi izlemiş midir acaba diye kendi kendime düşündüm.
Eserin irdelediği temel mevzunun seçimler ve sonuçları olduğunu düşünüyorum. Ancak bir saat boyunca aralıksız bir şekilde anlatış bombardımanına tutulduğum için dalıp gittiğim için kaçırdığım birkaç yer oldu. Yapım bende orijinal eser olan kitabı okuma isteği uyandırdı. Muhtemelen bu sorgulamalar ve iç muhasebeleri kitabı okurken daha kolay bir şekilde bana geçecektir.
Orijinal İsim: Wheel of Time 4: The Shadow Rising (1992)
Yazar: Robert Jordan
Okuma Tarihi: 19 Şubat 2019 – 17 Ocak 2020
Başlangıç ve bitiş arasında koca bir sene geçti. Suç tamamen bende. Kitabın ilk iki bölümünün 40 sayfanın üstünde olması ile gözüm korktu. Daha uygun bir zamanda okurum dedim kendime. Kış tatili bitti, okul dahi bitti ama ben hala oturup da “Zaman Çarkı’nı bitireyim” demedim.
Aslında bu kadar geriye atmamın bir diğer sebebi de okumayı bölmek istememem. Jordan, hikayelerine çok fazla isim katıyor. Yer, kişi, olay, terim vs. Her varlığın bir ismi var ve her okuduğunuz bölümde o dünyaya dair daha fazla şey öğreniyorsunuz. Kitabı elime alıp bir bölüm okuduğumda hemen birkaç gün içerisinde devamını getirmezsem eğer, okumaya devam ettiğim vakit “Bu kimdi şimdi? Car’a’carn ne?” gibi soruları sormaktan kendimi alıkoyamıyordum.
Hal böyle olunca da sürekli ‘daha uygun bir zamanda’ okumak düşüncesi ile erteleyip durdum. Yaklaşık son iki haftadır da düzenli okumaya başlamıştım. Ve finale ancak bugün saat 21’de gelebildim.
Hikaye Tear Taşı’ndan başlayıp, karakterlerimizin ayrılması ile devam edip; Rand’ın Aiel Kıracı’nda, Elayne-Nynaeve’in Tanchico’da, Perrin’in de Emond Meydanı’nda gerçekleştirdikleri ile son buluyor.
Serisinin ilk üç kitabında her ne kadar hoşuma gitse de okurken sürekli gerçekleşmemesi için yalvardığım bir durum vardı. O da, kitabın başında dağılan karakterlerin kitabın sonunda bir şekilde tekrar bir araya gelmesi. Bu kitabın son 200 sayfasına kadar, bunun yine gerçekleşmesine korkarak okudum. Ancak son kısımda öyle olaylar gerçekleşiyordu ki bir araya gelmelerinin imkanı olamazdı. Bu yüzden de mutlu oldum.
Her bir kitaptaki en sevdiğim karakterler farklı idi. Sırayla belirtmek gerekirse: Lan, Hurin, Mat ve son olarak da Perrin. Dördüncü kitaba kadar ana karakterler içinde en hoşuma giden kişi Mat idi, en az ilgilendiğim de Perrin. Ancak bu kitapta Perrin adeta şov yaptı. Mat de bir o kadar silik kaldı.
