Grid Legends hikaye modunun ilk sezonu yaklaşık 5 saatlik bir oynanışın sonunda final verdi.
Büyük bir yarış oyunu tutkunu olmamama rağmen arcade racing gördüğüm zaman denemekten kendimi alıkoyamıyorum. Çubuğu sağa kaydırınca sağa, sola kaydırınca sola giden arabaları sürmek hoşuma gidiyor. Öyle gerçekçi yapacağız diye arka tekeri kaydırıp bariyerlere girdiğim yarış oyunlarına denk gelince anksiyetem baş gösteriyor. Koşarak o oyundan uzaklaşıyorum.
Grid Legends da benim arcade ihtiyaçlarımı karşılayan mekaniklere sahip keyifli ve ortalama bir deneyim yaşatan bir oyundu. Drive to Survive adlı Formula 1 docudrama dizisinden esinlenerek oluşturdukları bir hikaye modu da koymuşlar.
Sezon paketleri halinde satışa çıkardıkları altı yarış döneminden sadece ilki bedava olarak oyunculara sunulmuş. Otuz altı etaptan oluşan ilk sezonu oynarken gayet keyif aldım. Ek para ödemeden diğer sezonlara da erişebiliyor olsaydım daha memnun olurdum.
Oyuna puanım 7/10. Bir yarış oyununda aradığım arcade düzeyini bana verebildiği için mutluyum.
Mortal Kombat XL maceram 4 saat 8 dakikalık bir oynanış sonunda story modunda son buldu.
Benden NetherRealm oyunlarına iki haneli rakama sahip oynanış süresi çıkmaz. Bu ekip bu kadar güzel ve cool görünen tasarımlar yapıp nasıl oynanışı bu kadar kütük halde bırakmaya tamam oluyorlar gerçekten anlayamıyorum.
Ne Injustice ne de modern Mortal Kombat oyunları bana hitap eden yapımlar değil. Ben Street Fighter, Guilty Gear ve King of Fighters’tan devam etmeyi tercih ediyorum.
Oyunun hikayesine dair hiçbir şey anlamadım. Pek dikkatli bir şekilde olayları takip ettiğimi iddia edemem. Yine de beni akışa çekecek hiçbir etkileyici gelişme yaşanmadı. Bu da üzücü bir şey elbette.
Hikayede hep birilerinin çocuklarıyla oynamak güzeldi. Ben MK evreninden epey uzak kaldığım için Johhny ile Sonya’nın, Kung Lao’nun, Kenshi’nin çocuğu gibi karakterlerin var olduğunu bilmiyordum. İçlerinde Kung Jin oynamaktan en keyif aldığım karakterdi. Bu detay dışında oyuna dair verebileceğim bilgi yok.
Hero of the Kingdom steam sayacına göre 4 saat 18 dakikalık bir oynanış sonunda final verdi.
Bu oyunu satın aldığım zaman bir kaynak yönetme oyunu olduğunu düşünmüştüm. Fiyatı ucuz olmasa muhtemelen sepetime dahi almazdım. Ancak her alışveriş döneminde kenarda kalan 2-3 TL bakiye ile bu tarz ufak yapımlara şans veriyorum. Hero of the Kingdom, iyi ki şans vermişim dediğim yapımlardan biri oldu.
Point & Click Adventure türünde oyun oynamayı özlemişim. Geçmişteki adventure oyunların bulmaca zorluklarını göz önünde bulundurursak HotK hiç de terletecek bir içerik sunmuyor. Elbette türün olmazsa olmazı bir unsur değil bu. Hatta akşamları işten çıkıp eve geldiğinde insanın bu tarz casual bir şeyler aradığı oluyor. Oyunun bir yolculuğa çıkıp envanter yönetme deneyimini yeterli bir düzeyde sunuyor olması hoşuma gitti.
Oynanışın tek zorluğu bazen yapmakta olduğunuz görevi bitirdikten sonra nerede devam etmeniz gerektiğini oyun size açıkça göstermiyor. Bu gibi durumlarda sağ alt köşedeki ipucu sekmesine tıklarsanız bir sonraki ana görevinizin hangi haritada olduğunu öğrenebiliyorsunuz. Bu kolaylık oyunun tüm mücadele ruhunu sıfırlıyor olsa da avcı toplayıcılık yapıp NPC’lerle ticarete girerek para kazanmak da ayrı bir keyif vermiyor değil.
