Mad Max

İlk piyasaya sürülme tarihi: 1 Eylül 2015

Geliştirici: Avalanche Studios

Tür: Action – Adventure

Platform: PS4

Oynama Tarihi: 22 Aralık 2019 – 4 Ocak 2020

Senaryoyu 34 Saat 50 dakika kadarlık bir oynanış sonunda bitirdim. Max’in tüm ekipman ve pasif özelliklerini geliştirmeyi başardım.

Oyunun hakkında bahsedebilecek çok fazla şey yok. Sıradan, sıkıcı bir açık dünyaya sahip aksiyon oyunu. 2015 Mayıs’ta gösterime giren Mad Max Fury Road’un yarattığı heyecandan nemalanmak için birkaç ay içinde çıkarılmış bir oyun.

Oyun sadece ve sadece adıyla satmaya çalışılmış. Bunu oynanışın içindeki tekrar ve özgünlükten son derece uzak tutumda hissedebiliyorsunuz.

Hikaye Max’in arabasını Scrotus isimli bir ‘kabile reisi’ne kaybetmesi ile başlıyor. Açık dünyada bize sunulan üç ana bölge içinde dolanıyor ve güçlenmeye çabalıyoruz. Bir taraftan Scrotus’un etkisini silmeye çalışıyoruz bir taraftan da sıfırdan kurmaya çalıştığımız arabamızı geliştirmek için ‘scrap’ topluyoruz.

Hikayenin hiçbir etkileyici yanı yok. Oldukça düz bir intikam öyküsü. Koca oyunda ilgimi çeken iki karakter mevcut: biri totalde 30 saniyelik ekran süresine sahip olan kan bağışçısı Scab, diğeri de pasif özelliklerimizi artırmak için görüştüğümüz Griffa adlı gizemli şahıs. Griffa ile görüşmelerimizde söylediği sözler bayağı hoşuma gitti. Bir ara baştan sona tüm sözlerini listeleyip okuyacağım.

Açık dünya sadece oynanış uzun olsun diye yapılmış. O kadar yapmış olmak için yapılmış gibi duruyor ki sadece oynadığınızda anlayabilirsiniz. Korkunç bir yokluk içine düşmediğiniz sürece Mad Max’e sakın bulaşmayın.

Oyunun başında “bu bölgeleri tek tek temizlerim ya, ne olacak” demiştim. 4-5 bölge temizledikten sonra usandım. Gameplay süremin 20 saati aştığını fark ettiğim an bu saçmalığa bir son vermenin sırası geldi dedim. Sadece ana görevlerin peşine gidip finale ulaştım.

Finale yakın gerçekleşen aile dramı fena değildi. Ancak Max’i tanıyan bir insan onun kimseye bağlanmayacağını çok iyi bilir. En azından karakterin orijinal kişiliğine sadık kaldıkları için mutluyum.

Oyunun değişik yerlerine gizlenmiş melankolik mesajlar içeren History Relic’leri bayağı beğendim. Müziklerin ise akılda kalıcı bir yanı yok. Görsellik de wasteland türünde olduğu için feci bayıyor. Oyunu geceleri oynarken, çölde araç kullanmaktan özellikle kaçınıyordum. Sarı kumlar gözümü kör edecek bir parlaklığa sahipti. Karakter tasarımları da Fury Road’ların karbon kopyasından ibaret. Kendine özgü, spesifik pek fazla tasarım bulunmuyor.

Max’in orijinal deri ceketi ve pompalı tüfeğini, post-final gameplayde kavuşuyor olmak mutlu eden bir sürprizdi. Ancak bir taraftan da üzüldüm. Çünkü dönüp de bu oyuna daha fazla vakit harcamak istemiyordum.

Oyuna puanım 6/10. Zaman süngerinden başka bir şey değil. Yeni yıla bile bu lüzumsuz oyunla girmiş olmak epey üzücü oldu.

