Amok Koşucusu

Orijinal İsim: Der Amokläufer (Amok) (1922)

Yazar: Stefan Zweig

Okuma Tarihi: 27 Aralık 2021 – 31 Aralık 2021

Şimdilik susuyordum. İnatla ve acımasızca. Onun peçenin altından bana baktığını hissediyordum, dimdik ve meydan okuyarak; beni konuşmaya zorladığını hissediyordum. Ama o kadar kolay pes etmedim. Konuşmaya başladım, ama… lafı dolandırarak… hatta farkında olmadan onun o geveze, umursamaz tarzını taklit ederek. Sanki onu anlamamış gibi yapıyordum, zira –bunu şimdi hissedebilir misiniz bilemiyorum– onu daha açık konuşmaya zorlamak istiyordum, bir şey sunan değil, tersine bir şey istenen kişi olmak istiyordum… özellikle de onun tarafından, bu kadar dominant geldiği için… ve beni kadınlarda bu kibirli ve soğuk tavırdan daha çok boyunduruğu altına alan bir şey olmadığı için.

Zweig’ın yazarlığına pek bayıldığımı söyleyemeyeceğim. Bana zamanının popüler edebiyat yapan bir üyesiymiş gibi geliyor. Yaşadığı dönemde de epey geniş bir çevresi olduğunu ve romanlarının cok sattığını düşünürsek sanırım bu düşüncelerimin doğru olduğunu da varsayabilirim.

Söylediğim yanlış anlaşılmasın. Döneminin her ünlü insanı aslında overrateddır gibi bir şey demeye çalışmıyorum. Yalnızca bu kadar düz öykü yazıp, hayatın içinden meseleleri işleyip çok satıyor olmasının başka bir açıklamasını göremiyorum. Herkesin okuyabileceği kadar basit yazdığı için toplumun geneline yayılabiliyor.

Her ne kadar yozlaşmış biri olsam da bir doktor olarak hiçbir zaman durumdan faydalanmaya çalışmadım… Ama bu seferki şehvet değildi, azgınlık değildi, cinsellik değildi, gerçekten değildi… yoksa bunu itiraf ederdim… sadece bir kibrin efendisi olma hırsıydı… Bir erkek olarak efendi… Size söyledim, sanırım, kibirli, görünürde soğuk kadınların üzerimde büyük bir güç sahibi olduklarını söylemiştim… ve bu sefer, bu sefer, hiçbir beyaz kadınla birlikte olmadan yedi yıldır orada yaşıyor olmam, artık hiçbir kadının bana direnmemesi de buna ekleniyordu… Zira buradaki kızlar, o cıvıl cıvıl, narin hayvancıklar, bir beyaz, bir ‘efendi’ onlara sahip olmak istediğinde saygıdan tir tir titriyorlardı… tevazu içinde eriyip gidiyorlardı, her zaman müsait, her zaman sessiz, kıkırdayan gülmeleriyle insana hizmet etmeye hazırdılar… ama işte tam da bu itaatkârlık, bu kul kölelik insanın zevkini kaçırıyordu… Şimdi anlıyor musunuz, kibir ve nefret dolu, tepeden tırnağa örtülü, ama aynı zamanda etrafa gizem saçan ve eski bir tutkuyla yüklenmiş durumda bir kadın birden karşıma çıktığında… bunun üzerimde nasıl yıkıcı bir etki yaptığını anlıyor musunuz… böyle bir kadın böyle bir erkeğin; böylesine yalnız, aç, kapana kısılmış bir insansı canavarın kafesine pervasızca girdiğinde…

Bu kadar gömdükten sonra öyküye dönebilirim. Az önceki yermelerimin üzerine biraz saçma olacak ama aslında hikayeyi beğendim. Satranç’tan sonra okuduğum en iyi hikayesi olabilir. Temelde iki öykü de birbirine benziyor. Okurken bunu sürekli düşündüm. Bu kötü bir şey değil tabii.