Oyuna kurgusal olarak büyük beklentiler ile girmeyin. Başlığı ne kadar jenerikse oyunun öyküsü de o kadar sıradandı. Yine de bu basitliğin bile kendince bir tadı var.
Need for Speed: Carbon kariyer modu yaklaşık 12 saatlik bir oynanışın sonunda %86’lik completion ile final verdi.
Mart ayının ortalarında Initial D’ye devam etmemden kaynaklı olarak bir yarış oyunu ihtiyacı duymaya başladım. Ev arkadaşımın Most Wanted oynamak istediğini söylemesi üzerine sohbet ederken NFS Carbon’u hiç oynamamış olduğumu fark ettim. Çocukken yarış oyunu kotamı Downtown Run, Crazy Taxi, Midtown Madness II, NFS II SE, Underground 2 ve Most Wanted ile doldurmuş biri olarak dönemin bir takım kalburüstü oyunlarını gözden kaçırmış oldum. Burnout Paradise ve Blur da zamanında oynama şansı yakalayamadığım yapımlar arasında. Ancak şu an konumuz Carbon.
Oynamaya başlamadan evvel konuştuğum birkaç arkadaşım Carbon’un hikayesinin çok kısa ve haritasının eski yapımlara kıyasla epey küçük olduğunu belirttiler. Kısa bir senaryoya sahip olması işime geldi. Oturup bilgisayar başında 30-40 saatimi bir yarış oyununa gömmeye niyetim yoktu. Bu yüzden epey oynanış beni sararsa bitirene kadar devam ederim diyerek giriştim.
İtalyan ve Japon arabalarına karşı bir zaafım var. Bu yüzden başta seçmemiz için bize sunulan Mazda RX-8 ve Alfa Romeo Brera arasında epey bir git gel yaşadım. Chevrolet Camaro SS’i gözüm görmedi dahi. Sonunda seçimimi Alfa Romeo Brera’dan yana kullandım. İlk iki bölgeyi tamamladıktan sonra Ford Mustang GT satın aldım. Ancak sürüşünden pek keyif alamadım. Üçüncü bölgenin ortalarında iken Porsche Cayman S’e geçiş yaptım. Oyunu bitirmeden evvelki son 3 yarışa kadar Cayman S’i kullandım. Final yarışına doğru giden rotada Porsche Carrera GT aldım ve tüm geliştirmelerini yaptım. Darius ile olan son yarışı bu araba olmasa muhtemelen tamamlayamazdım. Tüm statları sınırına dayanmış bir arabayı sürmeme rağmen oyun hiçbir hatayı affetmiyordu. Dört ya da beşinci denememin sonunda downhill race i kazandım ve oyun final verdi.
Oynanış bana ağır bir şekilde Most Wanted’ı anımsattı. Mekaniksel açıdan iki oyun arasında pek farklılık olduğunu düşünmüyorum. Most Wanted’ı en son oynayışım üzerinden 10 seneyi aşkın bir süre geçmiş olsa da anılarımda oyun hala taze bir şekilde duruyor. Carbon’un kendine has farklılıklarından bahsederek işimi kolaylaştırayım. Öncelikli olarak aracın performans yükseltmelerini gerçekleştirdiğimiz ekipmanların tuning sekmesi ilginç geldi. Bu tarz bir düzenlemeyi UG2 veya MW’de hatırlamıyorum. Bir diğer Carbon’a özel içerik de Initial D Third Stage izleyenlerin bileceği downhill race in burada Boss kapışmaları olarak kullanılmış olması.
Bahsetmeden geçemeyeceğim bir diğer farklılık da yarış esnasında yanımızda bir crewmate in bulunuyor olması. Her yarışa bizimle girmiyor olsalar da farklı sınıflara ve pasif özelliklere sahip olan bu yoldaşlarımız, oyuna çeşitlilik katan unsurlar olmuş. Oyunun %85’inde falan scout classından olan Sal ile oynadım. Beş adet yoldaştan birini seçip yarışa girebiliyorsunuz. Burada oyuncunun yarışma stiline uygun seçim yapmasına olanak tanınan birden fazla sınıf olması güzel olmuş.
