Janos Valuska isimli bir gencin büyük bir kasabaya gelen bir sirkin ardından bölgede yükselen huzursuzluğa şahit oluşunu izliyoruz bu filmde. Tabii sebep-sonuç ilişkileri çok güçlü kurulan bir yapım değil.
Film kendi varlığını Lazslo Krasznahorkai’ın Direnişin Melankolisi isimli romanına dayıyor. Açıkçası romanı da yarım bıraktım. Filmi izlersem belki hikayeye dair kafamda bir şeyler canlandır demiştim ama pek yardımcı olduğunu söyleyemeyeceğim.
Esere puanım 6/10. Müziklerin hatırına puanı yüksek verdim. Kitabı da bir ara bitireceğim ama keyif alamadığımı peşin söylemem gerekiyor.
Shock Troopers 2nd Squad yaklaşık 30 dakikalık bir oynanış sonunda final verdi.
Elbette daha önceden oynadığım bir oyundu Shock Troopers. Ancak çocukken bitirebilmeyi aklımın ucundan bile geçiremezdim. Custom ROM’a sahip bir arcade makinesinde bile 20-30 defa jeton atma tuşuna basarak hileli şekilde bitirebildik.
Eskiden bu oyunlar sahip oldukları çıldırtıcı zorluğa ve sizin jeton alabilme gücünüze bağlı olarak sonsuz bir oynanış süresine sahip olurdu. Kimse ayakta bir düzine jetonu tek oyuna atacak kadar takıntılı olmuyordu. Çocukluğun getirdiği maymun iştahlılık ile jetonlar her makineye hemen hemen eşit şekilde dağıtılıyordu.
İçimde ukte kalan nice arcade oyunundan biri olan Shock Troopers’ı bitirmiş olmaktan dolayı çok mutluyum. Oyunu kendi imkanları, ne olmak istediği ve döneminin imkanları açısından değerlendirmeyi uygun görüyorum.
Oyuna puanım 6/10. Metal Slug’ın sekiz yöne sahip versiyonu olmasının dışında daha şiddet içerikli bir yapım olduğunu söyleyebilirim.
Kevin Smith’in işlerine pek aşina olduğum söylemez. Kendisinin bir başka eseri olan Dogma‘yı seyrettiğimde epey eğlenmiştim. Tuhaf espri anlayışı bir şekilde kendisini sevdirmeyi başarıyor.
Clerks isimli serisini de duymuş ancak bir türlü izleme fırsatı bulamamıştım. Bugüne nasipmiş. Hiçbir neden yokken aklıma esti. İzleyebilirim aslında dedim. Filmin süresi de akşam izlemeye uygun bir uzunluktaydı.
Marvel’s Spider-Man tahmini olarak 25 saatlik bir oynanışın sonunda 50++ seviye, tüm skill ve gadgetlar fullenmiş halde final verdi.
Oyuna ilk başladığım sırada Tom Holland’ın rol aldığı üçlemeyi henüz izlememiştim. Açıkçası Spider-Man o sıralar hayatım dışına atılmış eski bir ilgi nesnesiydi. O sebeple çıkışının üzerinden dört sene geçmiş bu oyuna karşı pek rıza üretememiştim.
Daha sonraki süreçte filmleri izledim. Miles Morales’in Spiderverse ikilemesini seyrettim. Böylece Peter Parker’ın maceralarına geri döndüm. Fakat Across the Spider-Verse üzerinden iki sene geçmişti. Biraz geç gelen bir ilgi uyanışı oldu diyebilirim.
Doğru konuşmak gerekirse halihazırda başladığım, yarım kalan PS4 oyunlarını bitirmeyi kafama koydum. Spider-Man hem yüksek boyutu nedeniyle hem de oynanması gereken bir yapım olduğu için bitirmeye karar verdim.
Oyunun neresinde kaldığımı bulmam ve hatırlamam çok zor olmadı. En nihayetinde oyunda pek ilerleyebildiğim söylenemezdi. Oyuna dönüşümü ağırdan aldım. Önce gözlem kulelerini tamamladım. Sonra backpackleri topladım. Monumentların fotoğrafını çektim derken bir de baktım yan görevlere sarmışım.
