Mançalı Adam #Müzikal

Orijinal Adı: Man of La Mancha

Yazar: Dale Wasserman

Başroller: Suat Arıkan – Çağrı Köktekin

İzlenme Tarihi: 21 Mayıs 2022

Don Pasquale’den sonra fiziksel olarak bir sanatsal faaliyete dahil olmamıştım. Salonda oturup bir temsil seyretmenin verdiği hissi gerçekten özlemişim. Hem de yeni inşa edilmiş olan AKM’yi görmüş oldum. Mimari olarak harika bir iş çıkarılmış.

Oyun Cervantes ile Don Kişot’u harmanlayan bir anlatıya sahip. Hikaye Cervantes’in engizisyon mahkumlarının beklediği bir zindana atılmasıyla başlıyor. Kılığı kıyafeti ile diğer mahkumlar arasında dikkat çeken Cervantes, topluluğun içinde itip kakılmamak için yazmış olduğu öykü yani Don Kişot’u anlatmaya başlar. O anlatırken bir taraftan da mahkumlar kostüm giyer ve hikayedeki karakterleri canlandırır.

Müzikal Türkçe olmasına rağmen şarkılar oldukça iyi bir şekilde çevrilmiş. Bestelenen parçalar da oldukça keyifli ve İspanyol kırsalında geçen bir macerayı buram buram hissettiriyor. Oyundaki tek sıkıntı ya salonun akustiğinden ya da oyunculardan kaynaklı olarak sesin arka sıralara çok ulaşamamasıydı. Şarkıların sözlerini çok net duyamasam da melodileri ile eğlendirmeyi başardılar.

Bu müzikali Don Kişot romanını okuduktan sonra izlemeyi daha çok isterdim. Ancak şu anda izlemiş oldum ve en kısa zamanda orijinal eseri de edinip okumayı planlıyorum.

Oyuna puanım 8/10. Yaklaşık 2.5 saatlik eğlenceli bir müzikaldi. Meraklılarına tavsiye edilir.

Öğrenci Kız

Orijinal İsim: 女生徒 (Joseito) (1939)

Yazar: Osamu Dazai

Okuma Tarihi: 19 Mayıs 2022 – 21 Mayıs 2022

İthaki Yayınları sanırım geçtiğimiz sene Japon Klasikleri serisine başlamıştı. Okumadığım bir sürü Japon edebiyat eseri olduğu için bu serinin zenginleşmesini içtenlikle diledim. Şimdi sayısı +10’u bulan bu seriye başlamak için doğru zaman olduğuna inandım ve geçtiğimiz hafta birkaç kitaplık bir sepet hazırlayıp sipariş verdim.

Öğrenci Kız da bu kitap arasındaydı. Dazai’nin daha önce İnsanlığımı Yitirirken isimli romanını okumuş ve çok beğenmiştim. Aldığım kitaplara göre daha kısa olduğunu da görünce bu eser ile seriye girişmenin iyi olacağına karar verdim ve Fahrenheit 451’i bitirir bitirmez buna geçiş yaptım.

Öykü yaşını tam olarak bilmediğimiz ancak ergenliğini yaşamakta olan, tahminen liseli bir genç kızın başından geçen bir günü konu alıyor. Sabah uyanışıyla başlayıp, gece başını yastığa dayayıp uykuya dalana değin yaşamına şahitlik ediyoruz. Gün içerisinde gördüğü nesneler, denk geldiği olaylar ve konuştuğu insanlara dair düşüncelerini ve duygularını paylaşan bu genç kız, büyümenin getirdiği iç sıkıntılarını da bu çevreye getirdiği yorumları baharatlandırmak için kullanıyor.

Holden Caulfield tadı aldığımız bu genç kızda çağın dayattığı saygı kurallarına, ergin yaşın getirdiği yetersizliklere ve kendi gücünün ötesinde gerçekleşen olaylara karşı sessiz isyanı görmekteyiz. Pasif agresif bir tavırla okuruna konuşan bu kızın sergilediği çaresizlik ve karamsarlığı bana dokunmayı başardı. Zihninde geçen düşünceleri o kadar dolaysız ve akıcı idi ki kendimi o kız gibi hissettim, aynı hisleri yaşadım.

Esere puanım 6.5/10. Daha uzun olsa Çavdar Tarlasında Çocuklar ile kıyaslanabilecek ağırlıkta bir romana dönüştürülebilirdi. Ancak bu haliyle gösterişsiz ama kıymetli bir öykü olarak değerlendirdim.