Bunca saydığım özelliğin ardından oyunu aşırı beğenmiş olduğumu düşünebilirsiniz. Ancak ben oyunun küçük haritasından epey rahatsız oldum. Overworld’de arabayla hemen hemen hiç gezinme ihtiyacı duymadım. Her alt bölge ortalama üç koridordan oluşuyor. Oldu ki polise denk geldiniz ve kaçmanız gerekiyor. Geçmiş olsun. Bir bölgenin üç koridorundan çıkıp başka bir bölgenin üç koridoruna geçerek zaman tüketmeniz gerekiyor. Most Wanted’dakinin aksine kaçabileceğimiz, saklanabileceğimiz yerler epey kısıtlı. Peşimizdekilere zarar vermek için çarparak yıkabildiğimiz yapılarla nadiren rastlıyoruz. Bir süre sağa sola sapıp polislerin bir şeye çarparak kendilerini devredışı bırakmalarını ummaktan başka bir çareniz olmuyor. Bu durum oyunu oynarken epey canımı sıktı.
Oyuna puanım 7/10. Kısa bir oyun olmasının yanında beni dünyasında vakit geçirmeye ikna edemedi. Bir an önce bitsin ve kapatayım diye devam ettim.
Minecraft Dungeons tahminen 5-6 saatlik bir oynanış sonunda 32 level bir karakter ve 41 seviye silah takımı ile final verdi.
Diablo 4’ün resmi çıkışına 2 ay kala benim izometrik A-RPG damarım fena kabardı. Oyunu çıkış tarihinde direkt oynamaya başlamayacak olsam da 11 yıl sonra tekrar bir Diablo oyunu görecek olmaktan dolayı çok heyecanlıyım.
Bu heyecanımı dindirmek adına da henüz el atmadığım ve sahip olduğum oyunlara göz gezdiriyordum. O sırada Minecraft Dungeons’ın Plus servisi ile verilmiş olduğunu hatırladım. İndirip denemeye başladığımda epey sığ bir oynanışa sahip olduğu kanaatinde bulundum. Ve anında MyVideoGameList’teki hesabımda oyunu Dropped listesine kaydırdım.
Ertesi gün son bir şans vereceğim diyerek oynadığımda oyunun basitliğinin beni bir şekilde devam etmeye sürüklediğini fark ettim. Harita dizaynları tek düze, bulmaca namına tek bir bölüm mevcut. Genel dövüş stratejileri yaratıcılığa imkan veren bir düzeyde değil. Haliyle oyunun çocuklara yönelik yapılmış olduğunu çok bariz. Yine de bir yetişkinin oynayarak keyif alabileceğini düşünmüştüm. Yarı yarıya yanılmışım.
Oyunun üç item ve üç artifact takımından oluşan bir envanter düzeni mevcut. Bir melee, bir zırh ve bir ranged silahtan oluşan bu üç iteme, karakterimizi level atlatarak elde ettiğimiz enchantment parçaları ile ek özellikler monte edebiliyoruz. Yanımızda taşıyabildiğimiz üç artifact de ya summon, ya heal, ya özel saldırı ya da belli bir özelliğe boost veren nesneleri içeriyor. Bu nesneleri kendi dövüş stilinizi kişisel hale getirebilmek için kullanıyorsunuz. Esasında bunlar olmasa oyun dümdüz bir dungeon crawler olurdu. Hiç olmazsa bu artifactler sayesinde herkesin farklı bir savaşma stili ortaya çıkabiliyor. Elbette minimum düzeyde.
Oyunun gerçekten beğendiğim tek bir yanı var ki o da The Tower isimli yan etkinlik haritası. Bu etkinlik dahilinde sıfırdan bir Ghost karakter yönetiyoruz. 1 Seviye silah kuşanan bu karakterimiz ile ilk stage’i tamamladıktan sonra başka bir item, artifact veya enchantment point seçme şansı sunuluyor. Sunulan her ögenin karakterimizin seviyesinden birkaç level yukarıda olması da direkt baştan aşağı düzemediğimiz envanterimiz ile bir üst kattaki düşmanlar ile savaşırken zorluk çekmememize olanak tanıyor. 30 kattan oluşan bu kulenin içinde farklı katlarda rastladığımız 3 tüccar bulunmakta. Bunlarla etkileşime girdiğimizde seçmiş olduğumuz bir itemi geliştirmeye yardımcı oluyorlar. Son kattaki bossu da kestikten sonra kule bize aralarında seçim yapacağımız üç Unique-Gilded item sunuyor. Ödül olarak bunlardan birini alıyor ve main hub’a geri bırakılıyoruz.
Bu formül standart bir rogue-like şemasına işaret ediyor olsa da bunun uygulandığı bir Diablo benzeri oyun aklıma gelmedi. Bu sebeple de aşırı hoşuma gitti. Oyun tasarımı olarak Vampire Survivors buna temelde bağlı durumda olsa da bir Diablo çeşitliliğine sahip değil. Bir gün benzer bir oyun projesine girişirsem bu özelliği içine yerleştirmeyi istiyorum.