Dönemini konu alan bu öyküde kullandığı dil gerçekçi olsun diye mi yoksa gerçekten kendi düşünceleri olduğu için mi sert, ırkçı ve cinsiyetçiydi emin değilim. Zweig’ın Viyanalılıktan gurur duyduğunu hatta 1.Dünya Savaşı sırasında Fransız arkadaşlarına sizler benim artık düşmanımsınız dediğini biliyorum. Yine de Avrupalı olmayanlara karşı nasıl bir duruşu olduğundan hatırlamıyorum. Eğer bu onun gerçek kişiliği ise tipik bir erken 20.yy Avrupalı erkeği şeklinde yaşadığına kanaat getirebiliriz. Ve bu cidden berbat bir şey. Neyse kişiliğini bir kenara bırakırsak romanın epey akıcı ve kendini okumaya devam ettirdiğini kabul etmek gerek. Çevirinin de iyi olmasından kaynaklanıyor olabilir. Yine de iyi bir eser ve okursanız pişman olmazsınız.

Şimdi anlıyor musunuz… şimdi anlıyor musunuz… neden insanları görmeye dayanamadığımı… gülüşmeleri duymaya… flört etmelerine ve birlikte olmalarına… çünkü altlarında… altlarındaki ambarda, çay balyalarıyla Brezilya kestanelerinin arasında onun tabutu duruyor… oraya gidemiyorum, ambar kilitli… bütün duyularımla biliyorum, her saniye biliyorum… burada vals ve tango yapsalar da… bir yandan da aptalca bu, deniz milyonlarca ölünün üzerinde süzülüyor, ayak basılan her karış toprağın altında bir ölü çürümekte… ama yine de ben katlanamıyorum, katlanamıyorum, maskeli balolar düzenlemelerine ve şehvetle gülmelerine… o ölü, onu hissediyorum ve benden ne istediğini biliyorum… biliyorum, bir görevim daha var… henüz işim bitmedi… henüz onun sırrı kurtarılmış değil… o beni henüz özgür bırakmadı…”

Esere puanım 7/10.

Digital Devil Story: Megami Tensei

Orijinal İsim: デジタル・デビル・ストーリー 女神転生 (Dejitaru Debiru Sutōrī Megami Tensei) (1986)

Yazar: Aya Nishitani

Okuma Tarihi: 26 Kasım 2021 – 17 Aralık 2021

Atlus sayesinde giriştiğim SMT ve Persona dünyalarının ilham aldığı ilk eser olan bu romanı okumayı pek uzun zamandır düşündüğümü söyleyemem. Hatta oyunların çıkışından evvel aynı isimle onlara ilham veren bir romanın varlığını dahi bilmiyordum.

Youtube’a SMT 5 ile alakalı bir video çekmiş olan arkadaşım sayesinde öğrendim bu kitabı. Hazır oyun yeni çıkmışken ve benim de SMT dünyasına karşı ilgim tekrar alevlenmişken bir taraftan da her şeyin başlangıcı olan o kitabı okuyayım dedim. Böylece hemen İngilizce’ye çevrilmiş bir versiyonu var mı diye arşivleri taradım. Neyse ki ilk iki kitabınkini kolaylıkla bulabildim. Üçüncü için ise hala ümidim var. Bir yerlerde karşıma çıkacağına inanıyorum.

Öykümüz Nakajima Akemi isimli okült ve demonoloji ile ilgilenen bilgisayar dahisi bir gencin merkezinde şekilleniyor. Bu genç dostumuz yıllar süren yazılım ve kodlama çalışmaları sayesinde sanal alemde büyü benzeri faaliyetlerde bulunabildiğini fark etmiş. Okulda zorbanın birinden haksız yere dayak yedikten sonra kafayı kırıyor ve başını belaya sokan o iki kişiden intikam almaya yemin ediyor. Eve gider gitmez bilgisayarının başına oturuyor. Kodlama ile sanal ortamda bir şeytan çağırma girişiminde bulunuyor. Ancak kişisel bilgisayarı yazdığı programı çalıştırabilecek güce sahip olmadığından bu yazılımı lisesinin bilgisayar odasında çalıştırmaya karar veriyor. Ertesi gece okul gizlice kalıyor ve serverın bağlı olduğu ana bilgisayarda bu yazılımı yürütüyor. Böylece bir daha önünü alamayacağı bir felaketler silsilesi başlamış oluyor.