Kitaptaki en akılda kalıcı olaylar: Lanfear’ın Tear Baskını, Rand’ın çocuğu kurtarma çabası, Mat’in ter’angreal portalından geçip üç soru sorması, Faile ve Perrin’in İki Nehir’e Ogier geçidi ile gitmesi, Elayne ve Nynaeve’in Deniz İnsanları ile Tanchico’ya gidişi, Aiellerin eşlik ettiği Rand ve diğerlerinin geçit taşı ile Kıraç’a gitmesi, Perrin’in ailesi ile ilgili öğrendikleri, Rand’ın anne ve babasına dair öğrendikleri, Elayne’in Thom ile ilgili anılarını hatırlaması, Perrin’in İki Nehir’de Verin ve Alanna Sedai ile halkı örgütlemesi, Rand ve Mat’in Rhuidean’a girişi, Mat’in bir başta portalla geçip üç dilek dilemesi, Rand’ın Aiellerin tarihi ile ilgili gerçekleri öğrenmesi, Perrin’in Altıngöz lakabını alması ve Lord gibi davranılması, Elayne ve Nynaeve’in Seanchan Egeanin ile tanışması, Rand’ın Rhuarc önderliğindeki Taardadlar ile Alcair Dal’a yolculuğu, Perrin’in Emond Meydanı’nı savunması, Lord Luc’un rüyalardaki katil ile bağlantısı, Nynaeve’in Tarabon Panarch’ı Amathera’nın sarayda Kara Ajah tarafından esir tutulduğunu öğrenmesi, Son direniş öncesi Perrin ile Faile evliliği, Amathera’nın saraydan kurtarılması ve Nynaeve’in mühür ile tasmaya el koyuşu, Rand’ın tüm Aiellere geçmişlerini anlatması ve gerçek Şafakla Gelen olduğunu kanıtlaması, Jasin Natael kılığındaki Asmodean ile Rhuidean’da Sa’angreal için giriştiği son mücadele
Ve bunlardan ayrı belirtmek gereken bir olay var. Beyaz Kule Ayrılığı. Bu belki de hepsinden daha büyük ve sarsıcı bir gelişme. Siuan Sanche, Elaida önderliğindeki meclisin kararı ile Amyrlin Makamı görevinden azlediliyor. Bunun üzerine eski Amyrlin’e sadık Aes Sedailer ve muhafızlar ayaklanıyor. Ancak bu grup azınlıkta kaldığı için sindiriliyorlar. Kuledeki tüm Mavi Ajah öldürülüyor. Yeşillerin Elaida taraftarı olan azınlığı harici de olduğu gibi katlediliyor. Tüm bu olanları düşündükten sonra, Siuan ve Leane’nin yatılması çok hafif kalıyor. Min onları buluyor, Gawyn’in şartlarını kabul etmeleri ile çıkış kapısına kadar ulaşabiliyorlar. Min, Leane ve Siuan, Tar Valon’da atları ile gezerken Logain’i görüyorlar ve onu yanlarına katıyorlar. Ve kitabın anlattığı kısım bu kadar. Bu 3-4 bölüm anlatılan Tar Valon bölümleri oldukça doluydu. Logain gibi bir karakterin hikayeye tekrar katılıp, önemli bir rol oynayacak olması beni epey heyecanlandırdı.
Bir de kendime not düşmeden geçmeyeceğim. Nynaeve düş dünyasında, Birgitte ve Gaidal Cain ile karşılaşmıştı. Birgitte, Cain ile her yeniden doğuşlarında birbirlerini bulduklarını söylemişti. Her seferinde birbirlerinden nefret etseler bile bir şekilde birbirlerine aşık oluyor ve evleniyorlarmış. Cain’in yüzünün Lan’a benzemesi detayı beni Nynaeve ve Lan’in onların reenkarnesi olduğunu yönünde düşündürttü. Birgitte’in okçu olması kısmı ve birkaç bölüm sonra evlenen Perrin-Faile çifti de fikirlerimi onların reenkarne olabileceği yönünde değiştirdi. Ancak bunlar tahminim. Belki bahsi geçen reenkarneler hiç tanımadığımız insanlar bile olabilir. Sonraki kitaplarda öğreneceğiz.
Kitaba puanım 9/10. The Great Hunt’tan daha çok sevdim bu kitabı. Birkaç ay sonra beşinci kitaba başlamayı planlıyorum.
Oyuncak Hikayesi serisi, ilk filminden itibaren, çocukluğuma dair en keyif aldığım animasyonların başında geliyordu. Her ne kadar üçüncü filmi çıktığında lisede gitmekte olsam da oturup zevkle izlemiştim. İlk iki film çocukluğuma denk geldiği ve elimde CDleri mevcut olduğu için defalarca baştan izlemiştim. Üçüncü film ise tek seferlik bir macera oldu ancak beni çocukluğuma dair en hassas olduğum noktalardan vurup ağlatmayı başarmıştı. Kendisinden 9 sene sonra çıkan dördüncü film de duygusallık ve nostalji noktasında üçüncü filmi aratmıyor.
İntihara meyilli Forky karakterinin eklenmesi ve çoban kızımız Bo Peep’in Woody ile baş rolü paylaşıyor olması çok hoşuma gitti. Bu yapım gerçekten benim için fazla özeldi. Normal bir seriden farklı. Yeri doldurulamaz bir seri. Geçen yıllar, ona olan sevgimi katlamış. Bunu çok az eserde yaşıyorum ve onların varlıklarını hatırlamak beni mutlu ediyor.
Filme puanım 8.5/10. Fazla söze gerek yok. 2019 Animasyon Oscar’ını alması dileğiyle.