Oyuna puanım 6.5/10. Bir şeyler izlerken veya dinlerken oynayacak oyun arıyorsanız tam size göre. Arkadaşlarla oynayınca daha eğlenceli olabilir ancak bunu denemediğim için garantisini veremeyeceğim. Ancak bir must-play yapım değil. Aklınızda bulunsun.
İlk piyasaya sürülme tarihi: 22 Eylül 2020 (22 Eylül 2009)
Geliştirici: Bungie
Tür: FPS
Platform: PC (Xbox 360)
Oynama Tarihi: 5 Ocak 2023 – 19 Şubat 2023
Halo 3: ODST Steam’deki sayaca göre 7 saat 36 dakikalık bir oynanışın sonunda final verdi.
Halo 3’ün destansı finalinin ardından bu oyunu oynamak benim seriye karşı olan olumsuz düşüncelerimi tekrar su yüzüne çıkardı. Aslına bakarsanız Halo serisi kötü bir FPS oyunu barındırmıyor. Görselliği, silah çeşitliliği ve düşman yapay zekasını işin içine katarsak piyasadaki türdeşlerinin %90’ını kolayca solda sıfır bırakır.
Fakat gelin görün ki ben bu oyunun atmosferinden her defasında bıkkınlık geçiriyorum. Beni sürükleyip götürmeyi başaramayan oynanışı nedeniyle bir oturuşta birden fazla stage oynamayı bir türlü başaramıyorum. Çoğu bölümün daha ortasına bile ulaşamamışken ‘aman bu ne zaman bitecek’ tribine giriyorum.
Bu oyunun en büyük dezavantajı Master Chief’in hikayesine odaklanmıyor oluşudur. Halo 2 ile 3’ün olayları arasında Orbital Drop Shock Troopers adı verilen bir birliğin başından geçenleri takip ediyoruz. Oyun kendi hikayesini iz sürücü bir çaylak ve onun takım arkadaşlarına dair bulduğu ipuçlarının tetiklediği flashback bölümleri sayesinde ilginç kılmaya çalışmış olsa da benim için yeterli düzeyde bir gizem barındırmıyordu. Kendimi hikayesine kaptıramayınca da sadece bir şeyler dinlerken oynadığım standart oyunlardan birine dönüştü.
Oyuna puanım 6/10. Bir süre Halo’ya dair herhangi bir şey görmek istemiyorum. Dönüşümü de Reach ile yapacağımı düşünüyorum.
Injustice 2 yaklaşık 6-7 saatlik bir gameplayin sonunda Superman endingi ile final verdi.
Oynanış olarak Mortal Kombat kütüklüğünü buram buram hissediyorum. NetherRealm dövüş oyunlarında adını bir türlü koyamadığım canımı sıkan bir aksaklık var. Hiçbir zaman bir King of Fighters ya da Street Fighter akışkanlığı alamıyorum bu yapımlardan. Bu da onları uzun süre oynamama engel oluyor.
Hikaye ilk oyunun bıraktığı yerin birkaç yıl sonrasında geçiyor. Superman tutuklanmış ancak halk arasında hala destek gören bir figür. Justice League içinde de Wonder Woman ve Nightwing gibi ona arka çıkan insanlar bulunuyor. Destekçilerin kurduğu bir düzen sayesinde Superman hapsedildiği yerden çıkarılıyor. Ancak bu olaylar olurken bir yanda da Krypton gezegenini yok eden Brainiac rotasını Dünya gezegenine çevirmiştir. Superman lakaplı Kal-El ile Supergirl olarak bilinen Kara Zor-El’in bir araya gelmesinin ardından Brainiac tehlikesine karşı önlem alınmaya çalışılır. Ancak Superman ile Batman arasında yöntem ve idealler açısından farklılıklar baş gösterir. Kahramanlar kendi içlerinde ikiye ayrılırken bir yandan da dış güçlere karşı mücadele vermeye çalışırlar.
Dövüş oyunlarının senaryo modlarını oynarken beynimi kapatmaya özen gösteriyorum. Suspension of disbelief devreye girmediği zaman bir doğaüstü güçler içeren oyunların hikayeleri onları deneyimlerken acı çekmeme neden oluyor. Bu nedenle yargılama dürtümü uyutmayı tercih ediyorum.