Fahrenheit 451

Orijinal İsim: Fahrenheit 451 (1953)

Yazar: Ray Bradbury

Okuma Tarihi: 29 Nisan 2022 – 19 Mayıs 2022

Sanırım benim için her söyledikleri doğru. Hiç arkadaşım yok. Bunun da benim anormal olduğumu kanıtladığı varsayılıyor. Fakat tanıdığım herkes bağırıyor vahşiler gibi, dans ediyor ya da birbirini dövüyor. Dikkat ettin mi, bugünlerde insanlar birbirlerini nasıl incitiyorlar?

Geçen ay Ray Bradbury tarafından yazılmış Mars is Heaven isimli kısa öyküyü keşfettim. Karşılaştıkları olaya duygusal tepki veren bir uzay mekiği mürettebatını aklın yoluna çekmeye çalışan bir kaptanın Mars’ta geçen bir günlerini konu alıyordu. Öykünün Odysseia’daki Helios’un kıymetli koyunlarına el uzatan mürettebatın Zeus tarafından cezalandırılmasını anımsatan bir gidişatı olsa da kurgu, okurunu daha duygusal bir yerden vuruyor: Anılardan. Yazıyı tamamen Mars is Heaven odağına çevirmek istemiyorum ancak bu öyküyü neden beğendiğimi kısaca açıklamak istedim. Bunu okuduktan sonra da Bradbury’nin şaheseri olan Fahrenheit’ı da okumanın zamanı geldi diye düşündüm ve okumaya giriştim.

Fahrenheit 451 aslında beklediğim kadar sıkıcı olmayan bir kitaptı. Distopya türünden eserlere pek gönül verebildiğim söylenemez. Bu sebeple okurken epey zorlanacağımı, hatta uykuya dalacağımı düşünüyordum. Neyse ki böyle olmadı. 20 gün kadar bir sürede kitabı bitirebildim. Peki Fahrenheit 451 gerçekten okumaya değer bir kitap mı?

“Geçen gece, son on yıldır kullandığım gazyağını düşündüm. Ve kitapları düşündüm İlk kez anladım ki bütün kitapların arkasında bir insan vardı. Her birini bir insan düşünüp yaratmıştı. Bir insan onları kâğıda dökmek için günlerini veriyordu. Ben bunları düşünmeyi bile daha önce asla düşünmemiştim.”

Bu sorunun cevabını direkt veremiyorum. Çünkü hislerim biraz karışık. Öncelikle hikayedeki betimlemeler çok zayıf durumda. Yani okuduğumuz öykü gelecek bir zamanda mı geçiyor, yoksa alternatif bir 50li yıllar ABD’sinde mi tam emin olamıyor insan. Dünyanın nasıl göründüğünü bilemezken çoğu öğeyi zihnimde bir yere oturtmakta zorlandı.

Hikayenin merkezinde bulunan eylemi kurgularken Bradbury çok büyük ihtimalle Nazilerin kitap yakma faaliyetlerine gönderme yapması için seçmişti. Bunu direkt kendi ağzıyla söylüyor mu bilmiyorum ama dönem olarak yakınlar ve işlem oldukça benzer. Bunu fark etmek için alim olmaya gerek yok sanırım.

“Eğer bunun denemeye değer bir plan olacağını düşünüyorsan, bunun işe yaracağını bana söylemeni istiyorum.”
“Böyle şeyleri garanti edemezsin! Ne de olsa, ihtiyacımız olan bütün kitaplar elimizde olsa bile, en yüksek uçurumu bulup atlamakta ısrar ediyoruz. Fakat bir molaya ihtiyacımız var. Bizim bilgiye ihtiyacımız var. Belki bin yıl içinde atlamak için daha küçük uçurumlar seçeriz. Kitaplar bize ne tür eşekler ve aptallar olduğumuzu hatırlatmak içindir. Kitaplar, tören alayı büyük bir gürültü içinde caddede ilerlerken, Sezar’ın kulağına, ‘Unutma, Sezar, sen de ölümlüsün,’ diyen pretoryen muhafızlarıdır. Çoğumuz dünyayı dolaşıp herkesle tanışamayız, bütün şehirleri göremeyiz. Bunun için zamanımız, paramız ve bu kadar çok arkadaşımız yoktur. Aradığın şeyler, Montag, dünyada, fakat vasat bir insan için onların yüzde doksan dokuzunu görmenin yolu kitaplardan geçer. Garanti isteme. İnsan, makine veya kütüphane gibi herhangi bir şeyde saklanabileceğini sanma. Kendi kırıntılarını kurtar ve eğer boğulursan, en azından sahile doğru yüzerken boğulduğunu bil.”