Kral Olacak Çocuk

Orijinal Adı: The Kid Who Would Be King (2019)

Yönetmen: Joe Cornish

Türü: Aksiyon – Macera – Aile

İzlenme Tarihi: 4 Ocak 2020

Kral Arthur Efsanesi’nin farklı versiyonlarını okumak ve izlemek hep hoşuma gitmiştir. Çocukluğumdan beri Amerikan ve İngiliz yapımı işlerle aşinalık sergilediğim için sık sık tanık oldum bu hikayeye. Her tükettiğim yeni eserin bu hikayeye farklı bir bakış katması beni daha da eğlendiriyor. Efsaneler böyledir zaten. Temeli olmayan halk söylenceleri. Ancak onları büyüleyici ve ölümsüz kılan şey de tam olarak bu: insan hayal gücü ile her çağda farklı bir boyut kazanması.

Orijinal Le Morte d’Arthur’u bundan 4-5 sene kadar önce okudum. Kaleme alınış ve sözlü anlatımın başlaması arasındaki 1000 yıl içerisinde hikaye bambaşka bir temaya bürünmüştü bile. Pagan bir Briton olan Arthur’un yaşadığı topraklar, hikayesi yazıya geçirilinceye dek Hristiyanlaşmıştı. Yazıya dökülen öykü baştan sona Hristiyan öğretileri ile bezenmişti. Bu bilgiyi vermemin sebebi, efsanelerin kişiden kişiye, dönemden döneme aktarılma serüveni içerisinde zenginleşmesi ve değişmesini anlatabilmekti. Bu film de farklı bir yorum ile karşımıza çıkmış.

Bu filmi 8 ya da 10 yaşında falan izleseydim kafayı yerdim herhalde. CGI sahneler ve efektler çok temiz kullanılmış. Arkadaşlık, aile ve büyüme temaları eşliğinde seyir zevki son derece yüksek bir çocuk filmi olmuş. Merlin karakterine hayat veren Patrick Stewart ile Angus Imrie bayağı iyi bir performans sergilemişler. Patrick yaşından ve tecrübesinden dolayı pek aksiyon göstermese de Imrie adeta filmin yıldızı olup çıkmış.

Filme puanım 6/10. Hayatımda izlediğim en iyi çocuk filmi olabilir. Son derece keyifli bir izleti sunuyor.

İhtiyar Delikanlı

Orijinal Adı: Oldeuboi (Oldboy) (2003)

Yönetmen: Chan-wook Park

Türü: Aksiyon – Drama – Gizem

İzlenme Tarihi: 3 Ocak 2020

İzleme-listem öyle uzun ki 10 sene evvelinden izlemek adına aklıma koyduğum yapımları dahi barındırıyor. Oldboy da o listenin en eski üyelerinden biri.

Film başladığında klasik bir suç-draması izleyeceğim zannetmiştim. Hatta mevcut kurmacanın üzerine bir de kaybettiği 15 yıla karşılık bir intikam gömleği sarılabilir gibi bir his almıştım. Filmin son çeyreğine kadar tempo ve kurgu bu şekilde gidiyordu. Ancak o son çeyrekte bir bir ortaya çıkan gerçekler beni kelimenin tam anlamıyla mest etti.

Oldboy için bugüne dek izlediğim en iyi intikam filmi diyebilirim. Fazlasıyla vahşi olmasının yanında, “gerçek öç böyle alınır” dedirtmeyi de başarmış.

Filme puanım 8/10. İkinci defa izlemeyi yüreğim kaldırmayabilir ancak orijinal eser olan mangaya göz atmayı aklıma koydum.

Alita: Savaş Meleği

Orijinal Adı: Alita: Battle Angel (2019)

Yönetmen: Robert Rodriguez

Türü: Aksiyon – Macera – Sci-Fi

İzlenme Tarihi: 2 Ocak 2020

Mangasını pek okuma fırsatı bulamamış olmama rağmen adaptasyon filmi çıkış yapar yapmaz radarıma girmişti. Zevkine güvendiğim 1-2 insan tarafından olumlu eleştiri aldığım için izleme listeme eklemeye karar vermiştim. İzleyeme ise sıra ancak geldi.