Her olayı teker teker anlatmaya epey üşendim. O yüzden buradan sonrasını ikonik anlar ve sevip sevmediklerim üzerinden ilerleteceğim.

Her şeyden önce bahsetmem gerekiyor ki ben romana çok az bir beklenti ile girdim. 80’lerde yazılmış bir bilim kurgu novelı olduğunun farkındayım. Ve edebiyatın kırıntısı dahi bulmayı planlamıyordum. Yine de kitabın Prologue kısmı beni yer yer cringe krizine soktu. Nakajima’nın edgy tavırları ve hiç kimseyi umursamayan halleri beni fena gıcık etmişti. Hele Loki isimli şeytanı çağırma sebebinin kıytırık bir dayak olması da ayrı bir saçmalık. Giriş faslı bittiğinde benim hikayenin ilerisine dair sahip olduğum heyecan neredeyse sıfırlanmıştı. Fakat okumaya devam ettim.

İyi ki de etmişim. Çünkü Yumiko Shirasagi isimli genç kızın hikayeye dahil olması ile birlikte kurgu gerçekten merak ettirici bir serüvene dönüşüyor. Özellikle de beş ana bölümden son üçü o kadar hızlı akıp gitti ki işyerinde dururken akşam olsa da dönüş yolunda Megami Tensei okusam diye düşünür oldum. Kurgu iyi olduğundan falan değildi bu durum. Hikaye gerçekten akıp gidiyordu. Tempoya kapılıp yokuş aşağı yuvarlanıyordum ve bu beni çok mutlu ediyordu.

Izanagi ve Izanami’nin öykü içindeki varlıkları bu korku ve sci-fi odaklı olan eserin mitolojiye kuvvetli bir bağ kurmasını sağlamış. Bu kitabı, Japonların antik öykü ve efsanelerini nasıl modernize ettiklerine dair güzel bir öykü olarak sunabilirim. Son 40-50 yıl içinde böyle bir anlatı geleneği üretmiş olmaları beni gerçekten çok mutlu ediyor.

Kitaba puanım 6.5/10. İkinci kitap olan Warrior of the Demon City’i de ilk fırsatta okumayı planlıyorum.

Bitmeyen Kavga

Orijinal İsim: In Dubious Battle (1936)

Yazar: John Steinbeck

Okuma Tarihi: 11 Kasım 2021 – 4 Aralık 2021

Gerçekten çok uzun bir süre sonra ilk kez Steinbeck romanı okudum. Hatta bunu daha iyi ifade etmek için şöyle bir cümle kurabilirim. Akıl baliğ olduğumdan beri ilk kez bir Steinbeck romanı okudum. Evet bu daha iyi izah etmiştir. Çocukken Fareler ve İnsanlar ile İnci isimli eserlerini okumuştum. İnci epey basit bir kurguya sahip, ders verme niteliği taşıyan bir işti. Ancak Fareler ve İnsanlar’ın derinliğini o dönemki yetilerimle kavrayamamıştım. Bitmeyen Kavga’dan tatmin olarak ayrıldığım için Of Mice and Men’e bir tekrar okuma yapmam gerektiği konusunda ikna oldum.

Açıkçası kitabın hikayesine dair hiçbir bilgim yoktu. Hatta kitabın varlığını bile geçen ay öğrendim. İletişim’den ilk basımı yapılacağına dair bir reklam düştü önüme. Yıllardır Steinbeck okumayan biri olarak bu haber birden ilgimi çekti ve hemen kitabı sepetime ekledim.