Guy Montag isimli ana karakterimizin içinde bulunduğu sistemi sorgulamaya başlamasının kendisine karahindiba uzatan bir kız ile başlamış olması beni bir okur olarak yeterince inandıramadı. Çünkü bayağı bayağı itfaiyecilik yapan bir adamı eyleminden döndürüp hükümetin karşısına getiren bir noktanın böyle basit olması bir komik. Bugüne kadar kaç yüz ev yakmıştır kim bilir ve daha şimdi mi eylemini sorgulamak dank etti Montag! Neyse bu adımı bir şekilde yuttum ve okumaya devam ettim.

Montag’ın hayatındaki diğer büyük kırılım da evindeki kitapları teslim etmeyen yaşlı bir kadının itfaiyeci ateşinde cayır cayır yanarak hayatını kaybetmesi oldu. O andan itibaren Montag kitapların gerçekten yaşamını feda edecek kadar kıymetli bir şey olup olmadığını merak etmeye başlıyor. Böylece yakmaya gittiği evlerden birer ikişer kitap çalıp evinde okumaya başlıyor. Merakı ileri gidiyor ve Faber isimli bir profesör ile iletişime geçiyor. Bu noktadan sonra Montag’ın zihni itfaiye şefi Beatty ile Profesör Faber’in iradesi arasındaki bir iktidar savaşına yer veriyor.

Sen şehre ne verdin Montag?
Küller.
Diğerleri birbirine ne verdi?
Hiçlik.

Öyküde kurulan dünyanın cevapsız bıraktığı onlarca soru mevcut. Bunca kitap yakılıyor ama bir şekilde de insanlar bunları ele geçirebiliyor. Peki oldu da hükümetin elinden kaçırdığı insanlar var bunlar tam olarak ne yapıyorlar? Hikayenin sonlarına doğru karşılaştığımız yabanda yaşayan kitap hatipleri bu soruyu cevaplıyor. Bu ormanda geçen sahnelerde çok kritik konuşmalar yapılıyor.

Burada kitaplar kutsallaştırılan bir obje gibi anlatılsa da bu eseri fiziksel olarak değil de zihinlerinde taşıyor olmaları ile birlikte çok hoşuma giden bir detay yazar tarafından hediye edilmiş oluyor. Kitapların fiziksel formu ile ilgilenmek yerine bilginin muhafazasının sağlanmasına ehemmiyet verilmiş. Her bir kaçak bir kitaptan veya bir bölümden sorumlu tutulmuş ve onu ezberleyip özümseyerek zihinlerinde taşımaya karar vermişler. İsa’nın havarilerinin diyar diyar dolaşıp onun öğretilerini ve hayatını insanlara anlatmasına benzer bir duruma benzerlik yaratıyor. Ki Bradbury de bunu fark edip Granger isimli kaçağın ağzından “Luka burada, Matta şurada…” tarzı bir cümle sarf ederek son noktayı koyuyor.

“Bir şeyi kafanızdan çıkarmayın. Sizler önemli değilsiniz. Siz hiçbir şey değilsiniz. Bir gün taşıdığımız yük birine yardımcı olabilir. Fakat uzun süre önce, elimizde kitaplar olduğu zaman bile, onlardan çıkardığımız şeyleri kullanmadık. Ölülere sövmeye devam ettik. Bizden önce ölmüş zavallıların mezarlarına tükürmeye devam ettik. Önümüzdeki hafta, önümüzdeki ay, önümüzdeki yıl, bir sürü yalnız insanla karşılaşacağız. Bize ne yaptığımızı sordukları zaman onlara, hatırladığımızı söyleyebilirsiniz. İşte uzun vadede kazançlı olacağımız nokta burası. Bir gün, o kadar çok şey hatırlayacağız ki, tarihin en büyük buharlı kazı makinesini yaparak bütün zamanların en büyük mezarını kazıp, savaşı içine ittikten sonra üstünü örteceğiz. Gelin artık, öncelikle bir ayna fabrikası kurmaya ve gelecek yıl boyunca sadece ayna imal ederek onlara uzun uzun bakmaya gidiyoruz.”

Esere puanım 7/10. Bir distopya eseri için yine oldukça ilgi çekici bir ilerleyişi vardı. Özellikle final bölümü ile kendini bana sevdirmeyi başardı.

Jujutsu Kaisen 0

Orijinal Adı: Gekijouban Jujutsu Kaisen 0 (2021)

Türü: Shounen – Action – Fantastik – Okul

Stüdyo: MAPPA

İzlenme Tarihi: 15 Mayıs 2022

Bu filmi duyurulduğu günden beri merakla bekliyordum. Bu beklentilerimin üzerine bir de manganın günceline ulaşmam ve Yuuta Okkotsu’nun favori karakterim haline gelmesi eklenince yerimde duramaz hale geldim.