Film, genel itibariyle orijinal eser olan manganın güzel bir uyarlaması olmuş. Manganın eski olmasını da göz önünde bulundurursak CGI savaş sahneleri sayesinde film, uyarlanan eserden daha heyecan verici bir yapım sergileyebilmiş diyebilir.

Alita’nın animasyonları filmin en başında biraz rahatsız etse de insan birkaç dakika içinde alışıyor. Efektler oldukça iyi yedirilmiş. Yeşil perde ve gerçek aktör/aktristlerin kilit rol oynadığı yapımlarda bu derece bir kaliteye rastlamak beni oldukça mutlu etti.

Cliffhanger ile bitmesini devam filminin geleceğine dair bir işaret olarak algıladım. Umarım bu sezilerimde haklıyımdır.

Yapıma puanım 7/10.

İskoçya Kraliçesi Mary

Orijinal Adı: Mary Queen of Scots (2018)

Yönetmen: Josie Rourke

Türü: Biyografi – Drama – Tarihi

İzlenme Tarihi: 1 Ocak 2020

Stuartlar’a olan ilgim son birkaç ayda tekrar canlandı. Hazır ilgim alakam da yüksekken biyografik bir şeyler tüketeyim demiştim. Bu filmi Saoirse Ronan’un IMDB listesinde gördüğümden beri de listemde tutuyordum. Tüm rastlantıların bir araya gelmesiyle birlikte kendimi 2020 yılındaki ilk izleyeceğim filmi seyrederken buldum.

Hikaye, Mary Stuart’ın Fransa’dan dönüşü ile İskoçya tahtından çekilmesi arasındaki olayları konu alıyor. Aile içi iktidar çekişmeleri hakkında pek bilgim yoktu. Yaşanan olaylar üzerinde üstün körü bir bilgim mevcuttu. Henry Stuart, James Stewart ve David Rizzio gibi karakterlerin rol aldığı olaylar hakkında biraz edinim elde etmiş oldum.

Yapım boyunca benim dikkatimi çeken tek sorun 16. yüzyıl Britanya’sının 21. yüzyıldan hallice bir kozmopoliteye sahip oluşuydu. Nedimeler ve meclis üyelerinin hep belli bir kısmını Afrikalı veya Asyalı aktör/aktristleri oynatmışlar. Dönemin ruhuna aykırı bir hareket olduğunu düşündüğüm için bu tarz biyografik eserlerde yapılmasını pek tasvip etmiyorum.

Filme puanım 6.5/10. İzlemesi keyifli bir tarihi film ortaya çıkarmışlar.

Deniz Feneri

Orijinal Adı: The Lighthouse (2019)

Yönetmen: Robert Eggers

Türü: Drama – Fantastik – Korku

İzlenme Tarihi: 31 Aralık 2019

Bir arkadaşımın daveti üzerine Filmekimi festivaline gitmeye karar vermiştim. İzlemeyi kafamıza koyduğumuz film The Painted Bird olsa da The Lighthouse da dikkatimizi çekmişti. Ancak araya giren başka işlerimiz nedeniyle plan değişikliği yaptık.

The Lighthouse’u izlemek de ancak bugüne kaldı. İyi ki de kalmış. Bir salon dolusu insanla sıkış tepiş izlemektense sakin bir öğle vakti ağız tadıyla tüketebildim.

Senaryodaki göndermeleri ilk başta İkarus ve Daedalus hikayesi olarak yorumlamaktaydım. Ancak son yarım saat içinde kör göze parmak derecesine gelen bir Prometheus benzerliği mevcuttu.