Kitabın Kayıp Cennet’ten bir alıntı ile başlıyor olması beni daha birinci dakikada tavladı. Bu eser benim zayıf noktam olabilir. Kim John Milton veya Paradise Lost’a referans verirse benim gözümde 1-0 önde başlıyor demektir. Zaten sonra kitabın İngilizce başlığını gördüm ve isminin dahi Paradise Lost’tan alındığını görünce kitaba daha o an aşık oldum.

Hikaye Jim Nolan isimli sıradan bir gencin odağında şekilleniyor. İşçi bir ailenin ferdi olan Jim, bir gün sokakta dikkatini çeken bir eylemi seyrederken haksız yere polis şiddeti görüp hapsi atılması üzerine ‘Parti’ye gitmeyi kafasına koymuştur. Bu sebeple hapiste yattıktan sonra doğru Parti binasına gider ve başvurusunu yapar. Parti aktivitelerine daha yeni başlamasına rağmen yazı işlerindeki becerisi ve öğrenme kabiliyeti sayesinde Mac Mcleod isimli Parti üyesinin iş ortağı olur. Masabaşı işleri ile uğraşırken birden Kaliforniya’daki meyve bahçelerinde sezonluk işçilerin zor şartlar altında çalıştırıldığının haberini alırlar. Bunun üzerine Parti bir grev organize etmeleri için Mac ve Jim’in bizzat sahaya gönderilmesine karar verir. Böylece olaylar başlar.

Romanın en beğendiğim yanı hiçbir diyalog veya olayın plastik hissettirmiyor oluşuydu. Olayların ciddiyetini bozan bir teatrallik yoktu. Sol propagandası dahi yapılmıyordu, çünkü ihtiyaç kalmıyordu. Grev, o idealleri anlatmak için fazlasıyla yeterli idi. Hiçbir konuda aşırıya kaçıldığını hissetmedim. Bu da kurgunun bende bıraktığı doğallık, gerçek bir öykü olma imgesini kuvvetlendirmeyi başardı.

Bu kitaba dair unutamayacağım sahneler; Mac’in soğuk kanlılıkla kundakçı gencin ağzını burnunu kırması ve sonrasındaki pişmanlığı, London’ın Burke’e karşı öfkesi, Jim’in saçını tarayan kadını gördükten sonra çocukluğunu anımsaması ve Mac’in final konuşması.

Romana puanım 7.5/10. En yakın zamanda Fareler ve İnsanlar ile Gazap Üzümleri’ni de okumayı planlıyorum.

Tatar Çölü

Orijinal İsim: Il deserto dei Tartari (The Tartar Steppe) (1940)

Yazar: Dino Buzzati

Okuma Tarihi: 14 Ekim 2021 – 11 Kasım 2021

Barbarları Beklerken romanını bitirdikten sonra eser hakkındaki yorumları okurken öğrenmiştim Dino Buzzati’nin Tatar Çölü eserini. Coetze’nin ağırlıklı olarak bu romandan ilham aldığını öğrenince kitaba karşı bir ilgim oluştu. Ancak bir yandan da kurgu kalitesinden kuşkuya düştüm. Birbirine yakın temalı iki eserin içerik olarak birbirinden ne kadar farklı düşebileceğini kestirmeye çalıştım. Epey spesifik bir konu olduğu için iki eserin fazla benzer çıkmasından çok korkuyordum ama neyse ki endişelerim boşuna imiş.

Tatar Çölü her şeyden önce kişisel bir öykü. Giovanni Drogo isimli genç bir İtalyan ordusu subayı henüz meslek hayatının başında iken, ülkenin kuzey sınırındaki kimsenin adını bile daha önce duymadığı ıssız Bastiani Kalesi’ne tayin edilir. Kendisine birkaç ay boyunca bu sürgün görevinde yer alması sonrasında istediği vakit tayin isteyebileceği sözü verilir. Drogo da bu imkanının rahatlığı ile kalede yaşadığı sıkıntılara rağmen kendisini herhangi bir gün buradan ayrılabileceği yönünde teskin eder durur. Ancak bilmediği şey bu telkinler sonucu günler, haftalar, aylar ve yıllar gelip geçer.