13 Mayıs’ta Türkiye’de gösterime giren filmi, vizyona girmesinin iki gün ertesinde iki eski kulüp arkadaşımla birlikte izledim. Her genel anime-manga sohbeti hem de Kimetsu no Yaiba ve Jujutsu Kaisen muhabbeti ettik. Böylece güzel bir sosyal aktivite de gerçekleştirmiş oldum.

Bunları bir kenara bırakıp filme geliyorum şimdi. Film ana serinin öyküsünün öncesinde geçiyor ve ana karakter olarak İtadori Yuuji yerine Yuuta Okkotsu’yu seyrediyoruz. Hikaye sanırım ana serinin bir sene öncesinde geçiyor. Geto Suguru’nun Yuuta’nın yanında bulunan Rika isimli laneti elde etme çabasına odaklanan bir olay örgüsü takip ediyoruz. Manganın güncelinde olduğum için ileriye referans veren detayları ve karakterleri bu filmde görmek beni son derece mutlu etti.

Filmin animasyon kalitesi tam da MAPPA’dan bekleneceği üzere harikaydı. Hem dövüşlerin akıcılığı, hem de müziklerin aşırı gaz parçalardan oluşması filmin son yarısından aldığım keyfi zirveye taşıdı.

Ancak filme dair tek şikayetim ilk yarısının ya da daha doğru söylemek gerekirse Yuuta ile Maki’nin ortak göreve çıktığı okul kısmına kadar hikayenin çok ağır ilerliyor oluşuydu. İlk 10-15 dakikayı izlerken “ya acaba zorlama bir hikaye anlatıp serinin popüleritesinden ucuz ekmek yemeye mi çalışıyorlar” diye düşünüyordum ki sonra işler değişti.

Evde kendi bilgisayarımdan izliyor olsaydım Yuuta’nın son dövüşteki her pozunun ekran görüntüsünü alırdım muhtemelen. Aşırı karizmatik duruyordu.

Filme puanım 9/10. Umarım animenin ikinci sezonu gelir de şu Shinjuku Faciası’nın gerilimini iliklerimizde hissederiz.

Yowamushi Pedal: New Generation

Seri Çıkış Tarihi: 10 Ocak 2017 – 27 Haziran 2017

Türü: Shounen – Spor

Bölüm Sayısı: 25

İzlenme Tarihi: 10 Ocak 2017 – 11 Mayıs 2022

Yowamushi Pedal benim en sevdiğim spor animesi serisidir. Bu kişisel bilgiye daha önce yazdığım spor türündeki animelerin inceleme yazılarında da yer vermiştim. Her ne kadar ölüp bittiğim, karakterlerine aşık olduğum, mücadeleleriyle hırslanıp hüzünlendiğim bir yapım olsa da ben bu seriyi 13 Nisan 2017 tarihinde çıkan 14. bölümden sonra izlemeye devam etmedim. Sebebi de 2017-2019 arasında anime izlemeyi bırakmış olmamdı.

Yowamushi Pedal’ı ne kadar sevsem de bir yerden sonra devam edecek gücü bulamadım kendimde. Bu yüzden de sırf laf olsun diye, izlemiş olmak için izlemek yerine seriye ara vermeyi tercih ettim. Ediş o ediş. 5 senedir bu seri benim MAL listemin watching sekmesinde gözüküyordu. Bu senenin sonunda 5. sezonu geleceğini haber aldığımdan beri Pedal’a dönmek için fırsat kolluyordum. Jigokuraku mangasını bitirdikten sonra telefona bir anime atmaya karar verdim. İşte tam o anda doğru seçimi yaptım ve Yowamushi Pedal 3. sezonunun tüm bölümlerini indirdim.

Seriyi yarım bırakmış olsam da olayların nerede kaldığı hatırlayamıyordum. Bu yüzden de zaten sevdiğim bir seri olmasını bahane ederek 3. sezona sıfırdan başladım. İyi ki de öyle yapmışım. Karakter dramaları ve background öykülerine dair iyi bir hatırlatma oldu.

Bu sezonun hikayesinde Onoda, İmaizumi ve Naruko, okudukları Sohoku lisesinde 2. senelerine başlıyorlar. İlk iki sezondaki senpailerimiz 3. sınıf öğrencileri Makishima, Kinjou ve Todokoro bu sezon ile birlikte okuldan mezun oluyorlar. Kinjou’nun yerine takım kaptanı geçen sene 2. sınıf olan Teshima oluyor. Sohoku’nun meşhur 1000 kmlik maraton kampında Koga ile takım kaptanlığı için mücadele eden Teshima nihayetinde bu ünvana layık olduğunu kanıtlıyor.