Filmi izlerken bir taraftan da bu izleti neden siyah-beyaz ve 4:3 şeklinde sunulmuş diye düşündüm. Bu soruya da şöyle bir cevap getirdim kendimce: hikaye 19. yüzyıl sonlarında geçmesine rağmen o dönemin içinde olduğumuzu hissettirecek pek fazla materyal bulunmuyor. Ana karadan uzaktaki ıssız bir adada çalışan bir çift deniz feneri görevlisinin hikayesini izliyoruz. Hal böyle olunca yönetmenin konu edinilen dönemi -yani geçmiş zamanı- izleyiciye aktarabileceği en basit ve etkili yol sunuluş formatıdır. Bu sebeple alınan karar oldukça hoşuma gitti.

Esere puanım 8.5/10. Oldukça doyurucu ve tatmin edici bir yapımdı. Parasite ile birlikte yılın en beğendiğim filmleri oldular.

Parazit

Orijinal Adı: Gisaengchung (Parasite) (2019)

Yönetmen: Bong Joon Ho

Türü: Komedi – Dram – Gerilim

İzlenme Tarihi: 30 Aralık 2019

Cannes ödülüne layık görülmesinin duyumlarını almamdan itibaren Parasite izlemek için listemde bulundurduğum bir yapımdı. Üzerine pek araştırma yapmadım. İnceleme yazan insanların yazıları da okumaktan itinayla kaçındım. Filmi birinci elden tecrübe etmek istiyordum. Bugüne dek de bunu başardım.

Filmin ilk yarısının sahip olduğu keyifli hava ile ikinci yarının sahip olduğu karanlık atmosfer, ortalarda hiç de rahatsız etmeyen bir şekilde geçiş gerçekleştiriyor. Filmin adı ile konunun bu derece örtüştüğü çok nadir esere rastladım. Bu ailenin eylemleri tam anlamıyla bir parazitin yapacağı türden. Parazitler üzerine yerleştiği konak hayvandan beslenmekle kalmaz, içten içe o canlıya zarar da verirler.

Ana rolleri elinde tutan ailenin her bir üyesi oldukça başarılıydı. Anne karakteri diğer üçü ile kıyaslandığında silik kalıyor olsa da pek dert etmedim. En sevdiğim karakter, Park So-dam’ın canlandırdığı ailenin kızı Ki-jung idi. Tam bir master-mind karakterdi. Genel anlamda bakacak olursak ailenin eve yerleşmesindeki kilit şahsiyet de o idi. Cho Yeo-jeong’un canlandırdığı ev sahibesi Yeon-kyo da izlemesi son derece keyifli bir kişiydi.

Yönetmen Bong Joon-ho’nun listemdeki diğer bir filmi olan Memories of Murder’ı da bu izletinin üzerimde bıraktığı histen kaynaklı olarak üst sıralara yerleştirdim. Yakın zamanda onu da izlemeyi planlıyorum.

Filme puanım 8/10. Kendisi bu sene içerisinde çıkış yapmış en beğendiğim film oldu.

Vampir

Orijinal İsim: The Vampyre (1819)

Yazar: John William Polidori

Okuma Tarihi: 26 Aralık 2019 – 30 Aralık 2019

Lord Byron, Mary Wollstonecraft Godwin ve Percy Bysshe Shelley hakkında bir takım araştırmalar yapıyordum. Bu araştırmalar esnasında bu ekibin ünlü bir Cenevre-İsviçre gezisi olduğunu öğrendim. Bu ziyaret ilginç bir süreci kapsıyor. Hem vampir edebiyatının hem de bilimkurgu edebiyatının temeli Polidori’nin de dahil olduğu bu ekip tarafından atılmış.

Gotik kültürle harmanlanmış korku masalları aşığı bu ekibin bir gece kendi aralarında giriştiği yarışma sayesinde bugün Frankenstein, Vampir ve Prometheus Unbound isimli eserlere sahibiz.

John W. Polidori, Lord Byron’ın özel doktorluğunu yapan İtalyan asıllı bir İngilizdir. Kaleme aldığı Vampir öyküsündeki Lord Ruthven karakterini Byron’dan esinlenerek yaratması, bu ikili arasındaki ilişkinin nasıl bir gerilim barındırdığının da üstü örtülü bir yansımasıdır. Öyküyü okurken Polidori ve Byron arasındaki yaşananların fantastik bir metaforuna şahitlik ediyormuşum hissinden bir türlü kurtulamadım. Doğaüstü elementler barındırmasına rağmen bir ayağı dünyamıza basan ve ondan beslenen bir kurgu olduğu bariz bir şekilde ortada.