Tüm meslek hayatını kuzeydeki kurak bozkır toprağı üzerinden bir düşman saldırısı geleceği ümidi içinde geçirir. Bu inancı kendisinden önceki kuşaklar tarafından da paylaşılmaktadır. Esasında bu ülkelerinin işgale uğramasını istemek gibi bir durum değildir. Ömürlerini adadıkları ‘vatanı savunma’ görevini bir hiç uğruna devam ettirmediklerine inanmak istemelerinden kaynaklanmaktır. On yıllar boyu tek bir askeri faaliyet dahi olmamasına rağmen askerler kendi aralarında dedikodu çıkarır. Vakitlerini boşa harcamadıklarına ikna olmak için gerekli olan bir hikaye. Tutunacak bir dala ihtiyaç gerekir. O hikaye de Tatar çölü sayesinde kendiliğinden doğmaktadır.

Döngü içeren kurguları oldum olası sevmişimdir. Bunu ayrı faaliyetleri sürekli tekrar etmek şeklinde değil de vakit geçtikten sonra bir olayın bir başka grup veya birey tarafından uygulanması halinde yorumlanmasını tercih ederim. Bu roman da sevdiğim türden bir paradoks sahnesi içeriyor. Hikayenin başında henüz teğmen olan Drogo’nun yüzbaşı Ortiz ile dağ geçidinde karşılaşması ve bu benzer anın romanın sonlarına doğru teğmen Moro ile artık yüzbaşı olmuş Drogo arasında yaşanması idi. Çok şiirsel bir sahne idi. Böyle anlara hayatın içinde rastlamak da beni hep mutlu etmiştir. Bir diğer aklıma kazınan sahne de Angustina’nın kar fırtınası altında kendi kendine iskambil oynamasıydı. Okurken tüylerim diken diken olmuştu.

Romana puanım 7.5/10. Barbarları Beklerken’den daha çok beğendiğimi söylemeliyim. Giovanni Drogo da kendimi özdeşleştirdiğim roman karakterleri arasına girmiş oldu.

Otranto Şatosu

Orijinal İsim: The Castle of Otranto (1764)

Yazar: Horace Walpole

Okuma Tarihi: 9 Ekim 2021 – 14 Ekim 2021

Romantik dönem yazarlarının hemen hemen hepsi tarafından okunan ve yeri geldikçe bahsi geçirilen bir romandır Otranto Şatosu. Hayranlık duyduğum onca insan tarafından okunmuş ve beğenilmiş olduğu için romanı okuyana değin esere karşı olumlu bir önyargı sahibiydim. Keşke bu kadar pozitif bakıyor olmasaydım.

Roman beni acayip sıktı. Yazar sanki kıyıda köşede kalmış bir Shakespeare trajedisini düz yazıya dökmüş ve roman diye okura sunmuş gibi bir izlenim bıraktı üstümde. Shakespeare de her zaman sıradan, anlaşılması ve takibi kolay kurgular kaleme alırdı. Fakat onun eserlerini etkileyici kılan şey kullandığı süslü dil ve kelime oyunları idi. Bir şiiri düz yazıya dökünce nasıl tüm etkileyiciliğini kaybediyorsa, bu roman da öyle bir hayal kırıklığı yarattı bende.

Nesir türünde kaleme alınmış olması bence Walpole’un en büyük hatası olmuş. Manzume yazılmış olsa bir, bilemedin bir buçuk puan daha üst verilebilirdi. Ancak bu haliyle son derece tatsız bir aristokrasi dramı ve ilkel bir taht mücadelesi okumaktan öteye gitmiyor.

Esere puanım 6.5/10.