Interhigh maratonu başladığında Onoda’nın 1 numaralı bandı taşıması nedeniyle baskı altında kalması önemli bir olaydı. Sırf bir yarış kazandı diye Onoda gibi içine kapanık ve utangaç bir çocuğun birden aslan kesilmesini görmek garip olurdu. Rakiplerin ona özel stratejiler geliştirmiş olması da hikayenin baharatı oldu. Her yarış gününün böyle olaylı geçiyor olması bu seriyi benim için çok özel kılıyor.

Yarışın ilk günü tamamlanmadan sezon final veriyor. O dönem güncel izliyor olsam 4. sezon için bir sene beklemek acayip koyardı herhalde. Neyse ki şimdi sakin sakin izliyorum da seriden aldığım keyfi maksimumda yaşayabiliyorum.

İlk günün sprint ve climb yarışını Hakone kazanmış olsa da final çizgisi henüz geçilmediği için devamında neler yaşandığını henüz bilemiyorum. Hikaye sezon içinde tamamlanamamış olsa da tırmanış yarışı çok hoşuma gitti. Teshima ilk iki sezonda yeterince ekran süresine sahip olmadığı için hakkında net bir fikrim olmamıştı ama şu anki haliyle serideki favori karakterim olmayı başardı. Çizgiye ulaşmak için canını dişine takıp mücadele ederken Manami için beklemiş olması ve onurlu bir mağlubiyet alması beni çok etkiledi. Böyle buruk mutluluklar yaşamaya bayılıyorum.

Sezona puanım 9/10. Normalde 10 puan verirdim ancak yarışı bitirmeden final verdikleri için kendi içinde bir bütün olarak değerlendiremiyorum. O yüzden bir puan kırdım. Yoksa başka özel bir sebebi yok. Harika bir spor animesi.

Suikoden

İlk piyasaya sürülme tarihi: 15 Aralık 1995

Geliştirici: Konami Computer Entertainment Tokyo

Tür: RPG

Platform: PS

Oynama Tarihi: 2 Nisan 2022 – 3 Mayıs 2022

Suikoden yaklaşık 26 saatlik bir oynanışın sonunda 61 seviyeye ulaşan bir Tir McDohl ile final verdi.

Suikoden serisi çok çok çok uzun bir süredir başlamayı istediğim bir oyun serisiydi. Yeni oyunlarının çıkmaması nedeniyle ölü bir franchise a dönüşmüş olsa da hep bir yolunu bulup bana kendini hatırlatmayı başarıyordu. Benim de yakın zamanda bir JRPG açlığım kabardı. Yarım bıraktığım SMT 3 ve FF 5’e mi devam etsem yoksa Persona 3 FES’e mi başlasam diye düşünürken neden Suikoden’e girmiyorum ki dedim. Böylece ilk oyuna atlamış bulundum.

Playstation 1’e denk gelen video oyun konsollarının 5. nesli gerçekten de oyun sektörünün 4. nesil ile açtığı büyük kapıyı genişletip sahip oldukları daha yüksek grafikler ile hikaye anlatıcılığında neleri daha iyi yapabileceklerini aramış ve çözümlerini ortaya sunmuşlar. Her ne kadar PS2 jenerasyonunu daha kuvvetli yaşamış olsam da PS1 oyunları hep ilgimi çeken bir unsur olmayı sürdürmüştür.

Suikoden esasında Çin’in 4 büyük edebiyat eserinden biri olan Outlaws of the Marsh (Water Margin)’ın oyun dünyasına uyarlanmış halidir. Diğer üç klasik de Romance of the Three Kingdom, Journey to the West ve Dream of the Red Chamber’dır. Orijinal eseri okumadığım için oyunun edebiyat eseri ile ne kadar alakalı olduğuna dair bir fikre sahip değilim. Ancak yapımcılara sadece fikir aşılamış olsa dahi bu durum eserin ne kadar önemli bir kültürel değer olduğunu ispatlar.

Hikayemiz Tir McDohl isimli bir gencin başından geçenleri konu alıyor. Babası Teo McDohl, Scarlet Moon Empire’da görev yapan Beş Büyük Generalden biridir. Onun da büyük bir komutan olması için uğraşan Teo, oğlunu ordunun alt kademeli komutanlarından birinin himayesine sokar. Birkaç basit göreve gönderilen Tir ile arkadaşları Cleo, Ted, Pahn ve Gremio imparatorluk içinde dönen kirli oyunlara şahitlik etmeye başlarlar. Ülke içindeki yozlaşmışlık, gücü kötüye kullanma ve haksızlıklar karşısında rahatsız olan Tir ve arkadaşları bir gün ordu mensupları tarafından baskın yemeleri ve dostlarından birini kaybetmelerinin ardından imparatorluğa karşı organize olan Liberation Army’ye katılırlar. Çeşitli yaşanan olay ve çarpışmanın sonunda Tir bu isyan ordusunun başına geçer ve Toran Gölü’nün ortasındaki terkedilmiş bir kaleyi içindeki canavarlardan arındırarak liderlik ettiği oluşumun gizli karargahı haline getirir. Böylece imparatorluğa karşı mücadele günden güne güçlenerek büyür.