İlk oyundan farklı olarak bu oyunda karakterlerimizin seviyeleri ve ekipmanları bulunuyor. Bu ekipmanlar onların belli başlı statlarda boost almasına sebep oluyor. Yüksek seviyeli kasalardan çıkan takımları giyebilmek için karakterimizin seviyesini yükseltmemiz gerekiyor. Bu eğer ki oyunu sevdiyseniz ve üstüne uzmanlaşmak istediğiniz bir dövüşçü varsa oynanış süresini epey uzatacak bir özellik. Ancak benim gibi sadece deneyip bırakma planı kuran biriyseniz pek size gelmeyecektir.
Oyuna puanım 7/10. Seveni için çok keyifli olacağını düşündüğüm bir oyun.
Dark Quest 2 Steam sayacına göre tam 8 saatlik bir oynanış sonunda final verdi.
İlk oyunun üzerine görsel kaliteyi artırmışlar. Ancak bu gelişim modellerin ve mekanların iki boyutlu top-down görünüme sahip olması yerine üç boyutlu modellenmiş ancak gölge oyunu gibi iki boyut ile hareket edebilen karakterler yönetmemizden ibaret olmuş.
Oyunun mekaniksel gelişiminde kilit rol oynayan en önemli şey mavi renkli büyü geliştirme şişeleri. Bu sayede her oyuncunun oyun deneyimi birbirinden farklılaşabiliyor. Bir karakteri açtığınızda yalnızca default gelen tek bir yeteneği oluyor. Onun yetenek ağacından neyi açmak ve geliştirmek istiyorsanız sayısı kısıtlı olan bu geliştirme şişelerini onun için harcamanız gerekiyor.
Oyunun bölüm haritaları basit ve çok kısalar. Sayısı 20 küsuru bulan bu stageleri bitirmek yaklaşık 5 dakika falan sürüyor. Zorlu bir düşmana ya da kendi kendinize yaptığınız bir stratejik hata olmaz ise bölümlerin hemen hemen hepsini restart atmadan bitirebilirsiniz.
Oyunun çok basit bir craft ve equipment sistemi var. Çok detaylı olmasa da oynanışa azıcık farklılık katması dahi yeterli.
Dark Quest tam olarak 3 saatlik bir gameplayin sonunda sadece iki stagede tam yıldız alamamış iken final verdi.
Dark Quest ile bir tanışma hikayem yok. Kendisini nasıl görüp de listeme aldığımı hatırlamıyorum. Satın alma hikayem de mevcut değil. 2 ya da 3 TL’ye düştüğünü fark edince hemen sepetime eklemiştim diye hatırlıyorum.
Oynanış olarak masaüstü rol yapma oyunlarının mekaniğini temel alıyor. Ancak çok basit bir güç dengesi var. Dwarf karakterimiz tank görevi görüp tuzakları açığa çıkarıyor. Büyücümüz charm, firewall veya yıldırım gibi büyüler atarak oynanışa az da olsa taktiksel derinlik katıyor. Savaşçı barbar karakterimiz de dümdüz kılıç sallayarak düşmanları alt ediyor.
Girdiğimiz her bir stage’in belli bir turn içinde bitmesi gerekiyor. İlk bölümü oynarken acaba bu bana ileride çok sorun yaşatır mı diye korkmuş olsam da sonradan hiç de mesele olmadığını gördüm. Her bölüm için atanmış turn hakkı size üç yıldız toplayıp sonraki kısma geçmek için hayli hayli yetiyor.
Oyunun kısa olması ve mekaniksel çeşitlilik barındırmaması bir sorun ancak basit eğlence kategorisinde değerlendirirsek oldukça sürükleyici olduğunu itiraf etmeliyim. Dark Quest 2’yi de uygun bir fiyata düşmüş iken görürsem satın alacağım. Ayrıca geliştirici ekibin Dark Quest: Board Game isimli yeni bir oyun daha geliştirmekte olduklarını görünce sevindim. Böyle bağımsız oluşumların ve franchiseların oyuncular tarafından sevilip desteklenmesini görmek beni aşırı mutlu ediyor.
Dungeon Siege III eklenti paketi ile birlikte 14 saat 18 dakikalık bir gameplay sonunda üst sınır olan 35 levela ulaşmış Anjali karakteriyle final verdi.