Anayurt Oteli

Orijinal İsim: Anayurt Oteli (1973)

Yazar: Yusuf Atılgan

Okuma Tarihi: 26 Eylül 2021 – 9 Ekim 2021

Anayurt Oteli hakkında hep negatif bir izlenimim vardı. Bunun sebebi yakın arkadaşlarımdan birinin kitabı hiç beğenmemiş olması ve epey sıkıldığını belirtmesiydi. Ben genelde insanların eserler hakkındaki düşüncelerini pek dikkate almıyor olsam da bu ifadeler zihnimde bir şekilde yer etmiş.

Ne zaman bu esere dair bir muhabbet geçiyor olsa aklıma hep o donuk ve sıkıcı olduğu yönündeki yorumlar geliyordu. Neyse ki bu yargıları kitabı okumaya başladıktan sonra sürdürmeyi kestim.

Eserin dili bence son derece akıcıydı. Ancak son 15 sayfa hariç. O 15-16 sayfa neden bilmiyorum ama bir türlü bitmek bilmedi. Zebercet’in ailesinin geçmişi ile ilgili hiçbir şey benim ilgimi çekmiyordu. O kısımlar bir rüya sekansı veya Zebercet’in uyanık haldeki bilinçakışını yansıtıyordu, yani sanırım.

Zebercet’in garip mizacı ve güzel bir kadını nasıl saplantı haline getirdiğini aşama aşama gözlemek benim epey hoşuma gitti. Zebercet karakteri üzerinde Freudyen bir bakış da ihmal edilmemeli. Hikayenin başında ağabeyini ziyarete gitmek için otelden ayrılan genç kadının kaldığı oda ile Zebercet’in dünyaya geldiği odanın aynı yer olması ilginç bir yöndü. Kadının geride bıraktığı eşyalara karşı sergilediği saplantılı davranışları ve bu eylemler sırasında zihninden aile fertlerine dair öykülerin gelmesi göz ardı edilemeyecek kadar barizdi.

Romana puanım 7.5/10. Aylak Adam’ı da ilk fırsatta okumayı planlıyorum.

Dune Rahibeler Meclisi

Orijinal İsim: Chapterhouse: Dune (1985)

Yazar: Frank Herbert

Okuma Tarihi: 27 Ağustos 2021 – 5 Ekim 2021

Hayatımın belki de en unutulmaz devri artık son buldu. Dune okumayı sürdürdüğüm bu yaşam evremde finale ulaşmış olmaktan doğru buruk bir sevinç içindeyim. Hikayenin bir devam kitabına daha ihtiyaç duyuyor olması da çekmekte olduğum acıyı bir gömlek daha derin hissettiriyor.

Dune benim için çok özel bir seri oldu. Ekim 2018’de giriş yaptığım bu evren benim fantastik ve bilimkurgu eserlere bakışımı kökünden değiştirdi. Öncesinde okumaya değer bir doğaüstü kurgu bulmakta zorlanıyordum ve bu iki kategoride yazılmış eserlere tepeden bakıyordum. Hatta Lotr hayranlarına karşı duyduğum antipati de bu dönemde körüklenmişti. Dune benim önyargılarımı yerden yere vurup paramparça etti. Bu kadar geç başlamış olmaktan dolayı beni üzüntüye boğmaktan da geri durmadı.

Her ne kadar ilk dört kitabın kusursuza yakın bir iş olduğu konusunda diretiyor olsam da son iki kitabın hakkını da vermek gerektiğini düşünüyorum. Dördüncü kitap ile seviyeyi arşa çıkaran Herbert, beşinci kitapta vitesi aniden düşürmüştü. Bu beni birkaç ay okumaya ara vermeye zorlamış olsa da hikayeye devam ettiğimde yine mutlu bir şekilde ayrılabilmiştim.

Altıncı kitaba yine tanıdık isimlerle başladığımız için yabancılık çekmedim. Lakin eserin sonu bir devam öyküsü olmasını şart koşan bir formatta idi. Haliyle şu an bu cümleleri yazarken romanın bende bıraktığı eksik tadın verdiği üzüntüyü yaşıyorum.