Orijinal Adı: Le sang d’un poète (The Blood of a Poet) (1930)
Yönetmen: Jean Cocteau
Türü: Fantastik
İzlenme Tarihi: 15 Ocak 2020
İlginç bir filmdi. Herhangi bir tavsiye üzerine listeme almış değilim. Bir şekilde kendim keşfettim bunu. Fena olmayan bir 1 saat geçirtti bana.
Çekim teknikleri, benim ilgimi hikayenin ne anlatıp ne anlatmadığından daha fazla celb etti diyebilirim. Sahne dekorlarını x-düzlemine yerleştirip, kamerayı y-düzleminden çekme girişimi ile insan yüzünü cansız nesneler üzerine 1930 teknolojisi ile nasıl aktardıkları gibi noktalar epey düşündürttü. Sinema sektörünün hangi yıllarında ne tarz geliştirmeler mevcuttu çok hakim olmadığım için yersiz bir takdir gibi gözüksün istemiyorum. Ancak bu çaba ve ortaya çıkan meyve beni tatmin etti.
Totalde 5 saat ama finale ulaşabilmiş olduğum ikinci save im ile 4 saatin üzerinde bir süre geçirdim.
Oyun hakkında çok fazla bahsedecek bir şey yok. Her bölümde farklı bir ada üzerinde oynuyoruz. Üzerimize dalga dalga gelen viking istilacılarını en fazla dört seçebildiğimiz birim ile savunmaya çalışıyoruz. Üç temel birim sınıfı mevcut: okçu, kılıç-kalkan ve mızraklı. Haritada ilerlerken sınıfsız veya sınıfı belli yeni birimlere rastlıyoruz. Onlarında da gelmesi ile kışla kapasitemiz artıyor.
Ben oyunu 10 adet askerle bitirdim. Ancak ‘Last Stand’ haritasında epey güçlü düşmanlar geldiği için bir mızraklı bir de kılıç-kalkan birimine veda etmek zorunda kaldım. Tepenin üstündeki son bir bina hariç tüm korumam gereken yapıları da kaybettim.
Grafikleri ve sanat tasarımı göz yormuyor. Sahip olduğu mat renkler gece oynarken dahi göz kamaştırmıyor. Renk tasarımını iyi becermişler.
Haritanın sisle çevrili çeperlerinden geçerek, bir boru sesi eşliğinde adanın kıyısına ulaşan vikinglerin yarattığı telaş, game design konusundaki başarılarını kanıtlıyor.
Oldukça sürükleyici bir yapım. Basit eğlence kategorisine de sokulabilecek cinsten. Tekrar oynanabiltesi de yüksek.
Oyuna puanım 6.5/10. Firmanın başka oyunlarının da gelmesi dileğiyle.
Orijinal Adı: Portrait de la jeune fille en feu (Portrait of a Lady on Fire) (2019)
Yönetmen: Céline Sciamma
Türü: Drama – Romantik
İzlenme Tarihi: 14 Ocak 2020
Film beklediğimden daha iyi çıktı. Tarihsel bir yapım izlerken hep “bu dönemde geçmesine lüzum var mıydı” diye sararım. Ya dönemin siyasi-sosyal bir meselesine değinmesini beklerim ya da teknolojik imkansızlıklar nedeniyle ortaya çıkan bir öyküsü anlatmasını. Bu film de ikinci üzerinden yeşermiş.
Kızını Milanolu bir adamla evlendirmek isteyen zengin Fransız bir kadın var. Bu kadın kızının resmini çizdirmek için ressamlar tutuyor. Böylece portreyi damat adayına göndererek kızı beğenmesini amaçlıyor. Ancak kız bu hareketinin farkında olduğu için hiçbir ressama poz vermiyor. Noémie Merlant’ın canlandırdığı ressam Marianne bu işle görevlendirilince farklı bir yöntem deniyor: kızın fiziksel özelliklerini hafızasında tutmak veya not alarak, karşısında poz vermese bile resmini çizebilmek. Bu dikkatli inceleme süreci ve birbirine karşı gerçekleştirdikleri yakınlıklar, iyi yazılmış bir kurgunun meyvesi halinde önümüze sürülüyor.
Orpheus ve Eurydice hikayesi ile alegori kurması da hoşuma giden detaylardan biriydi. Bana göre bu hikayenin Orfe’si Marianne idi. Çünkü Eurydice’nin Hades’ten kurtulamamasının sebebi Orfe’nin gerçekleştirdiği bir eylemdi.