Kısa bir hikaye olmasından ötürü puanım 7.5/10. Oldukça akıcı bir anlatımla paylaşmak istediği şeyleri okura edebi bir dille aktarabilen keyifli bir eser.

Antonius ve Kleopatra #Metin

Orijinal Adı: Antony and Cleopatra

Yazar: William Shakespeare

Çevirmen: Sabahattin Eyüboğlu

Okunma Tarihi: 22 Aralık 2019 – 29 Aralık 2019

Shakespeare serime Antonius ve Kleopatra ile devam etme kararı almıştım. Ardışık üç ay boyunca tiyatro metni okumak ufak bir baymadı desem yalan olur. Önümüzdeki ay yeni bir metin alıp okur muyum bilemiyorum. Belki bir ay ara versem fena olmaz. Elimde başlayıp da yarım bıraktığım daha dört kitap bulunuyor.

Oyun, Antonius’un önderlik ve bireysel arzuları arasında yaşadığı git-gelleri oldukça başarılı bir şekilde resmetmiş. Görevinin gerektirdiği sorumlulukları gerçekleştirmek ile kişisel istekleri peşinde koşmanın yaşattığı rahatlık-pişmanlık döngüsünü her defasında okuyucu ve izleyiciye aktarabiliyor. Antonius’un ‘dünyanın üçte biri’ konumundan ‘düşkün prens’ haline gelişine şahitlik etmek yer yer göz dolduruyor.

Antonius ve Kleopatra, Roma Cumhuriyeti’nin son dönemlerindeki olaylara hakim insanların rahatça takip edebileceği ve olayların doğurduğu trajediye ortak olabileceği bir oyun. Kurgunun alacağınız keyfi katlamak için öncelikle genel hatlarıyla Roma İmparatorluğu kuruluş dönemini de bilmek gerekiyor.

Senaryo genel hatlarıyla:
-Perde 1: Antonius ve Kleopatra İskenderiye’de keyif dolu günler geçirmektedirler, Antonius Fulvia’nın ölüm haberini alır, Sextus Pompeius’un Roma’ya karşı ayaklandığı haberi gelmesi üzerine Antonius Kleopatra’dan ayrılık diler, Lepidus ve Caesar Antonius’un anısını yad edip dönmesini dilerler, Kleopatra Antonius’tan haber almak için sürekli haberci göndermektedir
-Perde 2: Antonius Roma’ya gelir ve Caesar ile görüşür, Octavia ile Antonius sözlenir, İskenderiye’deki Kleopatra Antonius’un evlilik haberini alır, Pompeius Lepidus-Caesar-Antonius ile anlaşır, Pompeius’un teknesinde şölen verirler
-Perde 3: Octivia ve Antonius Atina’ya giderler, Kleopatra Octavia’ya dair duyumlar alır, Antonius Caesar’ın Pompeius ve Lepidus’u ortadan kaldırdığını öğrenir, Antonius Kleopatra’ya döner, Antonius emrindeki birlikler Actium’da konuşlanır, Actium açıkların gemi savaşı gerçekleşir ve önce Kleopatra sonra Antonius savaş alanından kaçar, Enobarbus Kleopatra’ya karşı bilenir, Caesar Mısır’a çıkar ve Kleopatra’ya teklifte bulunur, Antonius bu teklifi getiren Thidias’a işkence eder ve geri yollar
-Perde 4: İskenderiye’de konuşlanan Caesar savaş hazırlığı yapar, Antonius zırhını kuşanır, Karada savaş başlar, İlk günü Antonius’un adamları galibiyetle kapatır, Gece vakti Enobarbus Antonius’a ihanetinin vicdan azabını çeker ve intihar eder, İkinci gün denizde çarpışma gerçekleşir, Antonius Kleopatra’nın gemileriyle birlikte Caesar’ın tarafına geçtiğini sanar ve sinirlenir, Kleopatra korkudan kendini anıta kapatır ve kendisinin öldüğü haberini yayar, Antonius Kleopatra’nın ölüm haberini alır ve ölmek ister, Antonius’un ölüm isteğine karşı gelen Eros kılıcı kendine saplar ve ölür, Antonius da kendini kılıcı üstüne atar ve yaralanır, Ölüm döşeğindeki Antonius Kleopatra’ya götürülür ve kadının kollarında son nefesini verir
-Perde 5: Caesar Kleopatra’ya teslim olması teklifinde bulunur, Kleopatra ölümü seçer.