Oyun mekaniksel açıdan sıradan bir JRPG derinliğine sahip diyebilirim. Dövüşlerimize baharat katan tek özellik karakterlerin taşıdığı crystallerdir. Sayısı yanlış hatırlamıyorsam 28’i bulan bu crystallerin her biri onu taşıyan karaktere farklı bir yetenek sergileme şansı tanıyor. Water Crystal’in heal özelliği olması, Lightning Crystal’in tekli veya çok sayıdaki düşmana hasar verebilmesi gibi yetenekler sayılabilir. Tabii bazı crystaller çok sıradan özelliklere sahip olsa da ana karakterimiz Tir’in Ted’den miras aldığı Soul Eater kristali hem animasyon hem de dövüş gücü açısından oyuncuyu tatmin ediyor.

Kristallere ek olarak karakterlerin taşıdıkları silahlara eklenebilen rune pieceler mevcut durumda. Bu runeler ile kritik hasar oranı veya can yenileme gibi çeşitli passive özellikler elde edilebiliyor. Böylece oyunun hızlı saldırı seçeneği olan Free Will seçilmiş olsa dahi tek düzeliği kıran bir manzara sergilenebiliyor. Ancak oyundaki sayılarının kısıtlı olması veya zor bulunması nedeniyle hiçbir karakterin silahına iki parçadan fazla rune takamadım.

Oyunun sanat tasarımı beni kendisine aşık etti. Ben bu kadar canlı renklere sahip olan bir oyunla karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim. Kendimi Akira Toriyama’nın renk paletine sahip bir oyun içinde buldum. Ve bu beni hiç beklemediğim kadar mutlu etti. Devam oyunlarında da bu çizim stili ve renk seçimlerini devam ettirmişler mi bilmiyorum ama umarım öyle yapmışlardır.

Müziklere gelecek olursak birkaç parça var ki gerçekten aklıma kazınmış olabilirler. Genel olarak oldukça keyifli ve atmosfere uyumlu besteler olduğunu söylemem gerekiyor. Composer olarak görevlendirilmiş Miki Higashino hanımın ellerinden öpüyorum. Bazı duygusal parçalarda kalbimden bir parça bıraktım.

Oyunda beni şaşırtan en önemli unsur da çoğu sevdiğim karakterin hikaye içerisinde ölümüne tanık olmuş olmamdı. Yani özellikle benim sevebilme potansiyelim olan karakterler listelenmiş ve tek tek üzeri çizilmiş gibi bir his aldım. Ana kadro içinde sevdiğim herkes ilginç bir şekilde hayatını kaybetti veya meçhule doğru yol aldı. Yan karakterler arasında en sevdiklerim; Kirkis, Sylvina, Valeria, Kuromimi, Kage, Hix ve Ronnie oldu.

Esere puanım 8.5/10. Ben 1995 yılında yapılıp da bir oyuncuya bu kadar zengin bir içerik ve keşfetme imkanı veren bir oyun ile karşılaşabileceğimi hiç düşünmezdim. Beni şaşırtmayı ve büyülemeyi başardı. Suikoden en sevdiğim oyun serilerinden biri olma yolunda önemli bir adım attı.

Yaşamın Kıyısında

Orijinal Adı: Manchester by the Sea (2016)

Yönetmen: Kenneth Lonergan

Türü: Drama

İzlenme Tarihi: 1 Mayıs 2022

Bu film ile nasıl karşılaştığımı hatırlayamıyorum. Ancak öneren kişi filmin konusunun ölüm travmasını atlatmakla alakalı olduğunu söylemişti. Bu yüzden de duygusal olarak kırılgan olduğum bir dönemde izleyip ağlama planı yaparak filmi listeme almıştım.

Lee Chandler isimli bir adamın abisini kaybettiği haberi üzerine yaşadığı yer olan Boston’dan memleketine dönüşü ile başlıyor. Patrick isimli 16 yaşındaki yeğeninin yasal vasisi olması ile gelişen olaylar kardeşinin ölümünü mental olarak atlatmaya çalışan Lee’nin geçmişte çocuklarını kaybetmesine sebep olan kazanın da etkilerinden kurtulma mücadelesi ile devam ediyor.

Filmde canımı sıkan tek bir mesele vardı o da Patrick’in babasının ölümünü gerçekten zerre umursamamış olması. Hani uzak olup ayrı evlerde yaşıyor olsalar tamam belki diyeceğim ama annesi ile babası ayrıldıktan sonra babası ile büyümüş olan bir çocuğun bu kaybına biraz daha duygusal yaklaşmasını beklerdim. Sürekli kız arkadaş peşinde koşturması gerçekten sinirimi bozdu.