Frank Herbert’ın ömrü yetse yedinci romanı da yazacaktı fakat imkanlar buna el vermedi. Bu yetim kalmış şaheseri Kentaro Miura’nın Berserk adlı manga serisi ile eş görüyorum. İki muazzam ancak tamamlanamayan eser. İki buruk tat. İki gönül yarası… sızlayan ve asla dinlemeyecek olan.

Romana puanım 7.5/10. Kendi içinde anlatmaya başladığı öyküyü tam anlamıyla sonlandırmamış olması, yarıda bölünmüşlük hissi vermesi nedeniyle yarım puan kırıyorum. Duygusal açıdan puanlama gerekirse 8 veririm.

Yaşlı Gemici

Orijinal İsim: The Rime of the Ancient Mariner (1798)

Yazar: Samuel Taylor Coleridge

Okuma Tarihi: 11 Eylül 2021 – 26 Eylül 2021

Romantik dönem yazar ve şairlerine yakın bir ilgim olduğunu defalarca ifade ettim ve fırsat buldukça da etmeye devam edeceğim. O çağın ruhunu anlayabilmek benim edebi dünyadaki en büyük emelim. Okuduğum biyografiler ve anekdotlar ile o figürlerin zihinlerinin içine yolculuk etmek bana modern dönemde yakalayamadığım hisler yaşatıyor.

Yaşlı Gemici veya Yaşlı Gemicinin Şarkısı isimli esere gelecek olursak en başta belirtmek istediğim bir şey var. Bu eser, romantik şairlerin neredeyse hepsi tarafından atıfta bulunulmuş bir yapıttı. John Keats, Lord Byron, William Blake, William Wordsworth, Percy Bysshe Shelley ve daha niceleri hem Coleridge’in şahsı hem de şaheseri The Rime of the Ancient Mariner hakkında bahsetmekten kendilerini asla alıkoyamıyorlardı. Bu sebeple esere karşı ilgim doğmuştu. Lakin okumam epey uzun sürdü.

Coleridge eserleri arasında ilk okuduğum şiir Kubla Khan idi. Bu şiiri Citizen Kane sayesinde öğrenmiştim. Filmde Xanadu sarayı ile Kane’in malikanesi arasında alegori kurması amacıyla alıntı yapılmıştı. Filmin başında bahsi geçer geçmez izlemeye ara verip şiiri okumuştum. Kısa bir şiir olmasına rağmen neden bu kadar bahsi geçtiği ve etki yarattığını tam anlayamamıştım. Yazım öyküsünü okuduğumda ise Coleridge’in kişiliği hakkında ufaktan fikir sahibi olmaya başlamıştım, uyuşturucu bağımlılığı başta olmak üzere. Geçirdiği bir daydream sırasında görmüş olduklarını hızlıca kağıda geçirmeye çalışmış lakin yazım sırasında unutmuş. Şiir de bu nedenle yarım kalmış.

Şiir bir Atlantik keşif gemisinin mürettebatında bulunan yaşlı bir gemicinin, karnını doyurma peşindeki masum bir albatrosun canına kıyması sonrasında ölüm tanrısı tarafından cezalandırılmasını konu alıyor. Gemicinin ağzından anlatılan olaylar sıradan dinleyicilerde hayal ve gerçek arasında ayrım yapamayan kaçık bir adamın sözleri intibası uyandırıyor. Ancak şiirin sonunda gemicinin kendi ağzıyla da ifade ettiği üzere; ihtiyar adam öyküsünü dinleyecek kişileri fark edebildiğini ve anlattığı hikayeyi dinleyenlerin hayatlarına bir daha eskisi gibi devam edemediklerini belirtiyor. Nitekim öyküsünü anlattığı son kişinin de ertesi sabaha daha bilge bir insan olarak uyandığının bilgisini alıyoruz.