Bir de Shakespeare her oyununda yaptığı gibi bu oyunda da kadın düşmanlığını konuşturmuş. Kleopatra’yı Antonius’un zaafı olarak göstermek bir yana dursun; Actium Savaşı’nı onun yüzünden kaybetmesi ve yüreğinin sert olmasını gerektiren harp zamanlarında rızası dahilinde kadın eli ile yumuşattığı şeklinde suçlamalarını üstü kapalı bir şekilde yöneltmekten kendini geri tutmamış.

Shakespeare’in eserlerine tek bir bakış açısından okuma yapmak son derece yanlış olsa da feminist bakış ile denendiğinde pek iç açıcı metinler olduğunu söylemek oldukça zor.

Esere puanım 8/10.

Kıyamet

Orijinal Adı: Apocalypse Now (1979)

Yönetmen: Francis Ford Coppola

Türü: Drama – Gizem – Savaş

İzlenme Tarihi: 28 Aralık 2019

Zor bir film. Gerçekten sindirmesi de, izlemesi de, anlaması da uğraştırıcı bir film. Bu filmin insan üzerindeki bıraktığı hissi tanımlamak için elime kalın bir Türkçe sözlük alıp yeni kelimeler öğrenmem gerekli.

“Bir salyangozun jiletin ucunda sürünüşünü izledim. Bu benim hayalim. Bu benim kabusum: sürünerek, kayarak, jiletin keskin ucunda ilerlemek ve hayatta kalmak.”

Final sahnesinin ardından insan düşünceleriyle yalnız kalıyor. İnsanların, devletlerin, kurumların, toplumların neden var olduğunu sorgulamaya başlıyor. Neden yapıyoruz? Neden çabalıyoruz? Sonunda ne elde etmeyi planlıyoruz?

Kurgu bir yana filmin hem görselliği, ışık kullanımı, müzikler, renkler, tema, mekan her şey o kadar doğal, o kadar gerçek ki, izleyici kendisini olaylara birinci elden şahit oluyormuş hissinden kurtaramıyor.

Delilik veya savaşın insana yaşattığı değişim diye kısaca kestirip atılabilecek bir anlam barındırmıyor film. Ötesinde, çok çok daha ötesinde, üzerine kitaplar dolusu eleştiri yazılabilecek tonla materyali barındırıyor.

“Dehşeti gördüm, sana da görünen o dehşeti. Ama bana katil demeye hakkın yok. Beni öldürmeye hakkın var. Ona hakkın var ama beni yargılamaya hakkın yok. Dehşetin ne olduğunu bilmeyenlere onu anlatacak doğru kelimeleri seçmenin imkanı yok. Dehşet! Dehşetin bir yüzü var. Dehşeti dostun yapmalısın. Dehşet ve ahlaki terör senin dostun olmalı. Eğer öyle değillerse, korkman gereken birer düşmandırlar. Gerçek düşmanlar. Dehşet! Dehşet!”

İncelemesini yapmak için kendimi yeterli göremiyorum. Ancak izletinin sona ermesi ile birlikte ruhumda bıraktığı etkiyi somut bir şekilde hissedebiliyorum.

Puanım 9/10. Kesinlikle izlenmesi gereken bir film. Belki de bugüne dek izlediğim en iyi şey.