Lee karakterinin film boyu devam eden donuk ve depresif modunu abartı bulmak yerine epey gerçekçi buldum. Açıkçası bu adamın kayıplarını ben yaşamış olsam hayatıma daha iyi bir şekilde devam edebileceğimi zannetmiyorum. Ani sinir krizleri ile öfkesini boşaltması da tam da böyle bir karakterin sergileyeceği hareket diye yorumladım.

İsminde Manchester geçtiği için de İngiliz yapımı bir film olduğunu düşünmüştüm. Britanya’nın dağı, taşı, denizinde geçen bir drama filmi izleyeceğim diye düşünürken filmin geçtiği mekanın Manchester-by-the-sea ismini taşıyan bir ABD kasabası olduğunu öğrendim. Bu beni ufak bir üzse de çok da takılmadım. Filmin melankolik havasına eşlik eden harika Massachusetts manzaraları seyretmiş oldum.

Filme puanım 8/10. Beni yeterince duygulandıramamış olmasından dolayı bir tık puan kırdım ancak işi ajitasyona döküp melodrama kasmamış olmaları da yine hoşuma giden bir özellik oldu.

Turfanda Mı Yoksa Turfa Mı?

Orijinal İsim: Turfanda Mı Yoksa Turfa Mı? (1892)

Yazar: Mizancı Murat

Okuma Tarihi: 26 Mart 2022 – 29 Nisan 2022

Bu romanı neden ve niçin aldığımı hatırlamıyorum. Ancak aldıktan sonra arka kapağını okudum ve kitabın yazıldığı döneme büyük eleştiriler getiren bir eser olduğuna kendimi ikna ettim. Ana karakterin Avrupada tahsil görmüş biri olması, Osmanlıdaki sosyal yapıyı elestirmesine neden olacak diye beklemiştim. Ancak öyle olmadı.

Roman neye odaklanmak istediğine karar verememiş. Osmanlı toplum düzenini eleştiren Cezayirli Mansur isimli bir karakterin çevresinde şekillenen öyküye tanık oluyoruz. Memuriyet hayatında gerçekleşen usulsüzlükler ve işgüzarlıkları çatır çatır döktüğü bir sahneye denk gelince kitabı geri kalanına dair büyük bir beklentiye girdim.

Ancak sonra hiçbir önemi olmamasına rağmen hikayenin %70’inde Mansur ile Zehra’nın arasında cinsel gerilimi takip edip durduk. Epi topu bir bölüm kadar revizyonist bir Mansur görmemize rağmen neredeyse 10 bölüm aptal aptal dramalara bulaşan pembe dizi karakteri olmuş bir Mansur ile devam ettik.

Hikâyenin sondan iki bölüm önce bir Agatha Christie romanı havasına bürünmesi ve sonra yine vatan millet sevdasına tutulan Mansur ile ilerlemesi ağzımda kötü bir tat bıraktı.

Murat Bey’ın ilk romanı mı emin değilim ama eserin tamamına bir olmamışlık hakim diyebilirim. Çok saçma meselelere bölümler harcayıp okurunu bıktırıyor.

Esere puanım 6/10.

Ronin

İlk piyasaya sürülme tarihi: 30 Haziran 2015

Geliştirici: Tomasz Wacławek

Tür: Action – Platform

Platform: PC

Oynama Tarihi: 24 Nisan 2022 – 28 Nisan 2022

Ronin, Steam oyun sayacına göre 6 saat 48 dakikalık bir oynanış sonunda final verdi.

Bu oyunu çok uzun zamandır biliyordum ancak ikisini de oynamadığım için oynanışı Akane ile karıştırıp duruyordum. İki oyundan da bir Hotline Miami performansı beklentisine girmiştim. Ancak Ronin’in turn based mekaniğini kullanan gizlilik soslu bir aksiyon oyunu olması beni yine de mutlu etti.

Super Meat Boy gibi oyunların bağımlılık yapıcı bir sistemi vardır. Bu tip oyunlarda çabuk ölürsünüz ve hızlıca tekrar dirilip aynı engeli geçmeye çalışırsınız. Ben bu oyun mantığından çok haz eden biri değilim. Vaktimin boşa gittiğini hissettiğimde o oyunu oynamayı bırakırım.

Ronin ve Hotline Miami’de ortak olarak bulunan bir özellik var ki ben onları bitirinceye değin oynamayı başarabildim. Bu kritik özellik de oyunun atmosferi. Dövüş mekanikleri ile müziğin uyumluluğu dahi bu atmosferi yaratabilen ya da bozabilen unsurlardır. Ve bahsettiğim bu iki oyun bunları tam kararında yapabiliyor.