Yan görevlerin miktarı azalınca da ister istemez ana hikayede ilerleme isteği uyandı bende. Başta dövüşlerde çok zorlanıyordum. Ancak yaptığım yan görevler sayesinde hem kontrollere alışmıştım hem de XP kazanarak gücümü artırmıştım.
Görevlerin kazanımları sayesinde ana hikayede hiç zorlanmadan ilerledim. Manhattan Adası’nı da %100 yapmış oldum böylece. Ancak PSN trophylerinden birkaçını alamamış olmak üzdü beni. Açıkçası dönüp onları almak için tekrar aynı görevleri oynamayı hiç mi hiç istemiyorum. Ama belki The City That Never Sleeps ek paketindeki üç senaryoyu oynamayı tercih edebilirim.
Oyunun kendisinden de biraz bahsedeyim bari. Hikayenin kurulumunu Miles’ın görev alışını, MJ’in acar muhabir olarak kontrol edilmesi gibi kısımları beğendim. MJ ile oynadığımız birkaç bölüm beni baysa da Miles’ın üç bölümü de çok iyiydi.
Onun dışında kostümler iyi, Manhattan haritası çok iyi. Şehir gerçekten yaşıyor. Özellikle Sinister Six sonrası şehrin Devilman mangasından hallice bir kaosa sürüklenmesi oldukça tedirgin ediciydi. Hareket halinde iken sürekli birilerinin saldırısına maruz kalmak oyuncuyu tetikte tutup atmosfere sokmaya yardımcı olan bir unsurdu.
Oyuna puanım 8.5/10. Elime geçerse diğer iki devam oyununu da deneyimlemek istiyorum.
Bu film için uzun bir eleştiri yapmak istemiyorum. Gerçekten tadımı kaçıran bir iş oldu. Del Toro abi bu senaryoyu hazırlamak için 30 sene harcadıysa ömrünü boşa geçirmiş diyebilirim. Elinden Shape of Water gibi saçma sapan bir iş çıkmış bir yönetmenin bu filmde de garip şeyler deneyeceğinden işkillenmem gerekiyordu.
Yaratıcısı tarafından terkedilen isimsiz bir canavarın varoluş amacını arayıp huzursuzluğuna deva olabilecek tek şeyin yalnızlığını gidermek olduğunu keşfetmesini içeren bir serüvendi bu. Mahzende tutsak iken bir insan kadın gördüğü için ona aşık olan, ardından kendisine eş istediğinden dolayı limbik sistemini tetikleyen şehvet duygusu ile hareket ederek sağı solu dağıtan sapık bir hayat sahibi değildi.
Sağ olsun Guillermo üstat 30 sene boyunca romanı incelediği yıllar içinde romanın asıl odağının ne olduğunu kaçırmış. Araya zaman koymamak lazım tabii. Sonra böyle facialar ortaya çıkıyor.
Esere puanım 7/10. Victor’ın anlatısı rezil bir uyarlama ve del Toro’nun hayal dünyasının ürünü olsa da Canavar’ın anlatısı sayesinde film düzgün bir zemine oturabilmiş.
Çok büyük bir korku sineması hayranı olduğum söylenemez. Ancak folk horror ve diğer ezoterik korku içeriklerine karşı ciddi bir ilgim var. Bu sebeple House her zaman radarımda olan ancak bir türlü izleme fırsatı yaratamadığım bir yapımdı.
Neredeyse 50 yaşına girecek olan bu filmin dönemi için ne kadar büyük bir eser olduğunu daha film başlar başlamaz anlıyorsunuz. Görsel efektlerin, film şeridine fiziksel bir şekilde işlenmiş oluşuna daha önce hiç rastlamamıştım. Yapımın bu deneysel yapısı tüm kurguyu kurtaran nokta oluyor.
Çekim stili, efektlerin kurgulanışı ve müzik kullanımı o kadar iyi ki görsel bir şölene şahit olduğunuz için eserin öyküsündeki korku elementi size pek etki etmiyor.