Yaşlı Gemici şiiri de çağdaşı olan okurlarına yine bir afyon rüyası izlenimi vermiş olabilir. Ancak şiirin dini ve ahlaki olarak dayandığı temeller, Kubla Khan’dan farklı bir çıkış öyküsüne sahip olduğunu bariz şekilde ortaya koyuyor. Az önce de belirttiğim gibi eserin derinliği ilk bakışta belli olmayabilir. Hikaye üzerinde biraz durduktan sonra bu anlatının okuru neden bu denli etkilediği hakkında zihnimde bir fikir uyandı. Yaptıklarının pişmanlığını taşıyan bir adam, yaşadığı süre boyunca sonu gelmeyen bir ıstırap çeker, ve yüreğinin sızısını dindirmek için yapabildiği tek şey başından geçenleri başkalarına anlatır. Bu bize çok insani bir tavır gibi geliyor. Toplum içinde yaşayan herkesin yaptığı bir davranış. Derdini paylaşabileceğin bir insan bulabilmek vicdanını rahatlatmak için en etkili geçici yoldur. Bu şiir belki de bu yüzden bu kadar etkileyici geliyor bize. Kahramanın bize bu kadar benzemesi okurda farkında olmadan bir yakınlık kurmasını sağlıyor.

Okuduktan sonra kendinizi daha olgun hissettiğiniz eserler olur ya, işte Yaşlı Gemici de benim için o eserlerden biri oldu. Gustave Dore’un çizimleri de tematik etkisi kuvvetlendirmede son derece etkiliydi. Bu edisyonu edinmiş ve okumuş olmaktan son derece mutluyum.

Şeytankaya Tılsımı

Orijinal İsim: Şeytankaya Tılsımı (1889)

Yazar: Ahmet Mithat Efendi

Okuma Tarihi: 22 Temmuz 2021 – 26 Ağustos 2021

Ahmet Mithat’ın elinden çıkmış ve döneminin popüler edebiyatına uygun şekilde yazılmış bir hikaye idi Şeytankaya Tılsımı. Ancak pek de okunmaya değer bir iş olduğunu söylemek mümkün değil.

Yazılma amacı hoş olmadığı için öyküye birkaç eksi puan vererek başlamıştım. Kurgunun çok yüzeysel olduğunu gördüğümde eserin göz ardı edilmesinin daha doğru bir karar olacağına kanaat getirdim. Aynı olayların kırk kat beterinin Anadolu’da görüldüğü bu hikayeyi, Avrupa hayranlığına antitez olması adına yazdığı için Ahmet Mithat’ın çok yanlış bir yola sapmış olduğunu düşündüm. Ancak bu yöntemi yüzünden onu yerden yere vuracak değilim. Benim nezdimde kendisi edebiyat tarihimizin en kıymetli şahsiyetidir. Herkesin kusuru olacağı gibi onun da arada bir böyle basit şeyler yazmasına karşı anlayışlı davranmayı uygun görüyorum.

Esere puanım 5.5/10.

Dolaptan Temaşa

Orijinal İsim: Dolaptan Temaşa (1890)

Yazar: Ahmet Mithat Efendi

Okuma Tarihi: 17 Temmuz 2021 – 21 Ağustos 2021

Ahmet Mithat Efendi bu eserinde 1826 öncesi İstanbul’unda bana yaşanması imkansız gibi görünmeyen bir öykü anlatmaktadır. Eğlenceli olmasına eğlenceli tabii. Ancak eğlencesi kurgunun zekice işlenmiş olması veya yazım dilindeki ustalıktan kaynaklanmıyor. Erken 19. yüzyıl İstanbul’unda insanlar ne içer, nasıl akşam sefası eder üzerine önemli ipuçlarını verdiği için bu kurguyu epey kıymetli bulmaktayım.

Hikayeyi Ahmet Mithat bir arkadaşı vasıtasıyla öğrendiğine dair bir önsöz yazmış. Elbette bunun dönemin tefrika okurlarını kandırmak için olduğunun ayırdındayım. Kurgu olduğunu biliyorum ancak gerçek hayat, çoğu vakit kurgudan daha ilginç meselelere gebe oluyor. Dolayısıyla bu olay o dönemlerde yaşanmış olsa hiç garipsemezdim.

Esere puanım 6/10.