Yapımın biraz daha uzun olmasını ve bölüm arasında karşımıza çıkan fotoğraftaki tüm şahıslarla birer birer karşılaşalım isterdim. Böylece hikaye de tam sonuca bağlanmamış oluyor. Yine de bu oyunun derdi bir hikaye anlatmak değil. O işin sadece bahanesi. Esas mesele oynanıştaydı ki o da gerçekten sürükleyiciydi.

Oyuna puanım 7/10. İleride bir devam oyunu gelmesini ve bu mekaniklerin üzerine birkaç yetenek daha ekleyerek oynanışı çeşitlendirmesini çok isterim.

Tekken 7

İlk piyasaya sürülme tarihi: 2 Haziran 2017

Geliştirici: Bandai Namco Studios

Tür: Fighting

Platform: PC

Oynama Tarihi: 16 Mayıs 2021 – 24 Nisan 2022

Tekken 7 ana hikayesi yaklaşık 4 saatlik bir oynanışın sonunda final verdi. Online müsabakalar ve single modlarda geçirdiğim vakti de dahil edersek totalde 9 saat 7 dakika 28 saniyelik bir süre geçirmişim.

Benim Tekken ile yıldızım bir türlü barışmadı. Çocukken en çok Street Fighter’ı severdim, çizim stili ve oynanış olarak her dönem favorim olmuştur. Mortal Kombat’a düşkünlüğüm ortaokul öğrencisi olarak ergenliğimin başlangıcında tavan yapmıştı. O zamanlar Mortal Kombat Armageddon’u arkadaşımın PS2’sinde saatlerce oynar dururduk. King of Fighters ile tanışıklığım da Metal Slug oynamak için kullandığım NeoGeo emulatöründe başka neler varmış diye bakarken olmuştu.

Tekken ile çocukluktan kalma bir anım olduğunu hatırlamıyorum. İnternet kafelerde de denk geldiğimi hatırlamıyorum. Herhalde ilk oynayışım lisedeki sınıf bilgisayarına kurduğumuz Tekken 3 ile gerçekleşti. Sonrasında amcamın PS3’ünde Tekken 6 oynamış ve Azazel bossu yüzünden oyuna nefret beslemiştim.

Tekken benim kafamda hep keyifsiz bir tecrübesi sunan dövüş oyunu olarak yer etti. Bu yüzden de biraz önce saydığım üç dövüş oyunundan da daha az seviyorum kendisini. Hiçbir zaman çok iyi mücadele eden usta bir dövüş oyuncusu olmadım. Yine de dövüş oyunu oynamayı severim çünkü bu oyunlardaki karakter çeşitliliği ve animasyon akıcılığı beni daima eğlendirir. Street Fighter, King of Fighters, Guilty Gear, Blazblue ve Mortal Kombat beni kötü oynasam dahi bir şekilde eğlendirmeyi başarırdı. Ancak Tekken hep kaos ve rastgele tuşlara basarak oynadığım bir oyun oldu. Dövüşü kazansam dahi keyif alamazdım. Bu hissi Tekken 7’de de aşamadım ne yazık ki.

Tekken 7’nin hikayesi öncekilerden farklı değildi. Hala Heihachi ve Kazuya’nın baba-oğul kavgası sürüyor. Jin bir yerlerde şeytan gücünü uyandırıyor. G Corps ve Mashima Zaibatsu birbirinin boğazına sarılmış halde dünyanın dört bir köşesinde birbiriyle çarpışıyor. Böyle aşırı sıradan şekilde devam ediyor. Ama bu oyundaki sinematikler ve diyaloglar akarken birden dövüş kontrollerine geçilmesi oldukça iyi optimize edilmişti. Hikaye modunun en başında dövüşe ne ara geçildiğini kestiremediğim çok oluyordu. Bu çoğu oyuncuyu mutlu edecek bir görsel kalite düzeyidir. Ben de takdir etmekten geri kalmadım.

Tekken’de oynamaktan keyif aldığım sadece üç karakter vardı benim: Law, Hwoarang ve Eddy. Bu oyunda ise dövüşünden keyif aldığım birkaç karakter daha oldu. Onlar da Kazumi, Lucky Chloe ve Lili idi. Tekken 7 istatistiklerime göz gezdirdiğimde ise en çok oynadığım iki karakterin Hwoarang ile Kazumi olduğunu gördüm.

Oyunun hikayesine puan vermek istemiyorum. Genel olarak oynanış ve mekaniklerin akıcılığını değerlendiriyorum. Tekken 7 bir dövüş oyunu olarak benim gözümde 7/10 puana sahip bir yapım.