Body-horror öğeleri içeriyor olsa da benim gibi kolayca rahatsızlık duyan biri bile etkilenmediyse herkesin gönül rahatlığı ile izleyip eğlenebileceği bir yapım olduğuna inanıyorum.
İnanılmaz Aile isimli ilk filmi ben çocukken aile evinde VCD Player bulunmasının avantajını kullanarak defalarca izlemiştim. En sevdiğim Pixar animasyonu olduğunu söylersem abartmış olmam sanırım.
Çocukken Toy Story ve Cars ile birlikte en sevdiğim 3D animasyon filmlerinden biri olmasına rağmen bundan yedi sene önce çıkış yapan devam filmini izlemek için bir türlü kendimi hazır hissedememiştim.
Kız arkadaşımla ne izlesek diye düşünürken birden aklıma geldi. Karşılıklı olarak izlenecek filmde anlaşmamızın ardından İnanılmaz Aile 2’yi seyretmeye koyulduk.
Ben ilk filmin her zaman karanlık bir yanı olduğunu düşünürdüm. Çocuk halimle bile bunu hissetmiştim. Hayran olduğu kişinin kendi beklentilerini karşılamaması sonucunda hayal kırıklığına uğrayıp ondan hıncını çıkarmaya çalışması beni hep ürkütmüştür.
Bu filmin baş kötüsü olan Screen-slaver ise tam dönemin ruhuna hitap eden, insanları ekranlar aracılığıyla hipnotize edip onları istediği gibi yönlendirebilen intikam dolu biri olarak karşımıza çıkıyor.
Bugün 2025 senesinde yaşadığımız tedirginliğe karşılık yakın tarihten tarafımıza iletilen ilginç bir uyarı gibi oldu. Kulak vermek lazım.
Kız arkadaşımla oturup güzel bir romantik film izlemenin tadının özlemişim. Bu senenin başında seyrettiğimiz La Belle Epoque‘tan beri gerçek anlamda bir romantik yapım deneyimlememişiz. Bunu fark edince eksik olan entelektüel parçamın tamamlandığını hissettim.
Filmi streaming platformlarından birinde sürekli gördüğüm için sıradan bir romantik komedi yapımı sanıyordum. Ancak izlemeye başladıktan birkaç dakika sonra hiç de öyle sıradan bir yapım olmadığını anladım.
Her şeyden önce belirtmek isterim ki bu film ilişkiler hakkında. Ebeveyn-çocuk ilişkisi, sevgili ilişkisi, arkadaşlık ilişkisi ve kardeşlik hakkında bir eser. Yaşamımızı sürdürürken aldığımız kararların ne kadar önemli olduğu, hayatın her anının kıymetli ve dikkate değer olduğunu hatırlatan ümitvar bir öykü anlatıyor.
Bill Nighy’nin canlandırdığı baba karakterinin ne kadar erdemli olduğunu filmin sonunda Tim’in yaşadığı ikilemde daha da iyi anladım. O geri dönülemez noktaya gelişin ardında geride kalan acı tatlı sahne damağımda bir süre kalacak gibi.
Esere puanım 8/10. Bu kadar iç ısıtıcı, kucaklayıcı, öğüt veren, babacan bir film ile karşılaşmayı beklemiyordum. Çok beğendim.
Çocukluktan başlayan ve dönem dönem yarım kalan bir çizgi film serisiydi benim için Tsubasa. Hyuga Kojiro, Tsubasa Ozora ve Genzo Wakabayashi dışında bir karakteri tanıyamazdım. O zamanlar Japonca isimlerin telaffuzu bana çok zor geliyordu.
Bu yarım kalan serüveni tamamlamak için 2017 senesinde seriye tekrardan başladım. Ancak o dönem benim animelerden uzak kaldığım, okulla içli dışlı olduğum bir dönem olduğu için pek ilerleyemedim.