Serinin üçüncü halkası kendisinden önceki iki oyundan daha fazla derinliğe sahip bir oyun olmuş. Ancak Dungeon Siege üçlemesinin hiçbir zaman gerçek bir zorluğu veya stratejik düşünme yönü bulunmadığı için 2011 yılında çıkan bu oyunu dönemindeki diğer yapımların sahip olduğu temel yönleri taşıdığı için övecek değilim.
Öncelikle bu oyunu bundan 10 sene evvel oynadığımı ancak kamera kontrolleri ve oynanışın kütüklüğü nedeniyle genç halimle aşırı sıkılıp oynamaya devam edemediğini belirtmek istiyorum. Bugün burada 25 yaşındaki biri olarak bulunuyor ve bu oyunu bitirdiğimi duyuruyorum. Geçen yıllar içinde oyuna karşı hislerimin pek değiştiğini söyleyemeyeceğim.
Oyunun sahip olduğu özellikler arasında en övülebilir durumda olan yanı hikayesi idi. Ki o da pek Obsidian işlerinin sahip olduğu detaya ve genişlikte değildi. Basitçe özetlemek gerekirse hikaye Jeyne Kassynder isimli bir yarı archonun Ehb Krallığı’nda görev aldığı dönemin hemen sonrasında geçiyor. 10th Legion lideri Hugh Montbarron kendisinin arkasından iş çevirmeye çalışan Ehb Kralı’nı öldürmesi üzerine kaçar. Onu takip eden Jeyne, 10th legion askerleri ile birlikte komutan Hugh’u kutsal ormanda katleder. Bunun üzerine Jeyne archonların sahip olduğu astral güçlerini uyandırır ve bir güç zehirlenmesi yaşar. Eskiden yaşamış türdeşlerinin seslerini ve görüntülerini sezen Jeyne’in zihni yavaşça bulanır. Bu olaylar ile birlikte ülke kaosa sürüklenir. Kralı öldüren lejyon askerleri, kralın ordusu tarafından avlanır ve bir iç savaş başlamış olur. Bizin yönettiğimiz karakter de bir lejyon üyesi olarak evine döner ve savaş meydanına dönmüş ordugahı görüp hayatta kalan yoldaşlarını bulmaya çabalar. Böylece hikaye yeniden güç toplamaya çalışan 10th legion üyesi olarak Krallık ile bağları tekrar kurup zihni bulanmış Jeyne’i ve kötücül ruhları durdurmaya çalıştığımız bir yola şekillenir.
Kontrol şeması gerçekten korkunç bir dizayna sahip. Bu tercihin nedeni oyunun konsollara da uyumlu şekilde çıkarılması olduğunu düşünüyorum. Bu sebeple partide kontrol edilen karakter sayısı ikinci oyundaki 8 (ya da 10) kişiden sadece ve sadece 2 karaktere düşürülmüş. Ha bu karakterlerden sadece birini kontrol ediyoruz. Diğeri ise yapay zeka tarafından kontrol ediliyor. Yalnızca yetenekleri güçlendirmek ve ekipmanlarını düzenlemek yetkisine sahibiz. Dövüş sırasında ona hiçbir komut veremiyoruz. Bu da ilk iki oyunda azıcık da olsa bulunan taktiksel yönün sıfıra indirilmesiyle sonuçlanmış.
Oyunun müzikleri pek akılda kalıcı işler değildi. Sanat yönetimi de döneminin medieval fantasy eserlerinden hiç de ayrışmıyor. Oyunu Obsidian’ın geliştirmiş olması doğru bir seçim olmuş mu bilemiyorum. Evet hikaye yönü ilk iki oyuna göre daha ağır basıyor ancak geri kalan hiçbir alanda oyun ilk iki oyundan daha iyi durumda değil.
İlk oyun aşırı ilkel olup dümdüz bir koridorda baştan sona kadar ilerlediğimiz bir oyunken, ikinci oyun geniş haritaların bulunduğu ve bir yerden bir yere gitmek için haritadaki waypointler ile ışınlandığımız bir yapıya sahipti. Üçüncü oyun ilk oyundaki koridorlar ile bağlı haritalarda bizi ileri geri yürüten bir yolculuk çizgisine sahip. Bu beni gerçekten çok rahatsız etti. Kendimi büyük bir kutunun içine hapsedilmiş gibi hissettim oyun boyunca. Kamera açısının aşırı kötü bir izometrik açıya sahip olması da bu hissimi daha da kuvvetlendirdi.
Oyuna puanım 7/10. Tekrar oynamayacağım yapımlar arasında yerini aldı. Gerçekten çok merak etmediğiniz sürece oynamamanızı tavsiye ederim.