YouTube üzerinden Türkçe dublajlı olarak izlediğim için zaman zaman yan ekranda açıp hikayeyi ilerlettiğim oldu. Fakat maçtan maça olan aralıklarda izlemeyi epey boşladım. Haliyle seriyi tamamlamam 8 sene sürdü.
Bugün ise karşınıza Captain Tsubasa ilk sezonunu bitirmiş bir insan olarak çıkıyorum. Ken Wakashimazu’nun all time hayranıyım. Misaki Taro ile yarım kalan öykümüz ileri sezonlarda tekrar kesişerek devam edecektir diye umuyorum.
Kalp rahatsızlığına rağmen canını dişine takarak sonuna kadar mücadele eden, sahaya ruhunu koyan Jun Misugi de kalbimde çok özel bir yere sahip artık.
Hokkaido kırsalındaki Furano ortaokuldan gelen koca yürekli Hikaru Matsuyama da hem delikanlı karakteri hem de hüzünlü aşk öyküsü ile aklıma kazındı. Tsubasa sakatlanmasın diye düşerken ona destek olması çok etkileyiciydi. Yarı final maçında hoşlandığı kızın ülkeden annesiyle ayrılmadan önce son kez onu tribünden izlemek istemesi… Matsuyama’nın onunla vedalaşabilmek uğruna maç sonu yorgun argın bir şekilde havalimanına yetişmeye çabalaması ve son kez sarılışları içimi parçaladı. Güzel bir karakterdi.
En sevdiğim karakter olan Wakashimazu’ya da biraz methiye dizmek istiyorum. Sakat haliyle bir kez bir pes etmeyi düşünmeden her topa uçması. Hatta bunun sonucunda omzunu yaralaması. Akrobatik kurtarışması ve her şeyden önemlisi Kojiro’nun yokluğunda takımı finale kadar çıkarırken mükemmel bir liderlik sergilemesi ile yıldız bir oyuncudur. Seride açık ara en sevdiğim karakter. Misaki de ikinci en sevdiğim.
Seriye puanım 7.5/10. MyAnimeList’te 150 günü devirmemi sağlamakla birlikte blogta bu sene yazdığım 100. eser olma şerefini de göğüslemiş oldu.
Orijinal Adı: 魔女の宅急便 (Majo no Takkyuubin) (Kiki’s Delivery Service) (1989)
Türü: Macera – Komedi – Drama – Fantastik
Stüdyo: Studio Ghibli
İzlenme Tarihi: 12 Ekim 2025
Seyahat öncesinde Ghibli filmlerindeki eksiğimi kapamayı düşünüyordum. Ancak Ponyo, Porco Rosso, Whisper of the Heart ve Pom Poko gibi kült eserleri henüz izlememiş olmayı bir şekilde sineye çekmem gerekecek.
Bunlar bir kenara bugün Kiki’yi izleme fırsatı yaratıp bu güzel macerayı sevdiğim hanımefendi ile paylaşmış olmaktan büyük bir kıvanç duydum. Çocukken TV’de birkaç defa denk gelmiş olsam da zamanında “kız çizgi filmi” diye düşündüğüm için fazla vakit ayırıp da seyretmemiştim.
Her şeyin bir yeri ve zamanı olduğu gibi Kiki’nin de uygun dönemi varmış. Bu yüzden bugüne değin izlediğim anime filmleri için de henüz izleyemediklerim için de ne üzülüyor ne de seviniyorum. İyi ki bu şekilde olmuş her şey. Akışta ve yerinde. En güzeli.
Kiki’nin macerası bir coming-of-age öyküsü olarak değerlendirilemez olsa da birtakım elementleri içinde barındırıyor. Bundan dolayı bana sunduğu öyküyü ben keyifle aldım. Hikayede tek üzüldüğüm şey Jiji’nin artık konuşmuyor olması oldu. Fakat kendisi için güzel bir yuva kurup mini mini yavrular dünyaya getirmesi tebessüm ettirdi.
Esere puanım 7.5/10. A Town with an Ocean View isimli film müziğine bayıldım. Eşsiz ve büyüleyici. Filmi izleyen herkesi kendine aşık edeceğine inanıyorum.